07 Şubat 2012 14:41
- 9 Yorum
- 2,391 Okunma
Planlar, programlar yaparız: Saatini, dakikasını, bazen saniyesini bile hesaplarız; ve o plan-projelere zincirlenmiş başka başka planlar-adımlar-hayeller
HERKESİN KENDİNCE BİR PLANI VAR
Mormon olduğu bilinen ve hakkında pek çok spekülasyon olan Mitt Romney ve en yakın rakibi aşırı İsrail yanlısı, radikal Newt Gingrich önce Cumhuriyetçilerin adayı olmak için kıyasıya çarpışıyor, ardından da ABD başkanı olmanın planlarını yapıyorlar. Obama ise Demokratların tek adayı ve bir 4 yıl daha başkan olmanın ince hesabı, kitabı içinde.
ABD’de başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti'nin adayı olabilmek için aday adaylarının Ağustos ayında yapılacak genel kurula kadar en az 1114 delegenin desteğini alması gerekiyor. Adayların neyin nesi, kimin fesi olduklarını daha sonraki yazıda detaylandırmayı planlıyorum, nasipse! Ama benim tahminim, kişiliği ve geçmişi itibari ile, Obama, Cumhuriyetçi rakiplerinin hepsinden en az bir adim önde. Lakin ABD’nin özellikle kötüye giden ekonomik durumu başkanı hayli zorlayacak gibi gözüküyor...
Cennet vatanımda ise başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı, hatta Türkiye’nin ilk başkanı/yarı başkanı olmanın planı içinde, Kılıçdaroğlu veya yerine gelmeyi planlayan CHP’liler de, başbakan olma hesabında vs. vs. vs. …
Herkesin kendince bir planı var ama bakalım ne kadarı gönüllerine göre olacak...
Bu Türkiye-ABD kıyaslamasına, “ABD’de Esrarengiz Başkanlık Oyunları” başlıklı yazımızda değinmeyi planlıyoruz!
PLAN-İMTİHAN!
Planlarımız saat gibi işlediğinde: Tik tak, tik tak, tik tak… Yaptıklarımızla övünür hale geliriz. Hatta kimi zaman daha da abartarak; “ne büyük, ne titiz işler yaptım be, harfiyen işledi planım” der kendimizle, yaptığımız işle-güçle gurur duyarız.
Planlı yasamak elbette güzeldir; takdire şayandır, bizi verimli kılandır. Dolaylı olarak sözünün eri olmaktır; size olan güveni artırmak, islerinizi kolaylaştırmak, yoluna koymaktır…
Amma velakin! Bazen her şey yolunda giderken-gitmesi gerekirken, garip şeyler olur tıkır tıkır işleyen programlarımızda. Birden müstakim bir hat gibi, uygun adim giden her şey; tersine, düzüne, çaprazına gitmeye başlar. Alt üst oluruz; o günümüz, o dönemimiz, o yılımız, hatta bazen hayatimiz… Kimine göre iyi planlayamama, kimine göre “kotu talih-talihsizlik” veya “şanssızlık”, kimine göre de “adi bir kaza”dır bu.
Acizane kanaatime göre, işlerin öngörüldüğü gibi gitmemesinin bir çok sebebi olsa da, aslında her şeyde olduğu gibi bunlar da, bir nevi ‘imtihan’dır… Her zaman islerimizin yolunda gitmesi de imtihandır, gitmemesi de…
Nasıl ifadelendirilirse ifadelendirilsin, şurası açıktır; bizim bir planımız var, bir de planlarımızın üstünde, her şeyin üstünde bir plan yapıcı var. Biliriz; inanır, iman ederiz: Hayır da O’ndan gelir, şer de…
Merhametliler Merhametlisi’nden şer gelir mi hiç, diyebilir bazı okuyucularımız. İlahiyatçı değilim, bu konuyu derinleştirmek ve sorulara enine boyuna cevap vermek haddim değil. Lakin sunu da ifade etmeliyim ki, şer zannettiğimiz şeyler de, hayır zannettiklerimiz de, aksi ile bize tesir edebilir. Bu yazıya mevzu bahis olan erken doğum, hakkel yakin tecrübem, mevzumuza en güzel örneklerden biri olacak ama önce başka bir misalle konuyu biraz daha açayım isterim.
