Eski medyaya yeni adet: Wikileaks

Eski medyaya yeni adet: Wikileaks

02 Ağustos 2010 09:10 - 2 Yorum - 2,353 Okunma

"Devlet sırrı" maalesef her zaman hayırlı birşeyi ima etmiyor. Bir topluma en büyük tehdit her zaman kendi devletinin içinde gelir.



Taraf gazetesi yayınladığı gizli belgelerin ülkede ciddi etkilerinin ortaya çıkmasıyla bizde başlayan bir tartışmanın bir benzeri bugünlerde Wikileaks için yaşanıyor. Tartışma konusu şu: ‘’Wikileaks medya organı mı?’’ 

İki hafta kadar önce Economist’te okuduğum bir haberde teknolojinin, zannedildiğinin aksine istihbaratçıların ya da kaçak kürek işler yapanların işini çok zorlaştırdığını ve bu tür ‘’görevli / yetkililerin’’ teknolojinin geldiği seviyeden ne kadar nefret ettiklerini okumuştum. George Orwell, Economist’teki o haberi okusa, keyifle bir sigara daha yakar, dumanıyla havada halka çizerdi.

Bir süredir dünyada bambaşka bir medya gücü yükseliyor. Medya aleminde, bize yapılan resmi açıklamalarla oluşan kamusal hayatın bir maskeli balo olduğunu, arka planda bambaşka dümenler döndüğünü, belgesiyle evrakıyla, laboratuvar tahlilleriyle önümüze koyan ‘’iyi olmayan çocuklar’’ peydahlandı. Sadece 6-7 senede geldiğimiz yeri göstermesi için hemen bir flashback yapalım.

İngiliz Pazar gazetesi Observer’ın 2002 yılı Kasım ayındaki bir haber toplantısına gidelim. 1990’lı yıllarda Bosnalıların yadaşığı vahşeti dünyaya duyuran kahramanlardan biri olan ve 1997 senesinden beri Observer’ın New York temsilcisi olan Ed Vulliamy, Irak Savaşına giden süreçte CIA’nin eski analistlerinden Mel Goodman ile irtibat kurmayı başardı. Goodman, kurumdan ayrılmış olmasına rağmen hala içerden ciddi bilgi alabilen bir konumdaydı. Goodman, Vulliamy’e, İngiliz ve ABD yöneticilerinin tüm resmi açıklamalarına rağmen CIA’nin Irak’ta hiçbir kitle imha silahı tespit edemediğini söyledi. Ve Goodman, adının açık kaynak olarak haberde kullanılabileceğini söyledi.

Bu çok kritik bir açıklamaydı ve öyle gizli bir yetkiliye değil adıyla sanıyla bir kaynağa dayanacak haberdi. Observer yönetimi haberi yayınlamayı reddetti. Sonraki 4 hafta boyunca Vulliamy haberi tam 7 kez yazıp yeniden haber merkezine sundu. Ama hiçbirinde kullanılmadı. Vulliamy’nin son haberinin de reddedilmesinden 11 gün sonra Bağdat’a ilk saldırı başladı ve bunun bedelini ölen masum sivil Iraklılar ile Amerikalı ve İngiliz askerler ödedi.

Nick Davies’in ‘’Flat Earth News’’ adlı kitabında anlattığına göre 2003 yılının Ocak ayında Observer’ın editörü Roger Alton, muhabirlerine, bir gazeteciden çok bir askeri birlik komutanı gibi ‘’Amerikalılarla omuz omuza durmalıyız’’ talimatı verdi. Yıllar sonra Irak bir kan gölüne dönmüşken Alton’un nerde olduğunu da Londra’da hafta içinde ücretsiz yayınlanan Evening Standard gazetesinin 6 Eylül 2006 tarihli sayısından öğreniyoruz. İstifa ettiği 2007 yılına kadar Tony Blair’in Özel Kalem Müdürü olan Jonathan Powell ve Blair kabinesinde bakanlarından ve savaşın en büyük propagandistlerinden Denis MacShane ile beraber Alplerde tatildedir.

