26 Aralık 2011 12:19
- 5 Yorum
- 3,005 Okunma
"Hannelore bana Kusura bakmayın gücenmeyin ama, siz başörtülü olduğunuz için sizinle dışarıya çıkmak istemiyorum“ dedi."
Hannelore 1942 doğumlu, kocası Werner ise 1935, Kuzey Ren Vestfalya Eyaletinde –yani Almanya’nın batısında yaşıyorlar. Otuz-beş yaşlarında ve elektronik-mühendisi olan oğulları Almanya’nın güneyinde yaşıyor. Torunları yok.
Werner, emekli olmadan evvel meslek-okulunda öğretmenlik yapmış. Evde sürekli bir yerleri tamir ediyor. Hannelore uzun yıllar ofiste, hizmet sektöründe çalışmış, emekli olmuş. Şimdilerde ağır hasta. Hastalığı nedeniyle vücudundaki kaslar zayıflıyor, bozuluyor. Bütün gün ya yatıyor ya da oturuyor. Yapamadıklarını saymak uzun sürer, yapabildiklerini yazayım: Bilgisayarda oyun oynuyor, internete giriyor, kitap okuyor, yiyip-içebiliyor. Nefes darlığı çekerek zorla konuşuyor. Kalın bir bulmaca-kitabında bulmaca çözüyor. Bilinci yerinde, sizin ve benim gibi her konuda düşünebiliyor, fikrini söylüyor. Televizyon izliyor, radyo dinliyor. Tuvalette işlerini görebiliyor ama pantolonunu indirmeye gücü yetmiyor. Ellerinin uzanabildiği yere kadar yıkanabiliyor. Haftada bir defa küvette banyo yapıyor. Bir seneden beri günün 24 saatini oksijen verilen solunum cihazıyla geçiriyor, yani evlerinde 24 saat boyunca bir hemşire olması lazım.
Oturdukları kiralık daire 1960 yıllarında yapılmış. Evleri 78 metrekare. 3 oda, mutfak, banyo, koridor ve daracık bir balkon- betondan. Siz Türkiyelilerin „Salon“ dedikleri şey Almanya‘da küçük bir oda, bu yüzden „2 oda 1 salon“ yazmıyorum. Bunaltıcı ve bana göre dağınık, pek temiz olmayan bir ev. İnce temizlik ve düzen yapılması lazım. Kapı tokmaklarını ellerken „Kocası tuvaletten sonra ellerini yıkıyordur inşallah“, diye düşünüyorum. Mutfakta çeşmeyi açıp çay-suyu koyarken „İnşallah domuzdan üretilmiş sucukları elleyip de buralara dokunmamışlardır“ diye kendimi teselli ediyorum. Bazen, onlar karı-koca uyurlarken mutfakta ellediğim yerleri ilkönce dezenfekte ediyorum. Geçenlerde bana pasta ikram ettiler, ne zaman çatalı ağzıma götürsem „bu çatal onların da ağızlarına girmişti ve bunlar domuz-eti de yiyorlar“ diye düşündüm. Böyle düşünmemek için, sürekli başka şeyler düşünmeye zorladım kendimi. Tabi önceden Hannelore’ye pastanın içinde neler var, neler yok, haram katkı maddesi var mı diye sordum!
Bunları neden bu kadar detaylı yazıyorum? Belki gülersiniz, eğlence olur size…Türkiye’deki kasvetli(!) gününüze aydınlık gelir! Ama belki de Müslüman olarak gayri-müslim bir ülkede yaşamanın psikolojik boyutunu anlarsınız da, halinize şükredersiniz diye!
….
Hannelore Katolik, kocası Werner ise Protestan. Evlenirlerken kilise sorun çıkarmamış ama boşanmalarda Katolik-Kilisesi sorun çıkarıyor.
Yatak odasında, Hannelore’nin başucunda Rosenkranz[1], yani Hıristiyanların tesbihi asılı, en uçta haç-işareti bulunuyor. Onun yanında „melek-yüzlü“ porselenler, Hz. İsa’yı ve Hz. Meryem’i sembolize eden tablolar var. Bir de küçük yatak-odası-kitaplığı var, içinde romanlar ve bilgilendirici eserler duruyor.