Çok zengin olmak hoş gelebilir hemen herkese, lakin o para pul ile hem bu dünyayı, hem öteleri zindan edebiliriz, tersi de olabilir tabii. Çok zengin olmak için Efendimiz’den (sav) dua isteyen, reddedilen, ama büyük ısrarları sonrası dua talebi kabul edilen ve zengin olunca da vazifelerini dinini diyanetini unutma noktasına gelen, eski lakabı ‘‘mescit kuşu’’ olan sahabelerden Salebe’nin ahirini ve buna benzer sayısız ibretlik örneği hepimiz öteden beri duyar-biliriz…
Dolayısı ile bütün her şey O’ndan gelir, O’na gider; önemli olan mesele: Şu bir kaç günlük ömrümüzde güzel isler yapmak, alnımızın akı ile emaneti teslim etmek meselesidir. Nitekim herkes olumu tadıyor ve herkes bir kaç metrekarelik toprağa emanet ediliyor. Hal böyle iken, planlarımız işlemedi, değişti, bozuldu diye ah-ı efgan içinde olmak, hayata küsmek hatta hafazanallah isyan etmek, büyük bir gafletin içinde olmak demek değil midir?
Mesele derin, lakin sözü daha fazla uzatmak başınız ağrıtmak istemem.
TAM 1 YILDIR NEDEN YAZMADIM?
Tam bir yıldır yazamadım size; yazmak, sizlerle hasbi hal etmek, isten-hobiden öte bir şey; tutku bu, sevda, hatta tabir-i caizse ilelebet bir ask…
Yanlış hatırlamıyorsam, 7-8 yaşlarımdan beri hep bir şeyler yazar çizerim. Bu karalamaların kimi nesir, kimi nazımdır. Yazılarımın size faydalı olmasını ve sizin de hoşunuza gitmesini çok arzu ettiğim için bazen bir yazıyı defalarca değiştirdiğim, bir kaç değil, bazen yüzlerce kaynaktan araştırdığım olmuştur. Ortaya çok küçük te olsa kaliteli bir şeyler çıktığında değmeyin keyfime…
Peki bu kadar çok hoşuma giden “yazmayı”, hatta tutku derecesindeki bu isi, neden koskoca bir yıldır askıya aldım, almak zorunda kaldım?
(Bu soruları ve benzerlerini siz sevgili okurlarımın sayısız emailleri vasıtası ile aldım. Özetlersek; genelde “neden yazmıyorsunuz?” sorusuna muhatap oldum. Bir çoğuna cevap vermeye çalıştım ama biraz sonra anlatacağım zorlu süreçte, değil emaillerimi kontrol etmek, çoğu zaman telefonlara bile cevap veremedim; özür diler, durumun vahameti dolayısı ile afinizi istirham eder, anlayışla karşılayacağınızı ümit ederim.)
İMTİHANLAR DÜNYASI
İmtihanlar, hikmetler dünyası iste… Her zaman istediğin her şeyi yapmana izin verilmiyor… Lakin elimizden geldiğince, sevdiğimiz, faydalı- güzel isleri, bizi ve başkalarını mutlu edenleri yapmaya çalışmalıyız: zira fani hayat ancak böyle baki olana inkılap ediyor: Ancak böyle daha verimli, daha güzel ve anlamlı oluyor...
Benim sizlerle beraber olamama, sizlere yazamama mazeretimin bir çok nedeni var şüphesiz, ama en büyük sebep; hayatımda büyük değişikliklere vesile olan “erken doğum” idi!
Uzun bir giriş sonrası gelelim “erken doğum” hikayemize…
Tam bir sene evvel, iki günlük planımı dört dörtlük yapmış; 1 aylığına Türkiye’ye ziyarete gitmiş olan muhterem zevcemi, Amerika’nın en büyük 2. havalimanında, rüzgârlı şehir Chicago’da beklerken, bir kaç saat sonra olacaklardan habersiz dışarıdaki uçsuz bucaksız bembeyaz kar örtüsünü hayranlıkla izlemekteydim…
CHICAGO’DA, KARLAR ALTINDA ‘‘ÇOK ERKEN DOĞUM ’’!
Esim ikiz bebeklerimize gebe idi ve doğuma 3 aydan fazla bir sure vardı. Chicago’da şehir merkezinde bir gün dinlenmenin uzun Türkiye yolculuğu sonrası iyi olacağını düşünmüştüm. Zaten istirahat edeceğimiz yer, Türk Konsolosluğuna da yakındı. Hem yeni konsolosumuz Fatih Yıldız Bey’e hayırlı olsun ziyaretinde bulunmayı, hem de konsolosluktaki bazı işlemleri gerçekleştirmeyi planlamıştım.
