Terör ve tezkere arasındaki ilişki

Lübnan bombalanıyordu, Vahşet zirvede gözler Türkiye'deydi, terör tırmandı. Gözler yine Türkiye'de, terör yine zirvede. Tedadüf mü? İşte tarihi arka planı ile terör ve dünya düzeni...

Terör ve tezkere arasındaki ilişki
Terör ve tezkere arasındaki ilişki
GİRİŞ 05.09.2006 12:35 GÜNCELLEME 05.09.2006 12:35

Tarihçi yazar Osman Özsoy, tarihi arka planı ile birlikte terörün tırmanış dönemlerini ve Ortadoğu'da Türkiye'nin varlığını sizler için analiz etti.


Terörün tırmanması ile tezkere arasında bir ilişki var mı?


Son günlerde gerek askerlerimize, gerek de sivil halka yönelik terör saldırılarında önemli artış oldu. Çok sayıda vatan evladını yine şehit verdik.


 


Terörden kasıt eğer dikkat çekmek ve bir yerlere mesaj vermekse, son günlerde tırmanma eğilimine giren terörle ne amaçlanmış olabileceği sorgulanmalıdır.


 


Hatırlanacağı gibi, temmuz ayı ortalarında da terör aniden tırmanışa geçmiş, bir hafta içinde çok sayıda Mehmetçiği şehit vermiştik.


O günlerde kaleme aldığım “Terörist ot mu yerinde bekler mi?” başlıklı yazımda (20 Temmuz 2006), terörle etkin mücadelede zamanlamanın önemli olduğunu, gecikmenin teröristin işine yaradığını hatırlattıktan sonra, o güne kadar kamuoyunun nedense pek üzerinde durmadığı bir noktaya dikkat çekmiştik. (http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=172386)


 


Tesadüf müydü?


 


Yazımızda, İsrail’in aynı günlerde Lübnan’a yürüttüğü saldırılarla eşzamanlı olarak, PKK’nın kanlı eylemlerine hız vermesi arasındaki bağlantıyı sorgulamış, ülkemizde tırmandırılmaya çalışılan terör olaylarıyla, Ortadoğu’daki gelişmeler birbirinden bağımsız düşünülmemelidir. Bir ülkenin dışarıya yönelik ilgisi azaltılmak istenirse, öncelikle içeride meşgul edilir. Tarihte bu hep böyle olmuştur...” demiştik.


 


Birkaç gün içinde çok sayıda askerin şehit olmasının kamuoyunda oluşturduğu infial üzerine, Başbakan Erdoğan aynı günlerde, terörün önlenmesine yönelik sert kararlar alınacağını açıklayarak, “dilerim duygularım aklımın önüne geçmez…” demişti. Ardından, dikkatleri o günlerde yapılacak Bakanlar Kurulu toplantısına çekmişti. Nedense o toplantıdan, kamuoyunu teskin edecek kararlar çıkmadı.


 


İsrail aynı günlerde Lübnan’a acımasızca saldırıyor, bebek, çocuk demeden sivil hedeflere ağır saldırılar düzenliyordu. İsrail’in 34 gün aralıksız sürdürdüğü bombardımanda binden fazla sivil öldü. Beyrut harabeye döndü. Katliamın tüm dünyada büyük tepkilere neden olduğu günlerde sesini çıkarmayan BM Güvenlik Konseyi, İsrail beklediği sonucu elde edemeyince ve Hizbullah’ın direnişi çevre ülkelerde ilgi oluşturmaya başlayınca, 14 Ağustos'ta apar topar ateşkes ilan etti. Hem Hizbullah hem de İsrail zaferini ilan etti.


 


Bu da tesadüf mü?


 


Ateşkesten sonra sıra, Lübnan’a gönderilecek barış gücüne geldi. En çok merak edilen de, Türkiye’nin nasıl bir tavır takınacağı oldu. Daha önce Somali, Afganistan gibi riskli bölgelere asker gönderilirken sesini çıkarmayan ve “Türkiye’nin oralarda ne menfaati var?” diye sorgulamayan çevreler, bu defa sert muhalefet ettiler. Bölgede oluşacak daha büyük bir kıvılcımın Türkiye’yi etkilememesi mümkün değilken, sıra hemen dibimizdeki coğrafyaya Türk askerinin gönderilmesi söz konusu olunca, koro halinde tepki gösterdiler…


 


Bu tepkiler bana, dünyadaki nükleer enerji karşıtı çevrelerin durumunu hatırlattı. Nasıl ki nükleer enerji karşıtı oluşumlar en büyük desteği, enerjisini büyük bölümünü nükleer enerjiden elde eden ve dünya petrol trafiğini kontrol eden ülkelerden alıyorsa, bu da benzer bir çağrışım yaptı bende.


 


Bazı çevrelerin endişelerini dile getirirken samimiyetle hareket ettiğini kabul etmekle beraber, bugüne kadar ülkemizde kamuoyunun nasıl ve hangi çevreler tarafından oluşturulduğunu düşününce, bazı kuşkular duymamak da elde değil…


 


Gerek tarihsel tecrübeleri, gerekse de ülkemizde yaşamaya alışkın olduğumuz süreçleri göz önüne aldığımızda, gözümüzün önünde cereyan eden olaylardan değişik sonuçlar çıkarmak mümkün.


