Türkçe yazılmış en korkunç roman

Türk Edebiyatında korku edebiyatı cılız ve bu alanda kalem oynatanlar, okurları korkutmaktan çok güldürmekle eleştiriliyorlar. Ancak bir romancı okurlarını korkutan titretmeyi hatta terletmeyi başardı.

Eklenme: 27 Ekim 2009 23:32 / Güncelleme: 27 Ekim 2009 23:32 / 18,903 Okunma / 31 Yorum

"Nasıl ki her doğan güneşin batışı, her ilkbaharın bir kışı varsa, her doğan insanın da bir ölümü vardı. Ebedi değildi fani insanlar için dünyanın omuzları" diyen Şanlıurfa Birecik doğumlu ilahiyatçı öğretmen yazar Seyit Ahmet Uzun, ölen bir insanın gözünden üzerine kürekle toprak atılan ilk anlardan itibaren başına neler gelebileceğinden hareketle bir roman yazdı.

Belki amacı bir korku romanı yazmak değildi ama korku edebiyatı fakiri Türk Edebiyatında bu eserli okuyanların çoğu korkunç buldu.  Tabi okuru korkudan titreten yazarın kaleminin gücü mü yoksa okurların "ölünce ben de mi böyle olacağım?" endişesi mi orası tartışmaya açık. Çünkü kitap her ne kadar bir edebiyat ürünü olsa da bir ilahiyatçının kaleminden çıkmış olduğu için, İslami bilgiler ışığında adım adım ölen bir insanın karşılabileceği halleri anlatıyor.

Seyit Ahmet Uzun, Bilge Yayınlarından neşredilen Kabirde ilk Gece'yi yazmaktaki amacının insanları ahirete hazırlamak, Ayet ve hadisler ışığında onların öldüğünde karşılaşabileceği manzaraları onlara hatırlatmak olduğunu söylüyor.

Mezar Metrosu ve topraktan yorgan bölümleri ile başlayan romanda gün be gün bir meftanın yaşadığı azap ve karşılaştığı korkunç manzaralar anlatılıyor:  

Kitaptan bazı pasajlar şöyle:

"...Kapı açıldı. Sözün bittiği yerdi. Ateş kızıllığı geçmiş hararetinden simsiyah kesilmişti. Münafıklar zebanilerin ellerindeki zincirlere bağlanmış bir şekilde diz üstü çökmüş, ateşin üzerlerine hücumunu korku dolu gözlerle seyrediyorlardı. Kimisi zincirlerden kurtulmaya çalışmak için sağa sola çırpınıyorlardı. Ama nafile bir uğraş, beyhude bir çırpınıştı. Çünkü zincirlerden kurtulsalar bile kaçacak hiçbir yerleri yoktu. Bunu düşünecek bir durumda bile değildiler. Her kaçmak istemelerinde zebanilerin ellerinde zincirlerin yanında bulunan kırbaçlarla yüz üstü yere kapaklanıyor ve yüzleri iğrenç bir görünüme bürünüyordu. .."

***

"... Günahkârların, suçluların yüzleri kapkaraydı. Güzellikten hiçbir eser yoktu. Dünyadayken güzelleşmek için o kadar çok para harcamışlardı ki geçici bir süreliğine gerilen yüzler toprağın neminde sarkmış kendini bırakmıştı. Ama asıl çirkinlik cehennemin alevlerinde kendisini gösteriyordu. Yüzler yanıyor, deriler soyuluyordu. Ateşe alışan derilen bir müddet sonra tekrar değişiyor ve azabın derilere işleyen acısı tekrar yürekleri yakıyordu.

Kapı ağır ağır açıldı. Burası bir mezbahaneyi andırıyordu. İçeriye girildiği zaman burun direklerini düşüren iğrenç bir koku hissediliyordu. Ahmet birden burnunu ve ağzını kapattı. Ateş deresi burada da görülüyordu. Duvarların kalınlığı hemen hemen aynıydı. Lavlardan bir şelale dereleri besliyordu.

