16 Ekim 2010 09:23
- 4 Yorum
- 3,382 Okunma
Türkiye ile İsrail arasında devam edegelen gerginliğin ve karşılıklı yaşanan güvensizliğin temelinde kuşkusuz Mavi Marmara olayı var.
Bilindiği gibi, 27 Eylül’de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, Mavi Marmara olayı ile ilgili nihai raporunu açıkladı.
Rapor maalesef Amerikan medyasında hak ettiği yeri bulamadı.
En başından bu yana, İHH’yı Elkaide ile ilişkilendirmeye çalışan
The New York Times gazetesi BM’nin raporuyla ilgili habere 1.sayfasında yer vermezken, söz konusu haberi iç sayfalarda sadece tek paragraflık bir haber olarak geçiştirdi.
Washington Post gazetesi de söz konusu raporu itibarsızlıştırmaya yönelik uzun bir habere yer verdi sayfalarında.
Türk basınında da, söz konusu raporun yeterince incelendiği ve kamuoyuna doğru bir şekilde aktarıldığı kanaatinde değilim.
Öncelikle BM’nin raporu Mavi Marmara’da tam olarak ne olduğu konusunda son derece objektif ve doyurucu bilgi veriyor. ABD söz konusu rapora karşı oy vermesine rağmen raporda dile getirilen iddiları tartışmadı. Bu bence önemli bir ayrıntı.
Rapor 20 ülkeden 122 aktivist ile yapılan görüşmeler sonucu yazıldı. İsrail raporu yanlı bulsa da, Rapor aktivistleri de tümüyle suçsuz görmüyor. Rapor aktivistlerin,
İsrail’in güç kullanacağını bilmelerine rağmen aktif bir şekilde direnme kararı almalarını şüpheli bulurken, özellikle İsrail’in gemideki yardım malzemelerini güvenli bir şekilde Gazze’ye ulaştırma teklifini reddetmelerini de eleştiriyor. Raporda gemi personeli ile İHH yöneticileri arasındaki beyan farklılığına dikkat çekiliyor.
Ancak rapor, İsrail’in aktivistlere uluslararası sularda ölümcül ve orantısız güç kullanmasını da ciddi bir şekilde eleştiriyor. Raporun en can alıcı noktası ise, İsrail askerlerinin daha gemiye çıkmadan önce, güvertedeki kalabalığı püskürtmek için ateş açtığını iddia ediyor. Bununla birlikte, rapor, İsrail makamlarının iddia ettiği gibi, güvertede İsrail askerlerine ateş açıldığını da kesin bir dille yalanlıyor. Raporda İsrail’in diğer 6 gemiyi de orantısız güç kullanarak ele geçirdiği belirtiliyor.
Rapor aynı zamanda, İsrail’li yetkililerin yaralılara kötü muamele, Aşdod Limanına uzun deniz yolculuğu sırasında yolcuların ellerinin kelepçeli tutularak aşağılanması, tutuklu aktivistlerin Aşdod limanından yürüyüşleri sırasında İsrail’liler tarafından taş atılmasına göz yumulması, aktivistlerin istenen ifadeleri imzalamalamaya zorlanmaları, geminin gasp edilmesinin ardından yolcuların kişisel eşyalarına, bilgisayarlarına, kameralarına, nakit para ve kredi kartlarına el kolunarak kullanılması ve 30 aktivistin dövülerek sınırdışı edilmesinin hukuk dışı olduğunu ifade ediyor.
Raporu yazan, Uluslararsı Suçlar Mahkemesi emekli Hakimi
Karl T. Hudson-Phillips, Birleşmiş Milletler, savaş suçları savcısı
Desmond de Silva ve Malezya kadın hakları aktivisti
Mary Shanthi Dairiam İsrail’in Gazze blokajının toplu cezalandırma içerdiği ve sivillere orantısız bir şekilde zarar verdiği gerekçesiyle de illegal olduğunu belirtiyorlar.
Rapor aynı zamanda, güvertede herhangi bir silah delilinin ve askeri bir tehdit unsurunun bulunmamasına rağmen, aktivistlerin bir propaganda gösterisine dönüşmemesi için İsrail’in gemiye el koymasını da illegal buluyor.
Rapor, İsrail’in
‘askeri harekatının, tümüyle luzumsuz ve olağanüstü şiddetinin kanıtı’ cümleleriyle son buluyor.
"the conduct of the Israeli military ... demonstrated levels of totally unnecessary and incredible violence." Rapor İsrail’i 8 noktada Uluslararası hukuk açısından hatalı buluyor ve sorumluların yargılanması gerektiğine hükmediyor.
Raportörler, Türkiye ve Ürdün’e yardımlarından ötürü teşekkür ederken, İsrail’in BM nezdindeki Büyükelçileri ile görüşememekten ve İsrail’in işbirliğine kapalı ve BM İnsan Hakları Konsülünü tanımamalarını büyük üzüntü ile karşıladığını, söz konusu araştırma sürecinde, İsrail’e bir çok soru yönelttiklerini ancak İsrail Dış İşleri Bakanlığı’nın bu soruları yanıtsız bıraktığını belirtiyorlar.