Yardım ve yataklık yapan medya

Eğer acele bir işiniz yoksa bugüne gelmeden önce hemen bir de Washington’a uğramayı teklif ediyorum. Haberleri yakından takip edenleriniz bile Scott McClellan adını bugün unutmuş olabilir. Ama bence asla unutulmaması gereken bir isim. 2003  - 2006 yılları arasında Beyaz Saray Sözcüsüydü. Bush’un Texas’tan getirdiği ekiptendi. Yani o kritik dönemi ‘en içerden’ yaşamış kişilerden biri.

Artık ne olduysa ne bittiyse taşıyamadı ve 10 Mayıs 2006 tarihinde görevini bıraktı. Ama tarihe bir borcu olduğunu biliyordu ve ‘’What Happened (Ne Oldu)?’’ adlı, her gazetecinin ciddi şekilde okuması gereken bir kitapla bize az da olsa görünen resmi dünyanın arkasındaki etik, ahlak, yasa ve insanlık ihlalleri hakkında bir mum yaktı.

Kitapta Bush yönetiminin Irak Savaşı ile ilgili açıklamalarının ‘’gerçekler’’ yerine nasıl bir ‘’politik kampanya çalışması’’ olduğunu anlatıyor. McClellan sadece Irak’ın işgalinin gereksizliğini değil, Bush yönetiminin daha başkanlık seçimi sonuçlanmadan beri bu işgali kafasına nasıl koyduğunu gösteriyor. 11 Eylül, kitle imha silahları hep bahaneydi ve ‘’yönetim hem resmi istihbarat kaynaklarını hem de kamuoyunu, çok önceden karar verdikleri bu işgale uygun hale getirmek için manipüle ediyordu’’.

Peki en büyük manipülasyon aracı neydi? Tabii ki medya! Ve McCllelan’ın dönemin ABD ana akım medyası için kullandığı tabir çok ağır: ‘’Complicit enablers’’. ABD hukuk literatüründeki ‘’yardım yataklık suçuna’’ göndermede bulunuyor.

ABD’de özellikle Cumhuriyetçi taban ana akım medyanın solcuların (liberal) elinde olduğuna inanır ve bu sebeple ‘’liberal medya’’ ülkenin en meşhur komplo teorilerinden biridir.  İşte McCllelan, kitabında diyor ki, ‘’Irak Savaşında yaşanan hezimet liberal medyaya bu kadar sürpriz olmamalıydı. Eğer ‘liberal medya’ şöhretinin gereğini yerine getirip zamanında bu savaşa giden süreci sorgulayabilse ve doğru sorular sorabilseydi, ülkesine çok daha büyük hizmet ederdi.’’ Nedense, ordu, savaş ve benzeri konularda gerçeklere dikkat çeken medyanın vatanseverliği sorgulanıyor ama McClellan, bu konuda gerçekler zamanında yayınlanabilseydi, ülke bu kanlı rezaleti yaşamaktan korunabilirdi diyor.

Tabii ki, ana akım medyada çalışan herkesi gönüllü propagandist ilan etmiyorum. Geleneksel medya döneminde ülkenin önde gelen medya kurumlarından birinde iş bulabilmek bir gazeteci için çok önemliydi. Alternatif medya ise asgari geçim şartlarını bile sağlayamamak demek(ti).

ABD’nin ilk ve halen tek ana haber sunucusu Katie Couric, 8 Mayıs 2008 günü CNN’e verdiği röportajda, ‘’Çalıştığımız yerin (NBC) sahibi olan şirketten ve hatta devletten de, Irak Savaşına yönelik her sorgulamayı ve muhalefeti baskı altına almamız için baskı görüyorduk’’ itirafında bulunuyordu. O dönemde MSNBC’de çalışan ve şu anda CNN’de muhabirlik yapan Jessica Yellin de, 29 Mayıs 2008 tarihinde popüler site Salon.com’da, ‘’Şirket yöneticileri, savaşın resmi makamlarca takdim edildiği gibi sunmamızdan emin olmamız konusunda olağanüstü baskı yapıyorlardı.’’ diyor ve onlarca haberinin editlenerek, tam tersi hale getirildiğini açıklıyordu. 

