Virginialı arazi ağası Charles Lynch, Amerika’nın İngilizlere karşı özgürlük mücadelesi verdiği yıllarda Virginia’da bir halk mahkemesinin liderliğini yapıyordu. Bu gayri kanuni mahkeme, Virginia kolonisinde İngiliz destekçisi olduğundan şüphelenilen kişileri derdest edip, işkence, idam ya da malına mülküne el koyma gibi keyfi cezalar veriyordu.
Dilimizdeki “linç etmek” deyimi, işte bu Charles Lynch’in soyadından geliyor. Bay Lynch’ten yaklaşık 200 yıl sonra, bu kez ana karargahı bay Lynch’in memleketinde olan CIA, işkence tartışmalarının odağına yerleşmiş durumda.
Ebu Gureyb hapishanesindeki işkence görüntüleri ilk defa medyaya yansıdığında Amerikan kamuoyunun özellikle demokrat kanadında yaşanan şok ve şaşkınlığı hiç unutamıyorum. Ancak çok geçmeden işkencenin sadece Irak'ta olmadığı, dünyanın dört bir köşesinde hatta havada, karada, denizde CIA görevlileri kontrolünde terör zanlılarına işkenceli sorgular yapıldığı ortaya çıktı.
Şaşkınlık daha da büyüdü. Ve son olarak Barack Obama, geçen hafta Bush dönemindeki işkence belgelerini açıklayarak aleni bilgileri resmi ifşaya dönüştürdü. Gerçi hala Amerikan devleti, işkence(torture) kelimesini kullanmıyor, “abuse (istismar)” ya da “harsh interrogation techniques (sert sorgu teknikleri)” ifadelerini tercih ediyor ama olsun, gelinen nokta bile çok önemli.
Parlak bir hukuk sistemi, açık toplumu ve özgür medyası olan bir ülkede işkence tarih olmalıydı ama olmadı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikanın her yerinde, “işkence, düşmanın taktiğidir” posterleri asılıymış. Amerikalı da, böylesi yoğun bir “tezkiye” propagandasından geçmiş dünyadaki her millet gibi, kendi askerleri ya da kamu görevlileri ile ilgili iddialar söz konusu olduğunda, “bizim asker yapmaz” duygusu içinde.
Bazı şaşkın Amerikalı aydının bu işkence karşısında bütün dedikleri şu; “İşkence, doğunun, diktatörlerin, otoriter rejimlerin, karanlık rejimlerin başvurduğu bir yöntem. Nasıl olur bir Batı demokrasisi buna tevessül edebilir?”
Ebu Gureyb tartışmaları sırasında New York’ta hiçbir ön fikrim olmadan denk geldiğim bir konferansını dinlediğim “İşkence ve Demokrasi” kitabının pek değerli yazarı, Darius Rejali aydınların bu naiv savunmasına karşı, “one minute” diyor.
Reed Üniversitesi politik bilim profesörü Rejali, her hukuk öğrencisinin ve aydının okuması gereken değerli eserinde, sanıdlığı gibi modern işkence yöntemlerinin tamamının, doğunun totaliter rejimlerinde değil, Batı demokrasilerinde icat edildiğini ve geliştirildiğini gösteriyor. Yani işkence konusunda, batı cephesinde yeni bir şey yok diyor.
Birleşmiş Milletler 1984 yılında “işkenceye karşı uluslarası sözleşmeyi” kabul etti. Dünyada işkence iddiaları oldukça azaldı ve hele Batı ülkelerinde nerdeyse görünmez oldu. Ama aslında yok olmadı. Sadece, işkence bedende iz bırakmamaya başladı. Demokrasilerde işkence yöntemlerinin sürekli gelişmesinin ana sebebi de bu; işkence yapıldı iddiasını havada bırakacak şekilde işkence yapma arayışı...
Demokratik ülkelerde, devlet de, güvenlik kuvvvetleri de kamuoyu baskısına açıktır çünkü. Demokratik yönetimler, kamuoyunun, zanlının vücudunda herhangi bir işkence alameti yoksa işkence iddialarına inanmayacağını bilecek kadar sosyo psikolojik tarih bilgisine de sahip. Yani bir ülkede demokrasi yerleştikçe, işkence ehli de, demokrasinin kontrolünden ve muhtemel baskılarından koruyacak karşı teknikler geliştiriyor.
Profesör Rejali bizi kitabında tarihte bir yolculuğa çıkararak, aklımıza ilk çırpıda gelebilecek 20’nci yüzyıl işkence tekniklerinin ABD, İngiltere ve Fransa’da yani demokrasinin beşiklerindeki doğuşuna götürüyor. Modern işkence tekniklerinin doğuya ya da otoriter ülkelere Batıdan nasıl ihraç edildiğini anlatıyor.
