Aşkın dili

Burada yaşayan bir dostum “Fransızca aşkın dili” dedi bir gün. Birkaç gün zihnimi kurcaladı bu cümle. Fransızca aşkın dili.

Eklenme: 06 Mart 2010 12:38 / Güncelleme: 06 Mart 2010 12:38 / 29,674 Okunma / 11 Yorum

Kamus namustur.
Cemil Meriç

Ses, Rabbin en büyük lütuflarından biri muhakkak. İnsan sesi, konuşabiliyor olmak ve kendini duyabilmek harika bir duygu. Hele ki var olan sesi eğitmek, konuşmayı güzelleştirmek ve ondan sonra kendini yeniden işitebilmek daha da güzel.

Geçtiğimiz günlerde Murat Bardakçı kendisine gelen öğretmen e-postalarından bahsetti. Atama bekleyen öğretmenler sıkıntılarını iletiyor, yardımcı olmasını istiyorlarmış kendisinden. O da isyan ediyordu.

“Bu öğretmenler henüz Türkçe yazamıyorlar, kendilerini ifade edemiyorlar, noktalama gibi en basit imla kurallarından haberdar değiller, nasıl olacak?” diyordu. Ve yazısına ilave ile şimdi Türk Edebiyatı Vakfı tarafından kullanılmakta olan binanın, bir zamanlar Cevri Kalfa Okulu olduğunu söylüyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında bu okul Anadolulu öğretmenlere Türkçeyi güzel konuşma dersleri verirmiş. Her öğretmen evvela iyi bir Türkçeye sahip olur, sonra Anadolu’ya öğretmen olarak atanırmış.

Bir dili öğrenmek için evvela anadilin çok iyi biliniyor olması lazımdır. Ana dilinizde soyut ve somut kavramlar yerlerine oturmalılar ki, öteki dilde öğrendiklerinizi yapbozda gerekli yerlere koyabilesiniz. Halbuki elinizde ana dil yoksa, yeni kelimelerle işinize yarar bir tablo ortaya koyamazsınız. Konuşmanız ergen bir çocuğun şiir denemeleri hükmündedir, yazık olur hissedişinize. Ve dahi Valery’nin dediği gibi şiir heyecanla değil, kelimelerle yazılır.

Bugün Kurtuluş Savaşı’nı kazanmakla iftihar eden, Çanakkale manzumelerini duvarlarında taşıyan bir milletin kendi dilini konuşamıyor oluşu sadece üzüntüyle değil, daha başka duygularla anılmalıdır. Savaşların sadece cephede yapıldığını sanıyorsak, aldanmaktan da öte, kaybediyoruz demektir.

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Türkçem benim ses bayrağım” sözüne bugün çok ihtiyacımız var. Belirli gün ve haftalarda duvara Türk bayrağı asmak, Türkçe konuşamayan bir Türkiyeli için ironik olsa gerek. Türkiye’de Türkçe konuşulması meselesi biliyorum çok önemli artık. Türkiye’de de özellikle yeni nesilde ciddi bir sıkıntı dil. Fakat Avrupa’da durum daha da vahim. Yerel ağızları çok küçük çocuklardan duymak mümkün.

Evlerde Türkçe konuşulmuyor. Halbuki ebeveynler buradaki dili de kötü konuşuyorlar. Okula gidene kadar çocuklar her iki dili de kötü konuşarak büyüyorlar. Her iki dil de çok sınırlı kelimeyle, kısır bir biçimde kullanılıyor. Değil entelektüel, kendini ciddi manada ifade edebilecek bir geçişe dahi izin vermiyor.

Bugün elinde silah, sevgilisinin karşısına dikilip “ya benimsin ya toprağın” diyorsa bir genç, derdini kavga ederek anlatıyorlarsa birbirlerine, kızları bile saç saça baş başa görebiliyorsak bütün bunlarda en ciddi sebeplerden biridir dil. İnsan ne kadar çok kelimeye sahipse o kadar deruni ifade edebilir kendisini. Kalbinden o kadar haber verebilir ötekine.

Oysa konuşulacak şeyler bitince ve dert anlatılamıyorsa, orada kavga başlar. Kendisini doğru düzgün ifade edemeyen insan en zararsızından küfreder. Gönül derdini anlatamayınca yumruklar konuşur. Savaşların sebebi duygusallaşır. Bir küçük çocuk ağlaması hatırlıyorum. Bir türlü dinmiyordu ağlaması, ağlamamak istiyorum ama kendimi durduramıyorum, anlatamıyorum işte diyordu. Halbuki içinden neler geçiyordu kim bilir, ama dökemediği için gözyaşına bırakıyordu derdini.

