26 Mart 2009 19:47
- 8 Yorum
- 6,467 Okunma
Küçükken okuduğum bir hikayeyi hatırlayıverdim bu sabah, kapımı açtığımda köpük köpük çiçekleriyle süslenmis ağacımı gördügümde. Gün daha doğmamıştı, doğmustu çiçek çiçek bahar, doğmuştu güzellik , doğmuştu tüm ihtişam.
Küçükken okuduğum bir hikayeyi hatırlayıverdim bu sabah, kapımı açtığımda köpük köpük çiçekleriyle süslenmis ağacımı gördügümde. Gün daha doğmamıştı, doğmustu çiçek çiçek bahar, doğmuştu güzellik , doğmuştu tüm ihtişam.
İşte böylesi bir baharmış; en beyazı yeşili, en kırmızısı pembesi, en sarısı laciverdi ile
Milyarlarca yıldır tekrar tekrar yaratılan baharlardan bir baharmış işte...
Dagıstan'da bir yolcu, köyden köye giderken bir dağ eteğine varmış.
Bakmış ki, kırmızı, mavi, sarı, mor, pembe, beyaz çicekler bir tepenin yamacını kaplamış.
Hafif rüzgarlar ile dalga dalga köpüren bu renk ve ışık tufanı, yolcuyu bir yıldırım gibi çarpmis. Neler olmuş o anda, kimbilir neler olmuş; başlamış bağırmaya:
Nerdesin boyacı; boyacı, sen nerdesin?
Renkleri öpen bu ses, vadileri dolaşmış; köy köy duyulmuş bu ses, şehir şehir çınlamış:
Nerdesin boyacııı!... Boyacı
Nerdesin..?
Bu zavallı meczubu çocuklar taşlamış, büyükler kovalamış.
O, istifini hiç bozmamış; gözünü meçhul bir ufkun çizgisine dikmiş, mutemadiyen aramış, sorup durmuş... Karanlık gecelerin korkunç hayalleri bu suali dinlemiş, tipilerin feryadı ve şimşek şakırtıları bile bu sesi boğamamış.
Yaz kış demez , bahar demez, gece gündüz dolaşırmış. Zavallı neyi arar, neyi sorar, kimse bilmez, anlamazmış
Kimbilir ne olmuş; neler olmuştu o anda?
Belki ufuklar boyu uzayıp giden perde kıvrım kıvrım sıyrılmış da bizim dervişe ayan olmuştu... Bilenler bilir ama, bilmem ki neler olmuştu renklerin ötesini görebilen yolcunun, dünyalardan büyük, küçük dünyasında
Her bahar bu meçhul ses kulaklarımda ve gönlümde yankılanır, usullacık okşar beni, en çok ta yüreğimi
:
Nerdesin boyacııı!... Boyacı
Nerdesin..?
Bahar tüm güzelliği ile arz-ı endam etmeye başladı
Çiçek çiçek uyanmaya hazırlanıyor yaşlı dunyamızın kuzey yanı; ölümün ve dirilmenin ne demek olduğunu gösterircesine
ve her bahar, bakii bir hayatın oldugunu söylüyor tüm renkleriyle bize gelen her bahar
Yıllar evvel vatandan binlerce kilometre uzağa düştüğümde, göle karşı bir eve yerleşmiştim. Her kış ufka kadar donar, bembeyaz kesilirdi. Seyrine kayıtsız kalmak ne mümkündü. Ve her bahar canlanır-kükrerdi, sanki hiç ölmemiş-donmamış gibi
Bu bahar yine kuzeye doğru gittim. New York’ tan New jersey’ e, Pennsylvania’ dan Ohio’ ya kadar bir çok eyaleti dolaştım; baharın geldiğini güzel ve yeşil tabiatı ile, bize en iyi muştulayan yerlerden oldugu için. Biraz da hatıraları tazelemek, kadim dostları ziyaret etmek, büyük doğuşa ve o gizemli-derin güzelliğe az da olsa sahit olmak icin
Daha bir kaç hafta önce, damarlarındaki kanın kuruması ile kaskatı kesilen kadavra misali karşımızda duran, Amerika - Canada sınırının bir kısmını oluşturan büyük Erie gölü, benim gölüm, şimdilerde hoşgeldin bahar demeye, yavaş yavaş, dalga dalga canlanmaya baslamış.