Bir onlardansa en az 2 bizden

Peki bu işleyişin dışına çıkanın başına ne geliyordu? 2002’de haber kanalı MSNBC’de program sunmaya başlayan Phil Donahue, kanalın tarihindeki en yüksek reytinglere ulaşmasına rağmen Bush propaganda makinesinin ürettiği bilgileri sorgulayan soruları nedeniyle savaşın başlamasına 1 ay kala 25 Şubat 2003 günü kendini sokakta buldu. Donahue, daha sonra bir gazeteci olarak kahramanım (bir mektupta daha uzun bahsedeceğim inşallah) Bill Moyers’a başından geçenleri, ‘’Asla bir savaş muhalifini tek başına programa çıkaramazdık. Her savaş muhalifine karşı en az 2 savaş savunucusu bulundurmak zorundaydık. Savaş taraftarlarını ise tek başlarına programa alıyorduk. Richard Perle’i her zaman yalnız konuk edebilirdiniz mesela.’’ diye anlatıyordu.

Yani derdim, ana akım medyaya ve çalışanlarına artizlik yapıp da neden doğruları yazmıyorsunuz diye kızmak değil. Tabii ki gönüllü olarak yalan ve propagandanın tetikçileri olmadıkları sürece.

Ama bir ülkede gizli belgeleri yayınlama cesareti gösteren medya organlarının varlığının o ülke için ne muazzam bir kazanç olduğuna inandığımı kayda geçirmek istiyorum. Bu tür medya, vatan haini değil, tehdit değil. Böylesi medyası olan bir ülkenin sırtı yere gelmez. Medyası ‘’devlet’’ kontrolü ve yönlendirmesi altındaki bir ülkenin ise burnu bataktan asla kurtulmaz.

Hayali bir çatışmadan savaş çıkaran generaller

Şimdi bu bilgiyi bir de cümle içinde kullanarak göstereyim. Daha geçmişten yeni gelmiştik demeyecekseniz tam 46 yıl önce bugüne denk gelen tarihte Tonkin Körfezine gidelim. 2 Ağustos 1964 günü, ABD destroyeri USS Maddox, Kuzey Vietnam’a ait 3 torpide gemisi ile it dalaşına girdi. Küçük çaplı bir çatışma yaşandı ve 4 Kuzey Vietnam askeri öldü ve 6’sı yaralandı. ABD tarafında zayiat yoktu. İki gün sonra 4 Ağustos günü ise dünya medyasına Tonkin Körfezinden ikinci sıcak temas haberi düştü. Komünist Kuzey Vietnam, körfezde masum masum dolaşan ABD gemilerine yeniden saldırmıştı.  2 günde ikinci olay ABD kamuoyunu ayağa kaldırdı. ABD Kongresi 3 gün sonra 7 Ağustos günü Başkan Lyndon Johnson’a Vietnam’a savaş yetkisi verdi. Ve o da bu yetkiyi kullanarak koskoca bir ülkeyi 1975 yılına kadar debeleneceği bataklığa iyice soktu. Şimdi olayı ağır çekimde bir daha seyredelim.

Birinci Tonkin sıcak temasında olan Vietnamlılara olmuştu. Milyonlarca insanın öleceği Vietnam Savaşına sebep olan ikinci Tonkin sıcak temasında ise olan balinalara oldu. Çünkü böyle bir sıcak çatışma gerçekte hiç olmamıştı ve Tonkin Savaşı diye anlatılan şeyin bir masal olduğu yıllarca komplo teorisi olarak damgalandıktan sonra 2005 yılında arşiv belgelerinin açılmasıyla resmen doğrulanacaktı.

Bu olaydan 1 yıl sonra 1965 yılında Lyndon Johnson kendi has dairesinde konuşurken, ‘’Bütün bildiğim donanmamız 4 Ağustos gecesi boyunca balinalara ateş etti’’ diye konuşacaktı. Bu olayın perde arkası zamanında kamuoyuna yansısaydı, ABD, Vietnam Savaşı gibi bir belaya hiç bulaşmaz hem bir kuşağını, hem itibarını hem de milyarlarca dolarlık kaynağını kaybetmezdi. Ama o günlerde estirilen vatanseverlik fırtınasında ‘’Askeri görevliler yalan söylüyor’’ diyenler hainlikle suçlanıyordu. 