1.5 ay önce Lübnan’da kan gövdeyi götürürken, ülkemizde terörü tırmandırıp Türkiye’nin dikkatlerini kimler içeriye çekmeye çalışmışsa, son günlerde artış gösteren terör olaylarıyla da benzer bir sonuç almak istemiş olabilirler.


 


Tezkerenin Meclis’ten geçmesini önleyip Türkiye’nin asker göndermesini engellemek suretiyle, öyle veya böyle az da olsa bölgede söz sahibi olmasını engellemek istemiş olabilirler. TBMM bugün alacağı kararla sadece Lübnan’da Türk askerinin bulunup bulunmamasını değil, Türkiye’nin bölgede yaşanan gelişmelere ne derece kayıtlı olduğunu da oylamış olacaktır.


 


Anlaşılan o ki, kimi çevreler (ülkeler, kurumlar, kuruluşlar), Türkiye öyle veya böyle hiçbir şekilde, bölgede yaşanan gelişmelerle ilgili olmasın istemektedirler.


 


İşin kilit noktası da burasıdır. Başkalarının bizim için neyi amaçladığı ve öngördüğü değil, devletteki karar verici mercilerin, ülkemizin geleceği açısından neyi planladıkları önemlidir.


 


Somali’ye, Afganistan’a asker giderken gıkını çıkarmayanların ve orada Türkiye’nin ne menfaati var diye sorgulamayanların, tarihsel bağlarımız bulunan ve elimizden çıkalı henüz 90 sene bile olmamış olan yakın bölgemize asker gönderilmesi söz konusu olduğunda neden kıyameti kopardıklarını anlamak gerçekten güçtür. Dünyanın başka bölgelerindeki yangınları söndürmek için harekete geçen Türk askerinin, dibimizdeki yangını seyretmesini beklemek bir çelişkidir.


 


Üstelik bu tezkerenin reddedilmesi, Türkiye’nin kesinlikle ateşin dışında kalmasına yardım edeceği anlamına gelmemektedir. Aksine, giderek sınırlarımıza yaklaşan ateşi, sadece uzaktan seyredeceği anlamına gelmektedir.


 


BM Barış Gücü himayesinde zulüm…


 


1999 yılında Harvard Üniversitesi’nde tanıştığım Somalili bir genç, 1990’lı yılların başında ülkelerine gelen BM Barış Gücü’ne ait bazı askerlerin, Müslüman nüfusu kırdırmak için Hıristiyan gruplara el altından silah dağıttığını söylediğinde şaşkınlığımı gizleyememiştim.


 


Bosna’da yaşanan trajedi ile ilgili gerçekler yıllar sonra ortaya çıkmaya başladığında, Somalili genci daha iyi anlama fırsatı buldum.


 


Bilindiği gibi, Bosna Hersek’in doğusundaki Srebrenica kentinde yaşayan Müslüman Boşnaklar, Sırplar tarafından tarihin ender gördüğü etnik soykırıma tabi tutuldular. Srebrenica bölgesi, savaş boyunca Müslüman direnişin sembolü olmuştu. Ancak 1995’te yaşanan olaylar her şeyi aniden değiştirdi.


 


BM ve NATO’nun katliamlara seyirci kalması Sırpları cesaretlendirdi. BM Güvenlik Konseyi nihayet almış olduğu 819 ve 824 no’lu kararlarıyla, Saraybosna, Tuzla, Jepa, Gorajde ve Bihaç ile birlikte


Srebrenica’yı da güvenli bölge ilan etti.


 


Müslümanların birçok cephede zafer kazandığı bir sırada öne çıkarılan Dayton Barış müzakereleriyle savaşın sona ereceğini gören Sırplar, bütün güçleriyle Gorajde ve Srebranica’ya saldırdılar. Tarihin gördüğü en büyük katliamlardan birini dünyanın gözleri önünde sergilediler. Hollanda’ya ait bölgedeki Barış Gücü askerleri, on binlerce Boşnak’ı kendi elleriyle Sırplara teslim etti ve katledilmelerine göz yumdu.


 


Srebranica’nın düştüğü saatlerde dönemin BM Genel Sekreteri Butros Gali Atina’da, “barışa yaptığı katkılardan dolayı” Onasis Ödülü almakla meşguldü. Avrupa ise aynı saatlerde faşizme karşı zaferinin 50. yılını kutluyordu.


 


Sözün kısası şu: Ateş altındaki bölgelere asker göndermek elbette risklidir. Fakat bölgedeki gelişmelere kayıtsız kalınması durumunda riskin daha da büyümesi söz konusu olabilir. Üstelik ülkemizdeki bebekleri korumanın yolu da, oradaki bebekleri zalim iştahların insafına bırakmamaktan geçmektedir.


 


Türk askerinin oradaki varlığı, bölgedeki Müslüman halka Somali’de ve Bosna’da olduğu gibi BM himayesinde zulüm yapılamayacağı konusunda da içimizi rahatlatıcı etki yapacaktır. Doğrusu böyle bir gerçeğe ihtiyacımız da vardır.


 


Osman Özsoy



osmanozsoy@gmail.com


YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL
DİĞER HABERLER
İsrail'de son seçim anketinin sonuçları açıklandı! Netanyahu'ya büyük şok
İran-ABD savaşı: ABD, İran'ı vurdu! Füzeler peş peşe ateşlendi! Şiddetli patlamalar