Sinemanın gücünü keşfeden TSK

Yıllar yılı karşılarında kameralı birilerini görünce tüyleri diken diken olan kimî askerî yönetim, şimdi film ekiplerini haftalarca süren çekimler için kışlalarında ağırlıyor... Neden?

Sinemanın gücünü keşfeden TSK
Sinemanın gücünü keşfeden TSK
GİRİŞ 30.12.2006 06:58 GÜNCELLEME 30.12.2006 06:58

Ali Murat Güven'in yazısı


'Sinemanın gücünü kullanan bir ordu'ya doğru…


Dünya orduları arasında en muhafazakâr örgütlenme modellerinden birine sahip bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri, bu disiplinli ve ketum yapısı içindeki pek çok olumlu dönüşümü de öteden beri reklâmdan uzak, gayet sessiz ve sakin bir şekilde gerçekleştirmesiyle ünlüdür. Son yıllarda, ulusal sinema sektörüne destek mahiyetindeki kimi reformist çıkışlarını da benzer türden bir alçakgönüllülük içinde sergiliyor Türk Genelkurmayı…
Ordumuz; gerek bilgi birikimi, gerek sahip olduğu yüksek teknoloji, gerekse uçsuz bucaksız insan kaynağıyla son yıllarda gitgide daha fazla sayıda filmin yararlandığı bir sinemasal hazineye dönüştü. Gerçi bunlar -en azından şimdilik- Oscar ya da Altın Palmiye kapılarını zorlayacak türden başyapıtlar değiller; ama sinemacılarımızın özel uzmanlık gerektiren askerî ekip ve ekipmanları kullanmayı öğrenmeleri açısından paha biçilmez birer okul oldu ardarda çekilen bazı gişe filmleri…


Benim kuşağım, çektikleri jandarmalı köy melodramlarında doğru düzgün bir üniforma ya da tüfek bulamamış olan çaresiz yönetmenlerin oyuncularını tahta tüfeklerle ve uyduruk üniformalarla kamera önüne diktiği içler acısı filmlerle büyümüştür. Aynı şekilde, beyazperdede izleyicilere doğrulttuğu mantar tabancasının namlusunun kapalı olduğu görülen ve bu zavallı görüntü karşısında kahkahayı bastığımız Türk aksiyon kahramanlarının sayısı da yaşımızdan çok daha fazladır.
Polisten ve ordudan destek al(a)mayan bir sinema endüstrisi asla kaliteli bir savaş ya da aksiyon filmi çekemez. Çekse de bu filmlerin “gülünçlük” noktasından bir adım daha ileriye gitmesi mümkün değildir. Bereket versin ki polis teşkilâtımız son yıllarda, özellikle polisiye nitelikteki televizyon dizilerinin halkla ilişkiler alanındaki büyük önemini kavradı ve yapımcılara bu mesleğe ilişkin bazı özel ekip ve ekipmanları -ücreti karşılığında- kiralamaya başladı. Bu yeni yaklaşımın ardından ortaya çıkan olumlu sonuçları da hep birlikte izliyoruz; artık hem sinemada hem de televizyonda klasik dönem Yeşilçam ürünleriyle kıyaslanamayacak kadar gerçekçi ve kaliteli aksiyon filmleri gösterime giriyor.


Benzer türden bir silkiniş ve tavır değişikliği, şimdilerde “ordu”da da gözleniyor. Yıllar yılı karşılarında kameralı birilerini görünce tüyleri diken diken olan kimî askerî yönetim kademeleri, son dönemlerde kalabalık film ekiplerini haftalarca süren çekimler için kışlalarında ağırlamaya başladılar. Ağırlamanın da ötesinde bu ekiplere üniforma, tank, top, makineli tüfek, personel taşıyıcı gibi sivil hayatta temin edilmesi hemen hemen imkânsız özel görev ekipmanları da sağlanıyor.



'Şafat Bekçileri'nden...


Bu durum, aslında çok daha önceleri gerçekleşmesi gereken, uluslararası arenada böylesine iddialı bir ülke için gecikmesi gerçekten ayıp olan bir zihinsel dönüşümdür. Çünkü zaten sinema kamerasının kendisi dahi Türkiye'ye yine ordu eliyle, ordunun ileri görüşlülüğüyle getirilmişti ve ilk Türk filmi sayılan 1914 tarihli “Yeşiköy-Ayastefanos Rus İşgal Anıtı'nın yıkılması” belgeseli de Enver Paşa'nın gözde sinemacısı yüzbaşı Fuat Uzkınay tarafından çekilmişti.