Karı-koca yatağa girdiklerinde radyoyu açıyorlar ve tüm gece uyku esnasında dahi radyo dinliyorlar. Kaç senedir böyle yapıyorsunuz diye sordum. Gülümseyerek: „Bir süredir böyleyiz“ dedi Hannelore…
İlk başlarda „Karı-koca yatıyorlar, ben şimdi nasıl girerim yatak-odasına“ diye zorlandım. Ama mecburum işte! Mesleğim bu benim. Hayatta herkesin başına her şey gelebilir! Aynen 17 yaşımda öğrenciyken hastaların önümde çırılçıplak soyunmalarına arkamı dönerek gülmem gibi bir durum…Her türlü insanı eldivenle de olsa çırılçıplak ellemem gibi bir durum…Bunlara alıştım artık. Bana ayıp da gelmiyor, komik de gelmiyor…
Siz bu „ayıpları“ hastalara bir sorun bakalım… Onlar yaşayabilmek için her an çırpınıyorlar. Birisi çıplak vücutlarını görmüş, umurlarında değil… Hannelore’nin kocası Werner sabahları kahvaltı hazırlayıp, hanımının yatağına getiriyor. Bütün gün Hannelore’nin isteklerini yapmaya çalışıyor: „Hindinin üzerine yağ gezdir, sosuna baharat ekle, dolaptan bayramda kullandığımız tabakları çıkar“. Werner tekerli sandalye üzerinde Hannelore’yi evin içinde gezdiriyor, ben de elimde suni solunum cihazıyla onlarla birlikte yürüyorum. Hannelore dur, diyor, duruyoruz. Bir dolabı işaret ediyor. Oradan bayramda kullanılan eşyaları çıkarıyor kocası.
Bir seferinde Hannelore Werner’e kızdı. Benim gülesim geldi. Duvara doğru dönerek boğazlı kazağımın içine doğru gömmeye çalıştım yüzümü. Benim güldüğümü görseydi kızar mıydı bilmiyorum. Kocası Werner iyi bir erkek diyebilirim. Çok sabırlı, çok iyi vasıfları olan bir insan. Bütün gün evde iş yapıyor. Sonra gazete okuyor, haber izliyor, hanımıyla sohbet ediyor. Karı-koca aslında çok iyi anlaşıyorlar. Bütün hal ve sözlerinden anladığım kadarıyla birbirlerini çok seviyorlar. Sabahleyin uyandıklarında karşımda öpüştükleri de oldu.
Her sabah komşuları olan bir Alman kadını geliyor. Bayan Müller. Yardımcı oluyor onlara. Ajda Pekkan’ı anımsatan bir hali var. Kısa saçlı, uzun boylu, orta yaşlarda. Hannelore’ye çok alıştım, böyle çaresiz bırakamam onları, diyor. Yemek hazırlamakta yardımcı oluyor. Camları da o siliyormuş. Werner‘in yapamadığı işleri Frau Müller yapıyor. Bayan Müller kiliseye gitmeyecekmiş. Evimde duamı ediyorum ben, diyor.
Bana ayrılan odada yazıyorum bu yazıyı, Hannelore ve Werner şu anda uyuyorlar. Kapı her zaman biraz aralık kalıyor, Hannelore beni „Zehra, Zehra“ diye çağırdığında duyabilmem için... Bazen zile bastığı da oluyor.
Namaz vakti girdiğinde seyyar-seccademi yere serip, namazımı kılıyorum. Evvelki gün ben namazdan sonra tesbihat okurken, içeride klasik müzik çalıyordu... Ben „Allahumme ecirna min-kulli nar“ derken, içeriden Hıristiyanların meşhur „Ave Maria“sı yükseliyordu…Gülümsüyordum. Ardından Noel-Parçaları: „ O Tannenbaum, Jingle Bells…“
Odamda ders çalışıyorum, kitap okuyorum, yiyip-içiyorum. Hannelore beni çağırdığında, işimi yapıp yine odama çekiliyorum, elhamdulillah. Bundan iyisi Kayseri’de kayısı mıydı neydi o deyim? Bilmiyorum. Bundan daha iyi bir iş olabilir mi Müslüman bir kadın için? Hem helâl para kazanıyorum, hem kendimi geliştiriyorum, hem derslerimi yapabiliyorum, hem Almanlara bir Müslümanın nasıl yaşadığını gösteriyorum, hem de namazlarımı kılabiliyorum. Bu eve ilk geldiğimde Werner ve Hannelore’ye „Güney-doğu bu evin hangi tarafında, güneş nereden doğuyor, nereden batıyor“ diye sormuştum, kıbleye doğru namaz kılabilmek için…
Bir seferinde ben namaz kılarken Werner girdi içeriye. Ne yapacağını bilemedi ve çıktı gitti. Ben de gülmemek için kendimi zor tutuyorum böyle durumlarda….