Polat Alemdar, Uğur Dündar’dan daha çok haber veriyor

Medyamızın milli sporlarından biri de Kurtlar Vadisi ve benzeri dizilerin halktan gördüğü ilgiden periyodik olarak rahatsız olmasıdır. Ama, bunun gerçek nedenlerini ise hiç sorgulamıyor. İnsanlarda, medya takip ederek ‘gerçeklerden’ yeterince haberdar olmadıkları duygusu çok derinleşti yaygınlaştı. İnsanlar, ‘resmi açıklamaların’ , ‘kurumsal bültenlerin’ , ‘gazete haberlerinin’ gerçeğin tamamını yansıtmadığını seziyor, biliyor artık. Ve böyle, birşeyler ima ettiğinden emin olduğu dizilerin senaryolarından resmin tamamını sökmeye çalışıyor.

Diziden romana geçmek gibi olmasın, kadri kıymeti bilinmeden bu dünyadan göçen Romancı Joseph Heller’ın 1979 tarihli ‘’Good as Gold’’ romanında romanın kahramanı Bruce Gold ile ilgili bir sahneyi de sunayım:

 ‘’O zaman Gold, CIA’nin Afrika’da savaşmak için paralı asker kiraladığını öğrendi. Gold bunu, sabah kahvaltı ederken okuduğu gazetedeki şu cümleden öğrendi: ‘CIA, Afrika’da savaştırmak için paralı asker kiraladığını yalanladı.’’

Bismarck’ın, ‘’politikada hiçbir şeye resmen yalanlanıncaya kadar asla inanmayın’’ vecizesinin 21’nci yüzyılda yeniden kıymete binmesi de insanlığın haber almaktaki genel rahatsızlığıyla ilgili olsa gerek.     

Yeni medya fenomeni

Şimdi yeni bir ‘medya’ fenomeni ile karşı karşıyayız: Wikileaks. Bağdat’ta 2007 yılında Reuters’ın iki çalışanı da dahil 12 sivilin nasıl katledildiğinin saldırıyı yapan askeri helikopterden çekilmiş resmi görüntülerini geçtiğimiz Nisan ayında yayınlayarak küresel bir şöhrete kavuşsa da aslında 2006 yılında kurulan ve 2007 Ocak ayında yayınına başlayan bir site.

Hep site adına konuşurken genel yayın yönetmeni Julian Assange’yi görüyoruz. Ancak yalnız bir adam değil. Bu site, belli bir ideolojisi olan, belli bir görüşü savunan bir grup insanın ortak projesi. Şahsi bir blog değil yani. ABD, Avrupa, Güney Afrika, Tayvan ve Avustralya’dan gazeteciler, matematikçiler, bilgisayar hacker’ları, küçük ölçekli bazı teknoloji şirketleri, bu yayına destek veriyor. Yale’den Harvard’ta bilgisayar dahileri içinde Wikileaks toplulukları var. Birçok bilgisayar dahisi genç işin içinde.  Gerçi bugünlerde çoğu sorgu üstüne sorgu geçiriyor ama bunu da biraz göze almışlar gibi...

Assange kendini, Wikileaks danışma kurulunun bir üyesi olarak tanıtıyor. 2009 Haziran ayı itibarı ile kayıtlı 1200 aktif gönüllüsü vardı bu alternatif medyanın. Site 2008 yılında Economist dergisinin ‘Yeni Medya’ ödülünün sahibi oldu. 2009 Haziran ayında Uluslarası Af Örgütü’nün Londra şubesinin medya ödülünü kazandı. Geçtiğimiz 20 Mayıs günü New York Daily News gazetesi, gündemi tamamen değiştirebilcek 5 web sitesinin birincisi olarak andı. Sitenin 5 tam zamanlı 800 de yarı zamanlı çalışanı var. Ancak hiçbiri yaptığı iş için siteden maaş almıyor. Tahmin edilebilir sebeplerden resmi bir ofis binası yok. Assange’nin evi bile yok.