Elektrik işkencesi ABD’de icat edildi
Amerikalılar sadece elektriği keşfetmedi, ilk elektrik işkencesi yöntemelerini de icat ettiler. Vaktiyle Arkansas’tan Seattle’a kadar ülkedeki bütün şerif ve polis bürolarında elektrikli işkence aletleri aleni bulunurdu. Aslında ilk zamanlar birçok yerel otorite, elektrik işkencesinden korkuyordu. İşkenceyi yapan için de tehlikeliydi bu ve işkence mağdurunu da öldürüyordu çoğunlukla. 1899 yılında bilimadamları elektriğin ölümü sebebiyet veren biyolojik etkilerini keşfedince işin seyri değişti.
İşkence için uygun olacak aletin, yüksek voltaj ama düşük akım şiddetine(amper) sahip olması gerektiği anlaşıldı. Bilinen ilk elektrik işkencesi aleti, 1908 yılına ait “hummingbird” lakaplı alet. Hummingbird bizim sinek kuşu ya da kolibri dediğiniz ve saniyedeki kanat çarpma hızıyla bilinen bir kuş. Bu alet, beden temas edildiğinde bu kuş gibi uğuldadığı için böyle anılmış. Anarşist filozof Emma Goldman’ın kitaplarında anlattığı kadarıyla biliyoruz bu aleti. Sonra geliştirildi bu teknik.
Mesela, Amerikan Barolar Birliğinin 1930’lu yıllardaki soruşturma belgelerinden birine göre, Seattle Polis Şefi, 1922 – 1926 yıllarında elektrik hücresi dediği bir hücrede mahkumlara işkence etmiş. Elektrikli halıyla kaplı bu hücreye mahkumlar konulduktan sonra elektrik verilirmiş. İşkencelerini baroya itiraf eden polis şefi elektrikli halının çalışmasını şöyle anlatmış; “Mahkumlar acı içinde zıplayıp duruyor bağırıyor. Ölümcül değil, kalıcı etkisi yok ve iz bırakmıyor”.
Manyeto işkencesi Fransız icadı
Manyeto, bilinen en meşhur elektrikli işkence aletidir. Her ne kadar şöhretine Nazi’lerle kavuşsa da ilk defa Fransa’da icat edildi. Bu işkence aleti taşınabiliyor, ayarlanabiliyor ve basitçe bir tür jeneratör diyeceğimiz manyeto sayesinde çalışıyor. Manyeto işkencesini icat eden Fransız polis teşkilatı Surete’ydi. Surete, bunu, Vietnamlı milliyetçilere karşı 1930’lu yıllarda kullanıyordu. Naziler bu işkence yöntemini 1942 yılında Fransa’nın Vichy bölgesinde Toulouse’lu Detektif Marty’den öğrendiler.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında manyeto işkencesini dünyaya yayanlar ise Fransa ve ABD oldu. Fransa, 1947 yılından itibaren bu işkenceyi Güney Vietnam’a taşıdı. Vietnam Savaşı sırasında güney Vietnamlılar bu tekniği Amerikalı sorguculara gösterdi. Amerikalılar, 1960’ların sonunda Brezilya’daki darbeci rejime öğrettiler ve Güney Amerika’ya yaydılar.
Bir İngiliz klasiği; zorla ayakta tutma
Ebu Gureyb hapishanesinde yapılan işkencelerin sembol fotoğrafı, “zorla ayakta tutma” işkencesine aitti. Fotoğrafta Satar Jabar adlı bir mahkum, başına çuval geçirilmiş halde bir kutunun üstünde ellerine bağlı elektrik kablolarıyla zorla ayakta tutulurken görülüyordu. Mahkumlar, kutudan düşerlerse elektrik çarpmasıyla ölecekleri söylendiği için saatlerce o pozisyonda durmak için eziyet görüyorlardı.
Bu işkence yöntemini, Sovyetler ve Stalin meşhur etti ancak icat eden İngiliz polisiydi. İngiliz koloniyal polisi, bu yöntemi, İrlanda haipishanelerinde, o dönemin Guantanamo’su diyebileceğimiz Hindistan’ın Andaman adasında ve Filistin’de, 1910 – 1930 yılları arasında sıklıkla kullandı. Amerikalılar da 1920’li yıllarda hapishanelerde ceza yöntemi olarak kullandı. Zaten, Sovyet gizli polis şefi W. G. Krivitsky, 1939 yılında, Sovyet sorgu tekniklerinin Stalin tarafından “son Amerikan metodlarından” geliştirildiğini yazıyor.
