24 Şubat 2012 09:43
- 1,881 Okunma
Savaş kanunlarının geçerli olduğu yerlerde, siviller söz konusu olduğunda merhamet duygunuzu bütün taraflara paylaştırmanız gerekiyordu.
1999 yılı Nisan ayı idi.
Kosova’da Sırplar, bağımsızlık isteyen Arnavutlar’ı sistematik bir biçimde katlediyordu.
Erkeklerden eli silah tutanlar Sırplara karşı örgütlenirken, yüz binlerce kadın, çocuk ve yaşlı Arnavut, kendilerini Arnavutluk’a, Makedonya’ya can havliyle atmak için birbirleriyle yarışıyordu.
Büyükler, yürüyerek, traktör kasalarında, küçükler annelerinin sırtında…
Yukarıdan NATO bombardımanı başlamış, Sırplar hemen bütün gazetecileri sınır dışı etmiş, dünya kamuoyu Kosova’nın içinde ne olup bittiğine dair sağlıklı hiçbir bilgiye ulaşamıyordu.
O sırada Makedonya sınırında bekleşen bin kadar gazeteciden ‘yüreği yetenler,’ ilk görüntüleri çekmek, ilk haberleri geçmek için içeri girmenin bir yolunu arıyordu.
Ama bunun için sadece yürekli olmak değil, biraz da talihli olmak gerekiyordu.
Böyle bir bekleyiş sırasında o şans, ‘tık tık tık’ diye üç kere kapıyı çalarak Kanal 7 ekibini buldu.
***
Bir akşam vakti 60 kadar eli silahlı Kosovalı direnişçinin arasında yürüyerek yola koyulduk.
10 saat boyunca dağlardan, derelerden, mayın tehlikesi taşıyan bölgelerden geçerek yürüdük.
Direnişçilerin; (adını Bosna soykırımı sırasında en acımasız katliamları yapan bir çeteden alan) ‘Çetnik’ dedikleri Sırpların karşımıza çıkma ihtimali olan yerlerden sessizce süzülerek ilerledik.
Bazen Sırpların gerçekten karşımıza çıktığını zannederek hep beraber kendimizi aniden yere attık.
Yaklaşık 40 kilometrelik yürüyüşten sonra sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, taze bir çatışmadan yeni çıkmış ve direnişçilerin kontrolüne girmiş bir köye ulaştığımızda, ayaklarımın dizden aşağısını neredeyse hissedemez duruma gelmiştim. Kameramanım Abdurrahman ise, yolun yarısını direnişçilerin omuzlarında baygın halde tamamlamıştı.
***
Ama yolculuğa ve yorgunluğumuza değmişti.
NATO bombardımanının başlamasından sonra 15 gün boyunca fotoğrafa-habere-görüntüye aç dünya kamuoyu ilk haberleri bizden almıştı.
Yaşları 16 nın üstünde 22 erkek Kosovalının öldürülerek gömüldüğü toplu mezarı, (bu Kosova’da ortaya çıkan ilk toplu mezardı) mermilerle delik deşik olan, yakılan evleri, insanların panik halde kaçışırken çamaşır iplerinde asılı bıraktıkları elbiselerini, ocağın üstünde öylece bırakılan yemek kaplarını, -en acısı- merdivenlere saçılan bir albümden dökülen aile fotoğraflarını görüntüleyip haberleştirdik.
Bu görüntüler kıymetliydi.
Çünkü NATO bombardımanı başladıktan 15 gün sonra Kosova’dan gelen ilk görüntülerdi bunlar.
CNN, BBC bütün televizyonlar bizim çektiğimiz görüntüleri yayınlıyordu.
Batılı televizyon kanallarına mülakatlar veriyor, ‘içeri’ girmek isteyen gazetecilere yol gösteriyorduk.
***
Savaşın sonlarına doğru Kosova’ya tekrar gittiğimde asıl trajediyi o zaman yaşadım.
Bizi büyük bir katliamın yaşandığı bir köye götürdüler.
Manzara dayanılmazdı.
Merhametsizce öldürülen köylülerin bir kısmı, alelacele bir toplu mezara gömülmüş.
Gömülmüş ama, bedenlerin bir kısmı toprağın dışında kalmış.
Uzaktan işaret edip bir kamyonun kasasını görmemizi istediler.
Kasa, kısa bir süre önce öldürülen köylülerin cesetleriyle doluydu.
Aynı köyde kafası gövdesinden ayrılmış, evinin ortasında üzerine benzin dökülerek yakılmış cesetler gördük.
***
Bir başka köye gittiğimizde bir başka feci durumla karşılaştık.
Köylüler etrafa kaçışırken öldürülen yakınlarının cesetlerini toplayıp bir traktör kasasına koymuştu.
Yaşayanların yüzünde tam bir korku hali vardı.
Katliam hepsini sindirmişti.
Şimdi o günlere döndüğümde, o köyde traktör kasasında duran cesetlere bakabilme cesaretini bulabildiğimi, ama insanların gözünün içine doğru kendi gözümü kaldırıp bakamadığımı hatırlıyorum.
Savaş bittikten sonra roller de değişmişti.
Kosova’nın kentlerinden, kasabalarından traktörlere doluşup ölüm korkusuyla yerlerini yurtlarını terk eden sivil Sırplarla karşılaştık ve bu defa onların haberini yaptık.
Savaş kanunlarının geçerli olduğu yerlerde, siviller söz konusu olduğunda merhamet duygunuzu bütün taraflara paylaştırmanız gerekiyordu.
Suriye’de Humus kentinde yaşanan katliamları görüntüleyip haber yapmak isterken Beşar Esad’ın askerlerinin tanklarının bombardımanıyla iki savaş muhabirinin hayatını kaybetmesi, bana 13 yıl önce Kosova savaşından geçtiğim haberleri hatırlattı.
Doğrusu orada 5 ay boyunca savaş muhabirliği yapmış olsam da, kendime hiçbir zaman savaş muhabiri oldum diyemedim.
Çünkü savaş muhabiri olmak için sadece bir yerde değil, dünyanın neresinde bir savaş varsa, soluğu hemen orada almak gerekiyor.
Oysa ben şimdi Suriye’de, yani dibimizde büyük bir savaş yaşanırken, oturduğum yerden biraz da utanarak, orada öldürülen savaş muhabirlerinin haberini okuyorum gazetelerden.
Mehmet Acet - Haber 7
acetmehmet@hotmail.com