Demek öldüren ve dirilten biri var, demek öldürmeye ve yine aynı şekilde diriltmeye muktedir biri var diyor insan, bu manzara-i umumiye karşısında.
Hele çiçek çiçek açmaya dursun ağaçlar. O ağaçlar ki dün; ölmüş, kuru bir çalı-çırpı iken, insanı korkutan yıkık bir harebeyi andırırken, bugun cennet meyvelerini sunmaya hazırlanan çiçekleri ile, sevgiliye uzatılan bir demet gül gibi
capcanlı, pırıl pırıl, çiçek çiçek
Ya ülkem nasıldır şimdi
Boğazları nasıl akıyordur kıvrım kıvrım, ışıl ışıl
gümrah ırmaklar, tepesi bilge insanlar gibi karlı dağlar, çiçeklerle bezenmis şen ovalar, meleşen kınalı kuzular, vefalı sıcak insanlar
Ahh vatanım, bahar ne çok yakışıyordur şimdi sana
Boyaci’nın yankılanan yanık sesi, kapımdaki ağaçta köpük köpük açan çiçek,
donmuş gölün dalga dalga canlanması ve vatanım, can vatanım
Pek kıymetli yazar Ali Çolak’ın yıllar önceki çok sevdiğim- bir yazısı belirdi gözlerimde. İyi ki çiçek açtın badem ağacım diyordu
Gönlü yüce çiçek ağacım; hesapsız, kitapsız, pazarlıksız!.. Gören olmuş olmamış, anlayan olmuş, olmamış... Aldırmazsın, aşka gelirsin hemencecik. Deyiverirsin ne varsa içinde. Aşksa aşk, sevdaysa sevda, tasaysa tasa... Tasa mı dedim? Ne işin olur senin gamla kederle! Varsa yoksa aşk, varsa yoksa umut... İşin gücün umuttur senin. Geldi, gelmedi bahar; kar yağdı, don vurdu savruldu, kurudu çiçeklerin... Ne gam, sen söyledin ya türkünü, içimizi ışıttın ya, uyardın karakış uykusundan bizi. Çekilirsin yalnızlığının dağlarına, beklersin. Bildiğin budur senin, çağırmak baharı. Gam da keder de bize mahsus, biz insanlara.
Sen çiçek açmazsan, sen meydan okumazsan karakışa, kim düşleyebilir ucu görünmez güneşli günleri? Aydınlıktan kim söz açabilir, senin beyaz umut çiçeklerin olmasa? Sen de olmasan badem ağacım, bitmez bu iç karası, yeşermez bu mavi gökler özlemi...
Dirilerden önce ölülere muştularsın baharın gelişini. Hayatı tefsir eder durursun kabirlerin başucunda. Ölmüşlerin düşleri olur her bir çiçeğin, dünyadan açık gitmiş gözleri olur. Gece gündüz seslendirirsin onların dünya özlemini. Ölüler, senin çiçeklerinle söyler türkülerini ve sen dillendirirsin onların yarım kalmış sevdalarını. Muhtemel ki her erken baharda, bir beyaz serinliktir ağar üstüne kabirlerin. Ve çiçeklerin köpürdükçe senin, kesilir bütün azapları, güler yüzleri ölülerin...
Ne güzel dilektir, diye devam eder, benim de dileğimi dillendirir, usta kalem
Bir gün ölünce, bir badem ağacının altına gömsünler beni... Kaldırıp başımı her bahar gününde, göreyim köpük köpük çiçeklerini. Bileyim bahar gelmiş, umut dolmuş insanlar. Çocuklar cıvıl cıvıl. Kuş sürüleri geçiyor kabrimin üstünden çığlık çığlığa. Bileyim dünya apaydınlık, güneş ısıtıyor; gökyüzü duruyor yerli yerinde! Bileyim, benim de türkümü söyleyen biri var.
Karakışmış, ayazmış... Rüzgâr vurur, kuruturmuş... Aldırma!...
Boyacının boyası ile boyan, boyanalım beraberce, binbir renge, güle-çiçeğe
Yüreğimizle
M. Cebrail ALTINDAĞ / ABD / Haber 7
yazarimizamektup@gmail.com