Buradaki insanların önünde temiz, leziz etler dururken onlar kendilerine sunulan bu güzel etleri bırakarak az ileride bulunan leş gibi kokan çürümüş, kokmuş etlere gidiyorlardı. Onları büyük bir iştahla yiyorlardı. Leş temize, çirkin güzele, kokmuş tazeye tercih ediliyordu. Bu onların dünyadaki tercihlerinin bir sonucuydu.

Ahmet bu iğrençliğin ne anlama geldiğini anlamak için soran gözlerle Malik’e baktı. Malik bu sahnenin dünyaya bakan yüzünü şöyle açıkladı; “Bu insanlar zina ederek, Allah’ın helal kıldığı eşlerini veya karşı cinsi bırakarak hem cinsleriyle cinsel ilişkiyi tercih edenlerdir. Kısacası gayrı meşru ilişkiyi meşru olana tercih edenlerin durumudur.

Helal ve tertemiz eşleri dururken eşlerini aldatarak başkalarıyla birlikte olanlar cehennem ateşinin odunları arasındaki yerlerini bu şekilde almaktadırlar. Hani hatırlarsan Lut peygamber kavmine bu hususta bir uyarı yapmıştı. “Siz sizden öncekilerin yapmadığı çirkinliği mi yapıyorsunuz? Kadınları bırakıp erkeklere mi gidiyorsunuz?” demişti. Onlar ise Lut peygamberi temiz kalmakla suçlayıp şehirlerinden kovmuşlardı. İşte heteroseksüelliği bırakarak homoseksüelliği tercih edenlerle, evlilik dışı cinselliği çağdaşlık sloganıyla normalleştirenlerin sonu budur"

*** 

"...Zebanilerin çektiği zincirlerin ucunda ateş çukurlarına doğru ilerliyorlardı. Çırpınıyorlar ve kurtulmak istiyorlardı. Ama burasının tek sahibi ve gücün kuvvetin tek hâkimi Allah’tı. Burada irade geçerli değildi. Dünyada kendilerine sunulan irade lütfunu hakkıyla kullanamadıkları için burada sürünenlerden olmuşlardı. Bir taraftan zebanilerin çektikleri zincirlerin ucunda sürünürken, diğer taraftan çelik kamçılar sırtlarında yankılanıyordu.
 
Eğmedikleri başlar yerlerde sürünüyordu. Hezeyanları gökleri inletiyor ama bir karşılık veren olmuyordu. Yalnızdılar. Taptıkları putlar başta olmak üzere putlaştırılan insan ve eşyalar onlardan çooook uzaklardaydı. Ama onlar da tek başlarına azap girdaplarına doğru ilerliyorlardı.
 
Bir bir kendileri için hazırlanmış ateş çukurlarının içlerine doğru batıyorlardı. Ateş yavaş yavaş ayaklarından başlayarak tüm bedenlerini kuşatıyor ve sonunda başları da kayboluyordu. Battıkları yerde ateş kabarcıkları oluşuyordu. Dünya zamanıyla ne kadar kalındığı bilinmez bir süre sonra tekrar başları zebanilerin çektiği zincirlerin ucunda görünmeye başlıyordu. Ancak bu sefer görüntü dehşetin ötesindeydi..."

"...Yüzleri öylesine iğrenç bir hal almıştı ki bakmak insanın içini bulandırıyordu. Sahip oldukları servetleri, güzellikleri, yakışıklı hallerinden eser yoktu. Ateş yüzlerini yalıyor ve aynanın karşısında saatlerini harcadıkları ve insanları kendilerinden kaynaklanmayan güzelliklerinden dolayı hava attıkları çehrelerinin havası solmuştu. Yanaklarını şimdi ateşin rüzgârları şişiriyordu. O alay ettikleri dillerini ise ağızlarının içinde büyüyerek ayaklarının altına sarkıyordu. Ağızlarının içinden çıkan kocaman bir yılan ise önemsedikleri bedenlerine dolanarak sımsıkı sarıyor sonra onları yuvarlayarak ateş deresine doğru sürüklüyordu.Bunların yanında ise uzun direklere bağlanmış çirkin suratlı başka garabet insanlar bulunuyordu. Onlarda alaycılar tayfasındandı. Özgürlüğü inançtan bağımsızlaşma olarak algılamaktaydılar. İnançlarına sadakatte bulunanlarla az dalga geçmemişlerdi. Onların her halükarda doğruluktan ve dürüstlükten ayrılmamalarını enayilik olarak görüyorlardı. İçkinin tadından mahrum kalmayı, kadeh tokuşturmanın zevkine erememeyi gericilik olarak değerlendiriyorlardı. Hele başörtüsünü inancının gereği olarak damarlarının her zerresine işlemiş olanları zevksiz zavallılar olarak değerlendiriyorlardı. İşte ateş onları her yanlarından kuşatmıştı. Tavan aheste aheste açıldı. Birden başlar yukarılara doğru çevrildi. Alay ettikleri insanlar başlarında elmastan taçlarla cennette Allah’a kul olma özgürlüğünün tadını çıkarıyorlardı. Her istedikleri ellerinin altındaydı.,.."

