25 Ekim 2010 00:39
- 2 Yorum
- 3,474 Okunma
Artık tarihi olan Marmara Gemisi Vakası’nın, yurtdışındaki Türkiye Cumhuriyeti temsiliciliklerini ve Türk vatandaşlarını ilgilendiren önemli sonuçları oldu.
Önceki yazılardan birinde, yurtdışında günbe gün büyüyen bir Türkiye Diyasporası’na dikkat çekilmişti. Bu dinamik, eğitimli ve genç diyaspora, Türkiye meseleriyle, en az anayurttakiler kadar ilgili.
Keçecizade Fuat Paşa’nın, Osmanlı’nın son dönemlerinde katıldığı bir düvel- i muazzama toplantısında , “En büyük devlet Osmanlı’dır. Siz dışardan, biz de içeriden bir türlü yıkamadık” çıkışını, günümüzde bu diyaspora, “
Biz dışardan, siz de içeriden bu ülkeyi hak ettiği yere, bir kere daha getireceğiz, kalkındıracağız” heyecan ve gayretiyle tersine çeviriyor…
Peki, Marmara Gemisi Vakası’ndaki gibi, hem gayret-i diniyeye hem de milliyeye dokunan olaylar cereyan ettiğinde, bu Türkiye Diyasporası ne yapacak, nasıl tepki gösterecek, nasıl örgütlenecek? Yurtdışı temsilciliklerimizin böylesi durumlarda, görevleri, işlevleri ne? Ne yaparlar, nasıl bir çalışma, iletişim… yöntemleri var?
Türkiye, yurtdışında 114 büyükelçilik, 11 devlet temsilcisi ve 78 başkonsolosluk ile temsil ediliyor. Bu diplomatlar ordusu neler yapıyor, nasıl yapıyor?
Türkiye’nin dış politikasi ile ilgili son aylarda onlarca teori var: Eksen kaymasından tutun da, arabulucuk rollerine, Yeni Osmanlıcılığa kadar vs…
Ancak şurası kesin ki, Türkiye yıldızı parlayan bir ülke. Bu ışıktan rahatsız olacak “dide-i huffaş” da, hem hariçte hem dahilde, istemediğin kadar!
Hükümet’in parlatmaya çalıştığı bu dönüşen ve vizyoner Türkiye’nin uluslararası toplantılarda cazibe merkezi olduğunu yabancı basından okuyoruz, buralarda..
Başbakan, uluslararası konularda, bir siyasetçi olarak, genel itibariyle Türk halkının duygu ve düşüncelerine tercüman olabilecek tepkiler ortaya koyuyor.
Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaş
kanı, Baş
bakanı ve bakanları tarafından seslendirilen bu vizyon, yurtdış
ı temsilciliklerinde nasıl makes buluyor? Yürekler, toplu ve ahenkli atıyor mu?
Bir ülkenin yürüteceği dış politika, elbette bir takım işi. Bu takımın kaptanı var, oyuncuları var; elçilikler de önemli oyuncularından. Sonuçta, merkezin politikalarını, yurtdışında işleyecek olanlar, bu diplomatlar.
Ne var ki, çeşitli ülkelerden edindiğim bilgiler, bana bu konuda bazı eksikler olduğunu gösteriyor.
İlk göze çarpan bir
dil sorunu var. Dünyanın neresinde görev yaparsa yapsın, elçilik calışanlarımız, görev yaptıkları ülkenin dilini iyi bilmeleri; özellikle de İngilizce’yi çok çok iyi bilmeleri, Türkiye’nin oralarda çağıl çağıl sesi soluğu olmaları gerekiyor. Özellikle bazı ülkelerde gerçekten de “
güçlü bir ses”e ihtiyaç var. Bu da dille oluyor.