’Kaynağı bulunamaz kitlesel belge sızıntılarının sansürsüz sistemi’’

Çokça mahkemelik olduğu halde avukatlara tek kuruş ödemiyor. Gönüllü hukuk desteği ya da bazı medya organlarının bağışladığı avukat desteğiyle kendini savunuyor. Kendisini, ‘’kaynağı bulunamaz kitlesel belge sızıntılarının sansürsüz sistemi’’ olarak tarif ediyor. Güvenlik sağlamadaki şöhretiyle bilinen İsveç merkezli şirket PRQ’nin sağladığı server üstünden yayını gerçekleştiriyor. PRQ, ‘’Kurşun geçirmez server hizmeti’’ adı verilen olağanüstü şifreli güvenliğiyle, Wikileaks’i düşmanlarından bugüne kadar korumayı başardı.

Yani Wikileaks dediğimiz şey, öyle kendilerini saklayarak bir takım resmi belgeleri yayınlayan basit bir ‘’whistleblower (ıslık üfleyici)’’ ürünü değil. Yeni bir medya türü ile karşı karşıyayız. Ve bugünlerde ABD’de medya teorisyenleri hararetle bu yeni medya türünü tanımlamanın tartışmasını yürütüyor. Tartışmaya katılan New York Times Genel yayın Yönetmeni Bill Keller da, ‘’Bunlar hakkında ‘whistleblower’ tabirini kullanmaktan kaçınırım. Çünkü bu tabir böyle perdeyi gizemi de ima ediyor. Ancak Wikileaks bir müdafaa organizasyonu. Belli bir dünya görüşleri var. Belli bir ‘modus operandi’leri (harekat tarzları) var. Ve bu işleyişle heryerde habere (belgeye) ulaşıp bunu yayınlıyorlar.’’ diye yazdı. 

Nitekim Julian Assange de, ABD’de bazı kamu görevlilerinin ‘savaş suçu’ işlediğini ısrarla dile getiriyor ve Irak ve Afganistan’daki ABD askeri varlığına ciddi karşı çıkıyor.

NPR Radyosu da, Assange’nin, medya kurumlarına has bir ünvan olan ‘’genel yayın yönetmeni’’ sıfatını kullandığına dikkat çekiyor.  Assange, gazetecilerin ne yapması ne yapmaması gerektiğinden bahsederken de sürekli ‘biz’ tabirini kullanıyor.

Öte yandan Wikileaks’in Afganistan ile ilgili son 90 bin belgeyi yayınlamadan önce üç tecrübeli medya kurumunu (NYT, Guardian ve Der Spiegel) davet edip belgeler konusundaki yaklaşımlarını tavsiyelerini dikkate alması da bu işi bir medya kurumu olarak sürdürme niyetlerinin göstergesi kabul ediliyor.

11 Eylül’den beri  devletin vatandaşlar üzerindeki teknik takibini konu edinen The Watchers adlı kitabın yazarı ve Washingtonian dergisinin istihbarat haberleri muhabiri Shane Harris de, ‘’Wikileaks, devlet görevlilerinin cüretini büyük ölçüde kırdı. Çünkü site onların kollarının ulaşamayacağı bir yerde hareket ediyor.’’ diyor ve en azından burada Assange’nin gazetecilik yaptığını savunuyor.

NYT yayın yönetmeni Keller yine de mesafesini koyuyor. Wikileaks ile müttefik olmadıklarını, hiçbir ortak amaç paylaşmadıklarını belirtiyor ve sadece ‘kaynak’ olarak gördüklerini söylüyor. Yine de ekliyor: ‘’hem zaten Wikileaks’in NYT’a ya da Guardian’ın ortaklığına ihtiyacı yok. Haberlerini bilgileri istediği an bütün dünyaya duyurma gücüne kavuşmuş durumda’’.