Dışişleri Bakanı
Ahmet Davutoğlu’nu bu süreçte yürüttüğü son derece hareketli ve başarılı diplomasi trafiğinden ötürü kutlamak gerekiyor. İsrail, Mavi Marmara olayında eninde sonunda kaybeden taraf olacaktır.
***
Gazeteci yazar
Ali Bulaç, 20 Eylül 2010 tarihinde Zaman gazetesinde kaleme aldığı yazısında kullandığı,
"Ne mutlu Türk'üm diyene formülünü kabul edip kolayca resmi Türk kimliğini -resmi anayasal Atatürk milliyetçiliğini- benimseyenlerin önemli bir bölümünün etnik köken olarak Türk olmayıp Balkan göçmeni, mübadili veya Kafkas muhaciri olması anlamlıdır" ifadelerinden ötürü Balkan kökenli vatandaşlarımızıdan özür diledi.
Bulaç, televizyondaki programda sözlerine şöyle açıklık getirdi:
"İttihat ve Terakki kadrolarından Cumhuriyet'e intikal etmiş bir miras var. Osmanlı devletinde halk Müslümanlık çatısı altında toplanmıştı. Cumhuriyet döneminde Türklük çatısı altında toplandı. Benim Balkan Türklerinin Türklüğü ile bir alıp veremediğim yok. Kimsenin Türklüğünü sorgulamak benim haddim değil. Sözlerimden ötürü birileri incindiyse özür dilerim. Benim maksadım Müslümanlık yerine Türklüğü ikame eden yönetici kadronun birçoğunun Türk olmadığıdır. Yazımda o dönemki iktidar mensuplarını kastettim."
Ali Abi, aslında Cumhuriyeti kuran kadroların büyük oranda İttihat Terakki kadroları olduğunu, İttihatçılar içerisinde de çok sayıda, Türk olmayan unsur bulunduğunu, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Türkçü ideolojiyi inşa edenler arasında Türk olmayan unsurların bulunduğunu söylüyor aslında. Ali Abi Cumhuriyet döneminde müslümanlığın yerine Türklüğü ikame eden kesimleri sayarken,
‘etnik köken olarak Türk olmayıp Balkan göçmeni, mübadili ve Kafkas muhacirlerini’ sayıyor. Türkçülüğün iki önemli teorisyeninden biri
Tekin Alp’tir ve asıl adı Moiz Kohendir. Ama ondan daha önemli olan bir başka isim de
Ziya Gökalp’tır ve Diyarbakırlıdır.
Atatürk’ün üzerindeki etkisi sanırım daha büyüktür.
Peki Ali Abi’nin bu ifadelerden kimler alınıyor?
Birincisi, Balkanlara yüzyıllar önce Osmanlı yönetimi tarafından yerleştirilen Anadolu’dan getirilerek yerleştirilen Rumeli göçmenleri. Ali Abi etnik köken olarak
‘Türk olmayan Balkan göçmenleri’ dediği için Balkan göçmeni olup da öz be öz Türk olanlar bu ifadeden rahatsız oluyorlar.
İkincisi Boşnaklar ve Arnavutlar. Türkiye’deki Boşnaklar, kendilerini Türk kimliğinin parçası sayarlar. Çünkü Balkanlarda, Türk olmayanlara
‘gavur’ denirdi. Hrıstiyan unsurlar ise Müslümanlara, yani Arnavut ve Boşnaklara, ise ‘Türk’ derlerdi. Yani müslümanlığı kabul eden Arnavut ve Boşnaklara belki de bir aşağılama ifadesi olarak bu ifadeyi kullanırlardı Hrıstiyanlar. Dolayısıyla
İsmet Özel’in Türklüğü ve Müslümanlığı özdeş gören algısı Balkanlar için geçerlidir kanımca.
Ali Abi, mübadil ifadesinden ise 1924 mübadillerini kastediyor anladığım kadarıyla. Bunlar ise Selanik göçmenleridir ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde etkinlikeri çoktur. Ancak Ali Abi, sanırım burada da açık bir ifade kullanmadığı ve ayrım yapmadığı için ister istemez yanlış anlamaya neden oluyor.
Kafkas kökenlilerden kastettiği ise bir diğer başat unsur olan Çerkezler olmalı.
Ben Ali Abi’nin olgunluk göstermesini anlamlı buluyorum. Bu bir erdemdir. Ancak, Türk ulusçuluğunu, Türkçülüğü ve Türk milliyetçiliğini ve bu kavramların Türkiye’de neden olduğu varsayılan sorunları okurken, tüm sorumluluğu Türk etnisitesinden alıp yukarda andığı unsurlara yüklemesini pek doğru bulmuyorum.
Bu aynı zamanda, Türkiye’de aslında Türk de yoktur, varolanlar da
‘işte bunlardır’ gibi bir yere de götürebilir bizi.
Aydoğan VATANDAŞ / Haber 7
aydogan29@yahoo.com