Son olaydan yola çıkarsak , İsrail elçilik çalışanlarının İngilizce’yi neredeyse anadili gibi bildiklerini, çoğunun da aksansız konustuğunu görmüş olduk. Çok özel yetiştirildikleri belli. Bu yüzden bir İsrail elçilik yetkilisi konuşmaya başlayınca, onu dinleyen, İngiliz’i, Fransız’ı, Amerikan’ı , Kanadalısı vs. sırf bu lisanından dolayı, konuşan kişiyi kendisinden birisi olarak görüyor. Anlattıkları ve savundukları tezler daha makul ve inandırıcı geliyor. Ama bizden birisi konuşmaya başlayınca, işin rengi değişiyor. Mesele netlikle ve etkili biçimde ortaya konulamıyor. Diplomatlarımız ile, görev yaptıkları ülke halkı ve medyası arasındaki iletişimin düzeyini, elbette dil belirliyor. İspanyolca, Çince, Rusça gibi çok önemli, ama kısmen de mazur görülebilecek dillerden değil, İngilizce gibi küresel diplomasi lisanından söz ediyoruz. Bu sorun giderilmeli.
İkincisi, elçiliklerimiz, sıradan bir ülkenin, mesela Arap ligi ülkelerinden birinin temsilcisi gibi “ düşük bir profil” sergilememeliler. Son olayda, özellikle kimi elçilerimiz, sanki ağız birliği etmişlercesine, sadece Türk vatandasları öldürüldüğü için derin bir üzüntü duyduklarını belirtiyorlar. Yani daha büyük resim, işin küresel konjönktürel boyutları, insani yönleri görmezden geliniyor.
Türkiye büyük bir ülke. Bugün elçi gönderdiğimiz coğrafyaların çoğuna, dün valiler atıyorduk. Elçilerimiz, bulundukları ülkelerde, Türkiye’de seslendirilen Dış Plotika’nın ( Derin Strateji’nin) yurtdışında sesi soluğu olmalılar. Bunun yapılabilmesi için de, hem tarihi hem de güncel sebeplerimiz var. Bir özgüven eksikliğinin ya da heyecan yorgunluğunun olmasına hiç bir sebep yok!
Mesela, bize yakın ülkelerden, Fas, Irak, Ürdün, Pakistan, Suriye, Türki Cumhuriyetlerin elçilerinden başlayarak, daha aktif bir liderlik rolü üstlenilebilinir… Bu ülkelerin elçileri ile, konuk ülkelerin başbakanlarına gidilip, bir güç ve irade ortaya konulabilir.
Kanada Başbakanı ve anamuhalefet lideri, son olayda Türkiye’nin lehinde değillerdi. Özellikle, Kanada gibi bazı ülkelerde, masaya biraz daha sert vurulmalı.
Büyük elçiliklerimizin yapabilecegi o kadar çok şey var ki, burada bunları sıralamak biraz ukalalık olur.
Diplomatik yollar yanısıra, kitle iletişim araçlarını iyi değerlendirme, Türk diyasporasini organize etme, seminerler vererek halkı bilgilendirme toplantıları düzenleme, ama hepsinden de önemlisi yetkililerle ikili diyologlar, yüzyüze görüşmeler… hemen akla geliverenler…
Dönüşen Türkiye’de 2000’li yıllar, makam odasında kağıt işlerine, mikro- ofis politikalarına mahkum olmuş valilerin yerini; halkın ayağına giden, devletin “ çatık kaşlı” değil, gülen yüzünü temsil eden valilerin dönemi oldu. Öyle inanıyorum ki, 2010’lu yıllarda da büyükelçiliklerimizde aynı durumu göreceğiz.
Anayasa Mahkemesi Başkanı geçenlerde “ Stotukonun mutekebbir mensupları”ndan söz etti. Dinamik Türkiye’den artık ne içeride ne dışarıda bu tip insanlara yer yok.
Gerek Başbakan gerekse Sayın Davutoğlu sık sık biz
“ sıradan bir ülke değiliz” diyorlarsa, çalıştıkları sıradan, stotükocu ve geleneksel diplomatları teker teker gozden geçirip, “
teamüller”le amel etmeyi sürdürmemeliler.
Türkiye misyon temsilciliklerinin, temsil ettikleri ülkenin şanına yakışır vizyonları olmalı…
Engin SEZEN / Kanada / Haber 7
engin.sezen@ocdsb.ca