İşte bu ‘’Pentagon Belgeleri’’ günlerinden beri medyadaki en büyük değişiklik. Artık elinizde belgeyle aylarca kapı kapı dolaşıp yayınlayacak bir mecra aramak zorunda değilsiniz. Az önce Vietnam krizinin nasıl sıcak ve yoğun bir savaşa dönüştüğünü anlatmıştım. Bu utanç verici savaşı yine Wikileaks’in yaptığı gibi ‘’vatan haini (?)’’ bir medyacılık bitirdi.

Eskiden belge yayınlayacak mecra bulmak çok zordu

ABD’de Vietnam Savaşı döneminin Savunma Bakanı Robert McNamara başkanlığında özel bir komisyon, 1945 – 1967 yılları arasındaki ABD – Vietnam ilişkileri üzerine bütün belgeleri içeren kapsamlı bir gizli rapor hazırladı. Halen hayatta olan askeri analist Daniel Ellsberg, bu raporda Amerikan devlet görevlilerinin ve yöneticilerinin sürekli halka yalan söylediğini gördüğüne şoka uğradı. Belgeler Lyndon Johnson’un sadece kamuoyuna değil, Kongre’ye bile mütemadiyen yalan söylediğini ispatlıyordu. Dahası Truman ve Kennedy dönemi de çok temiz değildi.  Bazı politikacılar ve askeri yetkililer savaşı Kamboçya ve Laos’a da yaymak için sebepsiz yere buraları da bombalatmış ama bundan kamuoyunu haberdar etmemişlerdi.

Ellsberg, bu belgeleri Kongre’ye ve kamuoyuna ulaştırmaya karar verdi. Ancak yaklaşık 1,5 yıl boyunca bütün kapılar yüzüne kapandı. Senatörler de dahil kimse işin üzerine gitmek istemiyordu. Sonunda New York Times’ın kapısını çaldı. Birkaç aylık incelemeden birçok hukuk şirketine başımıza bir iş gelir mi soruşturmalarından sonra New York Times 13 Haziran 1971 günü tarihe ‘’Pentagon Papers (Pentagon Belgeleri)’’ olarak geçecek dosyayının ilk bölümünü yayınladı. Başkan Nixon’un Adalet Bakanı derhal New York Times’a kişisel bir telgraf çekerek yayını durdurmalarını istedi. Ve mahkeme kararı çıkarttı. Ama o zamanın NYT’ı saygın bir gazetenin yapması gerekeni yaptı ve belgeleri yayınlamak için hukuk mücadelesi başlattı. Bunun üzerine Ellsberg, belgeleri Washington Post başta olmak üzere 18 Amerikan gazetesine dağıttı. Bu arada o dönemin saygın Yüksek Mahkemesi de, basın ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirdi ve New York Times’ın belgelerin geri kalanını yayınlamasına izin verdi.

Panikleyen Nixon yönetimi daha büyük bir yanlış yaptı. Daha fazla belgenin sızmasını önlemek için bir ‘çalışma grubu’ kurdu. Tarihe ‘’White House Plumbers’’ (Hükümet sırlarının dışarı sızmasını engellemekle kişilere ‘plumber’ deniyor) olarak geçen ve başında Nixon’un iç politika danışmanı John Ehrlichman’ın olduğu bu çalışma grubunun ana misyonu, Ellsberg’e karakter suikastı yaparak kamuoyunda belgelere itibarı sarsmaktı. Ellsberg ‘in karakteri bozuk güvenilemez ve psikolojik rahatsızlıkları olan bir insan olduğu iddiasında kullanabilmek için California’daki psikiyatristinin ofisine gizlice girerek, kişisel tıbbi kayıtlarını ele geçirmeye çalıştılar. Orda birşey bulamadılar ama devlet içinde kurulan hiçbir çete kuruluş amacıyla snırlı kalmaz ve kendiliğinden dağılmaz.

