10 Şubat 2012 10:42
- 1,148 Okunma
Kaç çeşit saygı var? Bütün saygı çeşitleri performansımızı artırıyor mu?
Saygı nasıl bir şey? Ne zaman gerekiyor? Saygı ne zaman ilerletiyor, ne zaman durduruyor bizi?
Avrupa’da, on yedinci yüzyılda, her kaybedenin yeniden savaşma başlattığı için otuz yıl süren savaş Westfalia Anlaşması’yla sonuçlanmış. Çeşitli gurupların çeşitli şehirlerde bu görüşmelere katılması, karşı karşıya gelmek istemeyenlerin aracıyla birbirleriyle uzaktan konuşmaları, konuyu beğenmedikleri zaman kalkıp gitmeleri falan falan derken beş yıl sürmüş bu görüşmeler.
Sadece kim kimin yanında oturmak istemiyor konusunu çözebilmek ve oturma protokolünün düzenlenebilmesi bir yıl sürmüş. Bunlara rağmen, kaybedenlerle kazananlar arasında saygı gerektiren bu görüşmelerde ortak bir sonuca varılabilmesi bir başarı ve tarihte barış anlaşması kavramının başlaması olarak değerlendiriliyor.
Tanımlamalara göre değişim yönetimi bir organizasyonda yeni bir yapılanmaya geçebilmek için atılması gerekli olan bütün adımlar.
Leadership denilen liderlik özelliği … böyle bir yetenek bekleniyor işletmelerdeki yöneticilerden. Değişimin gerekli olduğuna kendisinin inanması, bu değişimden etkilenecek kişilere bu inancı aktarabilmesi … Modern bir değişimin temeli …
Değişim yönetimi çoğunluk veya azınlık ne istiyor’u dikkate almayan bir model. Pek demokratik değil. Bizim köydeki gibi “o gelmesin, ya da o gelirse ben giderim” modeli değil. Bir beğenme, bir beğendirme modeli. Güçlü bir yeni yapılanmanın başarılı olabilmesi için ilgili bütün tarafların (stakeholders) ortak işbirliği ve bu yeni yapılanmada rol oynaması gerekiyor.
Toplumlar için de geçerli mi bu? Değişim çoğunlukla mı daha kolay, kazananlarla mı daha kolay? Neden bizim köyde seçimlerden sonra da hiç bir şey değişmez inancı var?
Bir mutfakta aynı malzemelerle bile bir kaç çeşit yemek yapılabiliyor. Neden bir belediyenin veya bir kooperatifin veya bir başka birimin başındakiler değişince hiç bir şey değişmiyor gibi görünüyor? Demokratik eşitlik bu mu? Hepimiz aynı doğruyu mu öğrenmişiz? Bireysellik mi az? Sadece küçük yerlerde mi bu böyle?
Değişim Yönetimi İdari Bilimler’le Sosyal Psikoloji’nin yine birbirine çok yaklaştığı bir konu ve bir araştırma konusu olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde yirminci yüz yılın otuzlu yıllarında F. J. Roethlisberger ve Elton Mayo’nun ilk defa olarak yaptıkları performans araştırmalarıyla başlamış. Bu araştırmalarda bir şirkette çalışanların performansını artırabilmek için, çalışanlara gösterilen dikkatin çok önemli olduğu ortaya çıkmış. Daha iyi şartlarda çalışmaktan bile önde gelen bir etken olmuş bu. Psikolojimiz. İş psikolojisi … İşletme psikilojisi …
Yani bir şirkette çalışanlar olarak bizi saydıkları zaman ortam kötü olsa bile daha iyi çalışıyormuşuz. Sayılmanın verdiği mutluluk ve bu mutluluktan aldığımız enerji mi bu?
Bir kuruma gittiğimizde, bir doktora gittiğimizde, bir avukata gittiğimizde saygı arıyor muyuz? Birbirimize saygılı olursak, toplum olarak yaratıcılığımız, performansımız artar mı?