NAMAZ KILMAYA ÜŞENENLERE ÖRNEK OLSUN… Hannelore çok metanetli, azimli ve kültürlü bir kadın. Evde sürekli bir şeyler yapıyor. Hastalıklarına yenik düşmüş bir hali yok. Mutfakta oturarak yemek yapıyor kocasıyla birlikte. Evde bütün gün çeşitli terapiler yapıyoruz. Ağladığını veya surat astığını görmedim.
Kutsal „Noel-Gecesi“ akşamında teknolojik-tekerlekli-sandalyesine bindi, kocası dolmuş büyüklüğünde jipini hazırladı, suni solunum cihazıyla birlikte „Hııh hıı“ diye hırıltılı sesler çıkararak“ kiliseye ibadet etmeye gitti! Önceden diğer hemşireyle plan yapmışlar, başı-açık hemşire onu kilisede karşılayacakmış. Benim de saatim zaten dolmuştu.
BEN BAŞÖRTÜLÜYÜM DİYE… Hannelore bana „Kusura bakmayın gücenmeyin ama, siz başörtülü olduğunuz için sizinle dışarıya çıkmak istemiyorum“ dedi. ‘Neden?’ diye sordum. „Çünkü başörtüsüyle kadınların siyaset yaptığını düşünüyorum. İran’a bakın, Humeyni geldikten sonra böyle oldu. İslam-Dininin emri olduğu için örtünmüyorsunuz. Ben bu fikri destekleyemem. Sizinle dışarıya çıkarsam, bunları kabullenmiş olurum“.
Kocası Werner de „Evet, Humeyni’den sonra başörtülüler çoğaldı. Hem Türkiye’de de kamusal alanda başörtüsüne izin yok. Bunlar hep siyaset“ diye ekledi.
Ben sadece gülümseyerek dinliyorum. Alıştım artık…
Karı-koca sözlerini bitirdikten sonra ben, Haber7de bu konuda defalarca yazdığım cevapları sıraladım: İşte Türkiye’de şu durumlar var da, ama aslında şöyle de, durumlar değişiyor da, Humeyni şöyle de, İran’daki Şiilerin düşünceleri böyle de, Müslüman kadınlar böyle de, Kur’an‘da şöyle yazıyor da…Sonunda: „Emin olun ki, Müslüman kadınların büyük çoğunluğu sadece Allah’ın emri olduğu için örtünüyor. Hem 1400 senedir hem Hz. Muhammed hem İslam-Alimleri Kur’an ve İslam’ı yanlış mı anladılar? Siz azınlık bir zümrenin Kur’an yorumuna itimad ediyorsunuz. Siz bilirsiniz. Ben sizin düşüncenize karışamam“. dedim.
Zaten hemşireye ihtiyaçları olmasaydı, bana iş vermezlerdi. Beni sevdiklerinden ve beni beğendiklerinden ötürü çalışmıyorum ben. Bana ihtiyaçları olduğundan çalışabiliyorum! Bana „iyi davransalar“ da, Müslümanları asla kabullenemiyorlar.
Hannelore ve Werner gibi yaşlı Almanların fikirleri -özellikle İslam konusunda- bir süre sonra maalesef sabit kalıyor. Birkaç siyasi olay ve birkaç söyleme takılıyorlar. Daha değişik fikir ve yorumlara karşı tamamen kayıtsız kalıyorlar. Bu „yaşlı-zihniyeti“ değiştirebilmek çok zor.
Zehra YAVUZ / Almanya / Haber 7
zyavuz@ymail.com