Planım; kışları Sibirya soğuğuna denk bu rüzgârlı şehirde, iki gün geçirmek üzere idi; ta ki gece yarısı esimin sancılarının artması ile apar topar en yakın hastaneye gidip, doktorlardan “erken doğum gerçekleşiyor, hemen doğumhaneye…!” nidaları ile sarsılana kadar…
Planını programını saat saat yaptığım o “iki gün”; Chicago downtown’da (şehir merkezinde) ikamet etmek zorunda kaldığımız yaklaşık dört koca aya inkılap etti… Bizim bir planımız vardı, bir de planların üstünde bir plan yapıcı vardı…
Böylece, 2011 Şubat’ının ilk haftası, en önce sonsuz şükür O’na ki, ikizlerimiz gözlerini dünyaya çok erken de olsa açtılar: Hiç bilmeden, gece yarısı, rastgele gittiğimiz Amerika’nın en iyi bebek hastanelerinden birinin, çok kaliteli doktorlarının vesilesi ile…
Din-dil-irk-cinsiyet ayırmaksızın üstün bir şekilde hizmet veren North Western Üniversitesi hastanesine, vakıflarına, tüm çalışanlarına… Chicago’da bizi yalnız bırakmayan onlarca dostumuza, Konsolosumuz Fatih bey ve kıymetli esine, Türk vakıflarına, (özellikle TASO, TASC, Niegara vakıf ve derneklerine) bu süreçten haberi olup bizi arayıp soran, dualar dualar dualar gönderen; Amerikalı, Orta Asyalı, Türkiyeli yüzlerce dostumuza, tanıdık tanımadık her birinize… en kalbi teşekkürlerimi, şükranlarımı, dualarımı, kabul etmeniz ricası ile sunarım.
Sonsuz şükür O’na ki: Mine ve Mahir’imiz; zahmetli, tedirgin edici, bazen sevinç içinde, bazen hüzünlere gark edici uzun bir küvez surecinin, aylar sonra Chicago’dan ikamet ettiğimiz şehirdeki hastaneye hava ambulansı ile transferinin, yaklaşık iki ay da bu hastanede “nicu center” yoğun bakım macerasının, üç ay da evimizde oksijen vb. ekipmanların desteğinin ardından, normal bebekliklerine rücu ettiler, ne mutlu…
Her saniye şükür edilse O’na az olana bu vesile ile bir kere daha şükür ki, şimdi sıcak evimizde bir o yana bir bu yana yuvarlanıp duruyorlar…
ANNELER, BEBEKLER, MELEKLER…
Gecesini gündüzüne katip, bebeklerine kol kanat geren, adeta uykuyu kendine haram eden annelerin üstün say ve gayretlerini böylece hakkel yakin görmüş oldum. Bu vesile ile bizleri büyüten yetiştiren tüm dünya annelerine, 9 çocuğunu 9’ar ay taşıyıp, doğurup büyüten rahmetli mübarek anama, bu omur törpüsü süreçte çoğumuzun annesinin yaptığı - yapacağı gibi kahramanlıklar sergileyen fedakâr esime ve nedense bana hep farklı-apayrı gelen tüm Anadolu annelerine en kalbi teşekkürlerimi sunar; ellerinden saygıyla-sevgiyle-minnetle öperim.
Ve aklıma Van’daki bebekler geldi birden; çadırda, soğukta, karlar altında… Büyük şehirlerin varoşlarında yoksulluk içinde yasayan vatandaşlarımızın bebekleri sonra… Filistin’deki, Kuzey Afrikada’ki savaştaki bebekler, büyüklerinin günahını çeken bebekler… Afrika’da ve dünyanın -maalesef- bir çok yerinde açlık çeken cennet gözlü bebekler… Amerika’nın gösterişli şehirlerinin arka sokaklarında yasayan milyonlarca annesiz, yahut babasız garip bebekler… Sıcak yuvalarımızda yaşarken, bu günahsızları da unutmayalım; yüreğimizi uyutmayalım, yardım edelim, bir şekilde yanlarında olmaya çalışalım...
Rabbim bütün hastalara da Şafi ismi ile tecelli etsin, şifa versin. Hassaten, tüm bebeklere, bu masum meleklere merhameti ile muamele etsin, ebeveynlerine sabır ve kolaylıklar ihsan etsin… ve bu çiçekler hem hanelerini, hem vatanlarını, hem de insanlığı cennet kokuları ile sarıp sarmalasın, gül kokularına boyasın, ve iyice kararmaya yüz tutmuş iki dünyamızı da cennetlere cevirsin…
M. Cebrail Altındağ / ABD
yazarimizamektup@gmail.com