Saygıyla güven arasında nasıl bir ilişki var? İşletme psikolojisine değil de, sosyal psikolojiye, sosyologlara bakarsak, bireye saygı ve bir birey için “benim toplumdaki payım değerli” hissi güven yaratan bir his. Güven duygusunun demokratik gelişmelerdeki rolünü vurguluyor bilim adamları. Seçmek ve seçilmekten daha önemli diyorlar. Güven duygusunun toplumsal performanstaki yeri …
Kaç çeşit saygı var? Bütün saygı çeşitleri performansımızı artırıyor mu?
Bizim köyde avukatlık işi olan bir köylümüz ikinci bir avukata gitmekten çekiniyor. Küçük yermiş, birincisine karşı ayıp olurmuş. Bilgi almak için zaten çekinerek ikinci bir avukata gidince de birincisine geri gönderilmek istenmiş. İkinci avukat birincisine karşı saygısız olmak istememiş. Anladık mı bunu? Ortak işbirliği bu mu?
Bir yazar bir tek yerde yazarmış. Yayıncılıkta olmazmış. Hiç duydunuz mu bunu? İkinci bir yerde yazarsa birinci yere karşı saygısızlık olurmuş. Saygı gerçekten böyle bir şey mi? Bilgi dağıtma yükümlülüğü nerede kaldı? Her okurun kendi gazetesi olsun, ondan sonra da toplum olarak birlikte mi yaşayalım? Nerede birbirimizle karşılaşalım? Sınırları nasıl aşalım?
Bir yazar kaç kişi okursa yazmalı? Bir tek kişi için yazarsa zarar mı?
Sosyolog Niklas Luhman’a göre sosyal kurallarla değil, çoğunluklarla değil, gurup düşüncesinin sınırlarını aşabilen bireylerlerle başlıyor değişimler. Bireysellik açık toplumların oluşabilmesi için bir şart. Geleneksel toplumsal modellerde bireylerin önceden belirlenmiş sınırlar içinde rol alabilmesi iletişim gereksimini ortadan kaldırıyor. Herkes bildiğini okuyor yani.
Ne zaman mutluyuz? Mutluluğun haritası var mı?
Bir yazımın altına bir yorum yazılmış. “Mutluluk insanların kişisel beklentilerinin karşılanmasıyla artan bir duyguymuş … … bilinçlenildikçe beklentiler artıyormuş, karşılanmayınca da mutsuzluğu getiriyormuş.” Çok pasif bir cümle değil mi bu? Bekliyoruz, karşılanmıyor … Sanki kendi kendine gelen bir his mutsuzluk …
Sosyalleşme, tüketim bilinçlenmeyi nasıl etkiliyor? Beklentilerimizi nasıl öğreniyoruz? Nöropsikologların araştırma sonuçlarına göre bizi en mutlu eden şeyler beklemeden olanlarmış. Bir yere giderken radyoda birden bire en sevdiğimiz bir şarkının çalması gibi. Bilir misiniz bu hissi? Ama ne demek bu? Bütün gün radyo dinleyin, bekleyin demek mi?
Hepimizde biraz liderlik özelliği yok mu? Beklediklerimizle yaşadıklarımızın arasındaki farkı hissetmiyor muyuz? Değişim mi zor geliyor?
Bıktık mı? Bir şirkette bıkılır, değişime gidilmezse iflas edilir. Bıkmak doğal bir duygu değilmiş. Düşe kalka yürümeyi öğrenen bebekler de emeklemek daha rahat, riski az demiyor. Başardığını görünce mutlu oluyor. İlerlemek, gelişmek iç güdüsü içimizde. Mutluluk cesaret mi istiyor?
Özel hayatımızda durum nasıl? Sevgi bugüne kadar hala en güçlü olan motivasyon kaynağı. Sevginin kişisel ve toplumsal performanstaki yeri …
Değişim …
Sevgili motivasyon … Saygılı verimlilik … Yaşadığımız topluma güven …
Yarın için bunlarla yola çıkabilir miyiz?
Esen Miessen / Aphrodisias- Tisan
www.esenmiessen.com
esenmiessen.wordpress.com
twitter.com/esenmiessen