***

"...Şimdi açılan kapıdan görünen manzara çok daha farklıydı. Çok kalın duvarlar vardı. Duvarların üzerinden ateş lavları iniyordu. Sonra bir dereye akıyordu. Mekânın sıcaklığı bir yanardağın ilk patlama anındaki kızgınlığındaydı.

Zebaniler buraya mahkûm edilenlerin üzerinde çok sert bir şekilde duruyorlardı. Bu bölümdeki insanlar öylesine iğrenç bir görünüm arz ediyordu ki dünyanın en garabet varlıkları bile bunların yanında güzel kalırdı.

Karınları şişmiş şişmiş büyük bir uçan balonu andırıyordu. Başları küçücüktü. Ayakları ise şiş karınlarını kaldırmaktan acizdi. Duvarlardan süzülen lavlar ayaklarının altında dereye doğru akıyordu. Lavlar ayaklarının altından aktıkça yerlerde debeleniyorlardı. Kalkmaya çalıştıklarında ise susamış develer gibi koca koca garip mahlûkat son hızla güçlü bir şekilde üzerlerinden geçip onları tepeliyorlardı. Kendilerine gelemeye çalışırken lavların ateşi tekrar yere yıkıyor ve garip mahlûkatın ayaklarının altında tekrar eziliyorlardı.
Asıl acı veren ise karın bölgelerindeki şeffaflıktan görünen ateşin iç organlarını yakışıyla gerçekleşen azaptı. Bu insanların yüzü ise sanki çarpılmış gibi ağızları burunları yamulmuştu.

Ahmet bunların kimler olduğunu sorduğunda Malik, onların iğrenç yüzlerine ve karınlarına bakarak; “Bunların kim olduğunu tahmin edemedin mi?” dedi.

Ahmet tekrar o korkunç manzaraya baktı. şiş karınları üzerinde yerlerde debelenen insanlar ve tam kalkmak üzereyken hızlı bir şekilde onlara doğru koşan azgın mahlukat. Koşuyor koşuyor ve şiş göbeklerin yanına geldiklerinde güçlü bir şekilde özellikle karınlarının üzerinden geçiyorlardı. Ayaklarıyla şiş karınlarını iyice tepeliyorlardı. Anlaşılan bunların cezası karınlarından kaynaklanıyordu. Ateşten dere onlar için güzel bir manzara olarak hazırlanmıştı. Elleriyle karınlarını tutmaya çalışıyorlar ama buna takatleri yetmiyordu.
Ahmet ;“Şey bunların cezası haksız kazanç olabilir mi?” dedi.
Malik; “Doğru, haksız kazanç sağlayanların cezasıdır. Ancak bunların haksız kazancı faizi alış veriş gibi değerlendirip, helal saymalarıdır. İhtiyaç sahibi kişileri mağdur etmelerinden kaynaklanmaktadır” dedi"

(Haber 7)

Kitapla ilgili teknik bilgiler ve internet üzerinden sipariş şartlarını görmek için bu linki kullanabilirsiniz

Yorumlar Yorum Yaz
  • SİYASET
  • GÜNCEL
  • EKONOMİ
  • SPOR
  • DÜNYA
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Mekke ve Medine'den Canlı Yayın
Gazete Manşetleri
Piyasa Verileri