İslam-Müslümanlık adına nerde bir, birlikten kuvvet doğma ihtimali varsa, bakınız orada evvelinde bir fitne, sonrasında bir parçalanma ve dağılma ama neticede mutlaka bir işgal söz konusudur.
Bu hakikat kendi iç benliğimizde, ruh nefis çatışması olarak görüldüğü gibi, aile içi ilişkilerden tutunda, devletler ve milletler arasında olmak üzere her boyutta kendini göstermektedir.
Yakın tarih bize Arapları, Türklere karşı ayaklandıran ve bu konudaki başarısından dolayı üstün hizmet madalyası ve “Fransız şeref lejyonu” madalyası ile ödüllendirilen, İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence’ı haber vermektedir. Ektiği fitne tohumlarını zaman zaman abartarak kayıtlara geçiren Lawrence, Sure-i Bakara 217. de “fitne katilden beterdir” ayeti kerimesindeki hikmetin, nerdeyse görünür halidir.
Tabi Lawrence simge olmuş bir isim olduğu için özellikle onu anıyorum yoksa tarihte ve günümüzde nice Lawrencelar söz konusudur. Müslümanların birlikteliği birilerinin işine gelmediği için, Türkü Arap’a, Arap’ı Türk’e sürekli kötüleyerek birbirine tavırlı iki millet haline getirilmiştir.
İki Müslüman millet bir birine ne kadar uzak ve tavırlı olursa birilerinin o kadar işine gelmekte, çok daha rahat at oynatmalarına el verişli bir ortam oluşmaktadır. Kendileri AB Hıristiyan kulübü, Müslüman Türklerin burada ne işi var diye AB almak istemezken, Müslümanların bir araya gelmemesi için her türlü fitne senaryosu devrededir.
Bu fitne sonucu Türkler, Araplara “pis, hain, nankör, cinsi sapık” diye burun kıvırırken, İngiliz ve Amerikalı Araplarla kol kola her türlü işbirliği halindedir. Ortada, Araplar ve Türkler aleyhine tirajı komik bir senaryo döndüğü gün gibi aşikârdır.
Bir süredir BAE deyim ve Haber7 in ‘Uzaklardan Mektuplar’ köşesinde buradaki izlenimlerimi paylaşıyorum. Aldığım reaksiyonlar gerçekten de çok düşündürücüdür. Sanki İslamiyet Araplara gelmemiş gibi, Arapların Müslüman olduğunu kabul etmiyorum diyenden tutun da, tümünün cinsi sapık olduğuna hükmedene kadar, birçok mesajlar aldım…
Oysa Arapları itham ettiğimiz her türlü melanet had safhada ayni ile bizim ülkemizde de mevcuttur. Elbette her milletin kendine has karakteristik özellikleri vardır. Ama tümüyle iyi, ya da kötü olması söz konusu olamaz…
Birleşik Arap Emirlikleri 1972 de her ne kadar bağımsızlığını ilan etmişse bile İngilizler sömürgeciliğinin ya da yumuşatarak söylemek gerekirse, etkisinin hala hüküm sürmekte olduğu gözleniyor. Resmi dil her ne kadar Arapça diye gözükse de, İngilizce nerdeyse daha baskın diyebiliriz.
Şehirde golf sahaları ve kriket stadyumları İngiliz tarzı bir yaşamın varlığını gösterse de, mall diye isimlendirilen büyük alışveriş merkezlerin de beş vakit ezan-ı Muhammedi’nin okunduğunu sevinerek ifade etmek istiyorum. Arapların İslam’ını beğenmeyenlere, Bizde Akmerkez ya İstinye park da değil beş vakit ezan okumak, geçen yaz namaz kılan birinin resimlerinin ‘Akmerkez de namaz!’ başlığı ile nasılda yadırganacak bir durummuş gibi haber yapıldığını hatırlatmak istiyorum.
Daha sonra namaz kılanın, bir Arap turist olduğu anlaşılmıştı da konu üzerinde durulmaya değmez bir ayrıntı muamelesi görerek kendiliğinden kapanmıştı. Maazallah namazı kılan sıradan bir İstanbullu olsa idi şehre irtica gelmiş olacaktı ki, birkaç ‘Türkiye laiktir, laik kalacak’ mitingleri düzenlenmesi gerekebilirdi.
BAE de, hangi kallavi şirketin kapısından girseniz, en önemli karar mekanizmalarının başında mutlaka ya İngiliz ya Amerikalı biri ile karşılaşıyorsunuz. Hatta ihalelere girerken benim şu kadar Alman-İngiliz elemanım var demek bir üstünlük ve işe ehil olma ölçüsü olarak değerlendiriliyor. İnsan ister istemez ‘nerdesiniz ey Türk mühendisleri!’ diyor…
Bizim buralarda etkin olabilmek için biraz geç kalmış olduğumuz gözleniyor. Yine de, üst düzey yöneticilerden biri ile sohbet ederken bu düşüncemi içtenlikle ifade ederek ‘yabancılar neticede din ayrımını bariz olarak yapıyorlar, işte Türkiye’yi AB almamakta direnirken son tahlilde din farkını öne sürüyorlar, ama bir Müslüman ülkede her yerde neden Türkler değil de onlar var’ diye soruyorum…
Awayda, soruma soru ile cevap vermeyi tercih ediyor, “Şimdi buradasınız iş konuşuyoruz, peki şimdiye kadar siz neredeydiniz?” diyor… Bizim, konu üzerine yaptığımız bu yazının boyunu aşacak değerlendirmelerimiz her görüşmemizde biraz daha derinleşir iken, Türkiye de ki iş sahiplerini müteşebbisleri Birleşik Arap Emirlikleri ile ilgili girişimlerine hız kazandırmalarını öneriyorum.
Bu arada ne zaman ülke sınırları dışına çıksam en çok sorduğum sorulardan biri bizim yemek sektörümüz neden hala olması gerektiği kadar etkili olamamaktadır?
Özellikle isim anmak istemiyorum ama dünyanın neresine gitseniz karşınıza çıkan pek çok hızlı yemek türü olarak bilinen zincir mağazalardan bizimde yok. Buradaki pek çok Arap ve Türk bizim güneyin damak tadını andıran Lübnan-Beyrut lokantalarını tercih ediyor.
Oysa Adana’nın kebabını Urfa’nın lahmacununu ya da hiç değilse suböreğimizi, gittiğimiz pek çok yerde zincir mağazalarını insan görmek istiyor... Özelliklede Harem-i Şerif’de… Müslüman mahallesindeki salyangoz misali en özel yerlerde sürekli servis edilen istemeyerek de olsa yenmek zorunda kalınan markalardan artık bezmiş durumdayız…
Handan ÖZDUYGU / Abu Dhabi / Haber 7
handanozduygu@gmail.com






































Ünal TANIK
Mehmet ACET
Prof. Nevzat TARHAN
Prof. Osman ÖZSOY
Yaşar İLİKSİZ
Mehmet Ali BULUT
Ayhan KISKAÇ
Resul KURT
Mehtap KAYAOĞLU
Feride'nin Günlüğü
Salih ÖZDERYA
Faruk BAKAÇ
Ahmet GEMİCİ









Ahmet KEKEÇ
Zülfü Livaneli
Nuh GÖNÜLTAŞ
Ekrem DUMANLI
Sami KOHEN
Şeref OĞUZ
Atılgan BAYAR
İsmet Berkan
Abdullah Muradoğlu
Ayşenur KAHVECİ
Engin SEZEN
Mahir ZEYNALOV
Ahmet ÖZGÜNDOĞAN
Ahmet İNCE
Zehra YAVUZ