Su tahtası ya da ‘waterboarding’
Bugün Amerika’da gündemin bir numaralı maddesi olan “su tahtası(waterboarding)” işkencesi yöntemi de Amerikan İngiliz ortak üretimi. Profesör Rejali’nin kitabından öğrendiğimize göre 1920’lerin Amerikan gazeteleri de su ile yapılan işkencelerle ilgili haberlerle dolu. Su aslında tarihin ilk çağlarından beri kullanılan bir işkence ve eziyet aracı. Eski çağlarda mahkumu kaynatmak için kullanılırmış çoğunukla.
Modern uygulamada, su tahtasında, mahkum, ayak kısmı yüksekte baş kısmı aşağıda olacak şekilde eğimli bir zemine sırtüstü yatırılmakta ve yüzüne kapatılan bir mendilin üzerine bol miktarda su dökülmekte. Mahkuma boğulma hissi veren bu işkence bedende hiçbir iz bırakmıyor. İlk defa 1902 yılında Amerikalılar tarafından Filipin savaşında Filipinli asilere karşı kullanıldı.
Askerler bu savaştan dönüp polis güçlerine katıldıklarında 1910’lu yıllardan itibaren bu teknik Amerikan karakollarında da kullanılmaya başlandı. Profesör Rejali’nin şu uyarısını eklemeden geçemiyeceğim; “Irak’taki Amerikan hapishanesinde olanların orda kalacağını düşünmek tarih cehaletinden başka birşey değil. O askerler orada öğreneceği bütün işkence tekniklerini, yarın öbür sivil hayatta girdikleri polis gücünde de uygulayacak ve şimdi fotoğraflarını gördüğünüz uzak ülke işkencesi mahallenizde yanı başınızda cereyan edecek”.
Görüldüğü gibi modern çağın hangi işkence tekniğine bakılırsa bakılsın, ilk modeli de en temiz moteli de demokratik bir ülkede ortaya çıktığı görülüyor. Oysa işkencenin temsil ettiği her şey, demokratik ve vicdanlı bir toplumun olması gereken doğasına aykırı.
İşkence konusunda darbecileri, cuntacıları, otoriter rejimleri aklıyor da demokrasiyi kötülüyorum gibi anlaşılmak istemem. A’den Z’ye yanlış zalim ve otoriter bir iktidarı, cuntayı, sadece işkence teknikleri konusunda eleştirme abesle iştigal olacağı için enerjimi demokrasi içre ihanete karşı uyanık olmamız gerektiğine harcadım. “Yasaları değiştirdik işkence biter” rehavetine kapılmanın ne büyük yanılgı olacağından ibret alalım diye...
İşkenceye duyarsız kaldığımızda, ya da kim olursa olsun, işkence görenin hakettiğini düşündüğümüz anda itibaren, bizim de bir gün kapımızı çalacak bir canavarı beslemeye başlıyoruz.
Tarih şahit ki işkenceye karşı en büyük güç kamuoyunun bu konudaki tavizsiz teyakkuzu. İşkenceciler sırf buna karşı, sürekli “iz bırakmayan” yeni teknikler geliştirme peşinde. Rejali’ye kulak verelim;
“Size belki garip gelecek ama, modern çağın işkencecileri, kamuoyuna karşı politikacılardan bile daha fazla duyarlı. Kamuoyunun ne düşündüğü fazlasıyla umurlarında.”
Cemal DEMİR / ABD / Haber 7






































Ünal TANIK
Mehmet ACET
Prof. Nevzat TARHAN
Prof. Osman ÖZSOY
Yaşar İLİKSİZ
Mehmet Ali BULUT
Ayhan KISKAÇ
Resul KURT
Mehtap KAYAOĞLU
Feride'nin Günlüğü
Salih ÖZDERYA
Faruk BAKAÇ
Ahmet GEMİCİ









Ahmet KEKEÇ
Zülfü Livaneli
Nuh GÖNÜLTAŞ
Ekrem DUMANLI
Sami KOHEN
Şeref OĞUZ
Atılgan BAYAR
İsmet Berkan
Abdullah Muradoğlu
Ayşenur KAHVECİ
Engin SEZEN
Mahir ZEYNALOV
Ahmet ÖZGÜNDOĞAN
Ahmet İNCE
Zehra YAVUZ