Garip bir ülkede yaşıyoruz.
Üniversite yıllarımda bir hocamız, namussuzluğundan ve şerefsizliğinden hiç şüphe duymadığımız insanlar karşımıza çıkıp namusları ve şerefleri üzerine yemin ediyorlar ya, işte bu benim zoruma gidiyor demişti…
Bunun sebebi şüphesiz içimiz ve dışımız arasındaki farktır. Mevlâna’nın “ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” uyarısı bu anlamda çok önemlidir.
En çok kimin ikiyüzlü olduğunu düşünmeden önce, kendimizin kaç yüzü olduğunu bir analiz etmemiz gerekiyor.
Bunu nasıl yapacağız?
Kimsenin olmadığı bir ortamda, elimize kalem ve kâğıt alıp, “benim dış yüzüm (diğer insanların bildiği) ile iç yüzüm (kendimin bildiği) arasında ne fark vardır?” sorusunu maddeler halinde cevaplayacağız…
Meselâ,
1. Diğer insanlar beni çok dürüst olarak biliyorlar. Ama ben yeri geldiğinde ve diğer insanların anlamalarının çok zor olduğu durumlarda çalıp çırpmaktan çekinmiyorum.
2. Çevremdekiler benim hiç yalan söylemediğimi zannediyorlar. Benim birçok yalanım var.
3. (…)
Bu şekilde, bildiğimiz ancak bir türlü otokritik yapmaya cesaret edemediğimiz kendi iç dünyamızı anlamamız kolaylaşacaktır.
Sonuç olarak, iç dünyamız ile dış imajımız arasındaki far, bizim ne kadar ikiyüzlü olduğumuzun derecesini gösterecektir. Ne kadar az fark vara, o kadar dürüstüz.
Yalanın içinde debelenip, doğruluk dersi vermek; hırsızlığın daniskasını yapıp dürüstlük taslamak; hayâsızlığın ve rezilliğin en ileri noktalarında dolaşıp ahlâk dersi vermek…
Tıpkı gece hovardalığa gidip, gündüz mahalleyi fahişelerden temizlemeye yeltenmek gibi…
Hani “gerçekler eninde sonunda ortaya çıkar” ya, bu içi kokuşmuş ama dışarıya hoş görüntü sunan insanların bir gün “gerçekte nasıl birisi” oldukları ortaya çıkacaktır. Bu kendimiz için de geçerlidir. İç dünyanızı nereye kadar insanlardan saklayabilirsiniz?
Sözü medyaya getireceğim…
Medyanın toplumun sosyal ve ahlâkî dokusu üzerindeki etkileri, tahmin ettiğimizden daha fazla. Medya deyince gazete ve televizyonların yanında internet ortamında faaliyet gösteren haber sitelerini de düşünmemiz gerekiyor.
Şimdi bir gazeteye bakıyorsunuz (örneğin Hürriyet Gazetesi), taciz-tecavüz haberlerini “gördünüz mü, bu böyle yapmış, duydunuz mu şu şöyle yapmış” tarzıyla sunuyor.
Gazetenin diğer yerlerine bakıyorsunuz, pornografi, teşhircilik, erotizm… Adına ne derseniz, deyin…
Yani insanların kafalarını bir şeylerle dolduruyorlar, sonra da “bu insanlar neden böyle” diye şikâyette bulunuyorlar. Gerçi ben onların bu şikâyetlerindeki samimiyete bile inanmıyorum.
Toplumdaki tacizin, tecavüzün, şiddetin, dehşetin, kısacası tüm kötülüklerin baş sorumlusu medyadır. Suçu tüzel kişiliğe atıp kendimizi kenara çekmeyelim.
Bir şekilde ilgili medyanın reyting almasına, ayakta kalmasına katkı yapanlar da bu sorumluluğu paylaşmaktadırlar.
Sözün özü: Diğer insanlara güzel görünmek için hangi maskeleri takmamız gerektiğini düşünmektense, maskeleri bir tarafa atıp kendi iç dünyamızı güzelleştirmeye çalışmak, çok daha kârlı bir iştir.
Serhat ATABEY / Haber 7
serhatatabey@yahoo.com






































Ünal TANIK
Mehmet ACET
Prof. Nevzat TARHAN
Prof. Osman ÖZSOY
Yaşar İLİKSİZ
Mehmet Ali BULUT
Ayhan KISKAÇ
Resul KURT
Mehtap KAYAOĞLU
Feride'nin Günlüğü
Salih ÖZDERYA
Faruk BAKAÇ
Ahmet GEMİCİ









Ahmet KEKEÇ
Zülfü Livaneli
Nuh GÖNÜLTAŞ
Ekrem DUMANLI
Sami KOHEN
Şeref OĞUZ
Atılgan BAYAR
İsmet Berkan
Abdullah Muradoğlu
Ayşenur KAHVECİ
Engin SEZEN
Mahir ZEYNALOV
Ahmet ÖZGÜNDOĞAN
Ahmet İNCE
Zehra YAVUZ