1971 yılındaki bu devlet içi çetenin 5 görevlisi Demokrat Parti merkezinin de bulunduğu Watergate adlı iş hanında dinleyici yerleştiriken 17 Haziran 1972 günü polislerce yakalandı. Ve gelişen skandal sonunda Nixon, tarihte istifa etmek zorunda kalan ilk ABD başkanı oldu. New York Times’ın belgeleri yayınlamasıyla sokaklarda üniversitelerde büyük bir Vietnam protestoları başlamıştı. Artık savaşa kamuoyu desteği dibe vurmuştu.

1,5 milyon Vietnamlının öldüğü, 3 milyon Vietnamlının yaralandığı, milyonlarca kişinin evini ülkesini terketmek zorunda kaldığı Vietnam Savaşı 1975 yılında resmen sona erdi.

’Devlet sırrı’’ maalesef her zaman hayırlı birşeyi ima etmiyor. Bir topluma en büyük tehdit her zaman kendi devletinin içinde gelir. Şeffaflık ve hukuk anlayışı diri toplumlar, ‘ortak sözleşmenin’ ürünü olan gücü, her zaman hukuk ve kamuoyu denetiminin kılıcı altında tutmanın ‘hayati’ önemini bilir. Cahil toplumlar ise, denetime kapalı ‘yetkililerin’ açıklamalarıyla, savaşlardan savaşlara, krizlerden krizlere sürüklenir durur.

Wikileaks ve benzeri yeni medya, eski düzene yeni adet getirdi. Bu yeni adet, sadece karanlıkta kaçak kürek işler çevirenleri rahatsız eder. Hukuka ve esenliğe bağlı kimseyi bozacağını sanmıyorum. Bakalım ne tür sonuçlara yol açacak…

Hayırlı uğurlu olsun…

Cemal Demir - Haber 7 - NewYork
cemaldemir111@gmail.com
  • BU HABER HAKKINDA YAPILAN YORUMLAR

    YORUM YAZ
  • Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır. Neleri kabul ediyorum: ip adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle pa ylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım
  • Metin Ay

    Haber? 09 Haziran 2008 16:15 - Toplam 133 kişi beğendi.

    Editör bey.. Haber nerede Allah aşkına? Havalar ısındı ya artık..Klima yoksa gönderelim çalışma odalarınıza..

    + Bu Yorumu Beğen
  • dursun çiğdem

    09 Haziran 2008 15:50 - Toplam 74 kişi beğendi.

    yazıyı gören varmı ben göremiyorumda.

    + Bu Yorumu Beğen
  • Metin Yazar

    Neden şimdi (2) 06 Haziran 2008 14:02 - Toplam 79 kişi beğendi.

    Baykal bile, AKP için; “Bırakalım bunlar gelsin ve bu enkazın altında kalsınlar” dedi. AKP’nin iktidar olmasına pek ses çıkarmadılar.Hatta kartel medyası içinden destekleyenler bile çıktı. Desteklerken kıs kıs gülüyor,”Nasılsa bunlar ortalığı biraz toparlar, ama milletin kemerini sıkarak canına okurlar,biz de bir taşla iki kuş vurmuş oluruz” diye düşündüler. Düşündükleri gibi olmadı.Türk ekonomisi çok kısa sürede istikrara kavuştu. Bu istikrar AKP’nin oylarını artırmasıyla tescil edildi

    + Bu Yorumu Beğen Yorumun Devamı
  • askorozli

    31 Mayıs 2008 00:47 - Toplam 62 kişi beğendi.

    + Bu Yorumu Beğen
  • kaan kaya

    31 Mayıs 2008 00:12 - Toplam 45 kişi beğendi.

    + Bu Yorumu Beğen

KATEGORİSİNDEKİ DİĞER HABERLER

  • IMKB100: 54.810 %-0.19
  • ALTIN: 92.699 %-0.65
  • DOLAR: 1.8435 %-0.06
  • EURO: 2.3075 %-0.64
GAZETE MANŞETLERİ

NAMAZ VAKİTLERİ

İmsak Güneş Öğle İkindi Akşam Yatsı

EN ÇOK OKUNAN

EN ÇOK YORUMLANAN

Nokta Elektronik Medya Ltd. Şti. Copyright © 2003-2012 Kullanım Şartları Yayın İlkeleri Reklam İletişim