Fransa’da Türk mevsimi yaşanırken İstanbul’un da dünya kültür başkenti oluşu Avrupa’da küçük küçük de olsa hareketler yaşatıyor. Geçtiğimiz günlerde Avrupalı üniversite hocaları bir Türk gecesi düzenlediler. Küçük çaplı bir kokteyl idi. Az sayıda misafir davet etmişlerdi. Gecede herkes kendi dilini çok iyi konuşuyordu diyebilirim.

Biz Türkler hariç. Bizlerin yazık ki eğitim almışlarımız bile yerel ağızla konuşuyor, özellikle de “k-g,p,b, t, d, a, e” harflerini yanlış çıkarıyor ve kelimeleri yuvarlıyoruz. Tabiri caizse ağzımızdan çıkanı kulağımız duymuyor. Sesimizi bir duysak halbuki, bir süre sessizce çalışmaya çalışacağız ana dilimizi. Geceye katılan hocalarının bazıları Türkiye’de bulunmuşlar, görev yapmışlardı. Bir ara ben eşiyle birlikte Türkiye’de beş yıl kalmış bir Fransız inşaat mühendisi beyefendi ile edebiyat sohbeti yapıyordum.

Yaşlıca bir hoca da bizi dinlemeye başladı. Türkçe bilmeyenlerdendi. Arkadaşımız kendisine dönerek benim Türkçe konuştuğumu, isterse tercüme edebileceğini söyledi. “İstemiyorum” dedi beyefendi. “Ne dediğini anlamıyorum ama çok güzel konuşuyor.” Gülümseyerek bizi dinlemeye devam etti. Tıpkı Fransızca aşkın dili diyen arkadaşımın çok iyi konuşan bir Fransız’ı dinlemekten zevk alması gibi. İyi seslendirilen bir dil, dinleyen için şarkılaşıyor. Bülbülün ne dediğini hangimiz biliyoruz? Dillere destan şarkılarında neler anlatıyor? Kanarya ne söylüyor, haberdar mıyız? Opera sanatçıları onları dinleyerek, seslerini eğitiyor halbuki. Ne dediklerinin değil, nasıl dediklerinin önemi var zira.

Efendim, sen kendini mi övüyorsun diyecek olan yorumculara peşinen söylemek isterim ki ben Türkçeyi iyi konuşabilmek için eğitim aldım, alıyorum. Çabaladım, uğruna zaman ve para sarf ettim. Bana maddi bir kazanç sağlasın diye değil, öyle olması gerektiği için. Bu dil benim dilim olduğu için. Ve uğraşıyorum daha iyi olsun diye.

Elimde Türk Dil Kurumu Sözlüğü, Kubbealtı Sözlüğü, didinip duruyorum. Söylenişinden emin olamadığım kelimeler için Osmanlıca yazılışlara müracaat ediyor, bilgisine güvendiğim insanları arıyorum. (Geçtiğimiz günlerde izah kelimesinin okunuşuna dair Ahmet Yüksel Özemre’nin bir eserindeki bir bölümden yola çıkarak Türkiye ile iki farklı telefon görüşmesi yaptım. İzah kelimesi için izahat aldım bilenlerden. Hayat devam ettikçe talebelik de devam ediyor.) Sadece istemek, inanın istemek yetiyor. Pek çok konuşma sorunu olan insanın sahiden çaba gösterdikten sonra çok iyi, güzel, şarkı gibi Türkçe ile konuşabildiğini biliyoruz.

Şimdi sözüm Fransızca aşkın dili diyenlere. Ya da şu dil bu dil. Hiçbir dil aşkın dili değil. Aşk, dile sığacak bir hal değil. Dil, gönül demektir bilirsiniz. Aşk gönlün dili. Kalpçenin dili. Hangi dilde görüyorsanız rüyalarınızı, aşk o dilde aşk. Gecenin bir vakti kabus gördüğünüzde ter içinde uyanıp “anne” dediğiniz dil, sizin diliniz. Annenize seslendiğiniz çocuk diline sahip çıkmak, onu öğrenmeye çalışmak zor gelmemeli.

Kamus namustur der Cemil Meriç. Artık kendi dilinizi konuşamıyorsanız, öyle bir dil yoksa bayrağınız basit bir şekildir. Şimdi, yeniden kendi şarkımızı söylemek lazım. Bütün sesleri toplayıp kaybolan yerlerinden, aşkın dili benim dilim deyip, yeniden konuşmak lazım. Kendi seslerimiz, bugün Eyfel’in kırmızı beyaza boyanmasından ve bütün kampanyalardan daha güçlü bir broşür. İyi bir Türkiye imajı neden seslerden geçiyor olmasın. Türkiye’de göndere çekilen her Türk bayrağı, sesimizde dalgalansa fena mı?

Elif YUNAK / İspanya / Haber 7
elifyunak@gmail.com

Yorumlar Yorum Yaz
  • SİYASET
  • GÜNCEL
  • EKONOMİ
  • SPOR
  • DÜNYA
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Mekke ve Medine'den Canlı Yayın
Gazete Manşetleri
Piyasa Verileri