Aynı şekilde, Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatı boyunca pek çok kez kamera karşısına geçip sinemacıların kendisine verdiği talimatları sabırla yerine getirişi de bir şehir efsanesi falan değildir. Sinemanın ne denli büyük bir propaganda silahı olduğunu daha bundan 80 yıl önce görmüş olan Atatürk, cumhurbaşkanlığı dönemindeki bir sinema söyleşisinde, “Birileri büyük bir Kurtuluş Savaşı filmi çekmeye girişsin; askerliği bıraktıktan yıllar sonra, bugün bile üniformamı ve çizmelerimi giyer, kameranın önüne çıkıp bana düşen vazifeyi memnuniyetle yerine getiririm” demişti. Ancak bizler hâlâ onun hayâlini kurduğu büyük filmi çekebilmiş değiliz.


Türk sinemasında ordunun konulu bir filmde ulusal sinema endüstrimize ilk büyük yardımı, 1951 yılında “İstanbul'un Fethi” filmiyle gerçekleşti. Aydın Arakon'un yönettiği bu unutulmaz siyah-beyaz klasik, binlerce gerçek askerin katılımı ve ordunun elindeki pek çok teknik malzemeyi yapımcılara cömertçe sunması sayesinde, gelmiş geçmiş en gösterişli savaş filmlerinden biri olarak Türk sinema tarihine geçti. Sinemamız o tarihten beri de hâlâ bu boyutta bir fetih filmi çekebilmiş değildir.
Ordunun sinemamıza ikinci büyük destek operasyonu ise 1963 tarihli bir Halit Refiğ çalışması olan “Şafak Bekçileri”dir. Dönemin hava kuvvetleri komutanı İrfan Tansel'in sinema sevgisi sayesinde, onun verdiği büyük destekle çekilen bu filmde Eskişehir 1. Ana Jet Üs Komutanlığı plato olarak kullanılmıştı. Savaş pilotlarının dünyasına gerçekçi bir bakışla yaklaşan bu filmin ne kadar isabetli bir ileri görüşlülüğün eseri olduğu ise ertesi yılki Hava Harp Okulu sınavlarında tescillenecekti. Okula yurdun dört bir köşesinden yapılan rekor düzeyde başvuru, bir sinema filminin toplumu gerektiğinde nasıl motive ettiğini de açıkça ortaya koyuyordu.
Benzeri bir destek de 1993 yılında Arzu Film'in sahibi, yapımcı ve yönetmen Ferdi Eğilmez'e verildi. Hava Kuvvetleri'nin desteğiyle “Barışta Savaşanlar” adlı bir televizyon dizisi hazırlayan Eğilmez, bu yapım için daha önce “Top Gun” filminin uçuş sahnelerini çeken Amerikalı görüntü yönetmeni Nick Alavardo'yu Türkiye'ye getirtti. Öyküsü Ankara Akıncı 4'üncü Ana Jet Üs Komutanlığı'nda geçen bu iddialı dizi mutlak bir başarıya sahne olamasa da ilk kez denenen bazı özel efektleriyle, sinemacılarımızın jet uçaklarıyla yapılan tehlikeli çekimlerdeki bilgi birikimini olağanüstü düzeyde artırdığı kuşku götürmez bir gerçek…
Türk Genelkurmayı, anılan örneklerin dışında, 1990'lı yıllarda daha başka askerî içerikli filmlere de her üç kuvvetiyle destek verdi. Ancak bunlar daha ziyade TRT'nin yapımcılığında gerçekleştirilen Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı merkezli tarihsel yapımlardı. Doğal olarak senaryoları da askerî makamların sempati ve yardım kriterleri açısından gayet iyi denetlenip süzülmüş, bu anlamda “güvenilir” bir kaynaktan geliyordu.
Son yıllarda ordunun sinemacılarımıza verdiği en kural dışı (hatta bu anlamda belki de ilk) destek ise 2005 tarihli “Hababam Sınıfı Askerde” adlı yapımda gözlemlendi. Öyküsünde askerliğe ilişkin argümanları büyük ölçüde kullanan bu komedi filmi, hem ekibe kışla içinde sağlanan çekim imkânlarının cömertliğiyle dikkati çekti, hem de ordunun yalnızca tarihsel kahramanlık filmlerine değil, aynı zamanda komedilere de sıcak bakabildiğinin önemli bir kanıtı oldu. Sözgelimi, anılan filmin bir sahnesinde Necmi General (Halit Akçatepe) -kızının evden getirdiği- bir sefertasını yere düşürür, tastaki yemekler de zemine saçılır. Yere dökülen yemekler arasında “Kemal Paşa tatlısı”nın da bulunduğu görülünce general ve yanındaki yüzbaşısı (Mehmet Ali Erbil) tatlıya karşı ânında esas duruşa geçip selam verirler Filmin en komik bölümlerinden birini oluşturan bu sahneyi, bundan on-onbeş yıl önce bırakın bir kışla içinde çekmeyi, hayâl etmek dahi mümkün olamazdı. Ancak şimdilerde artık böylesi mizahî sahneleri beyazperdede izliyor ve hep birlikte gülüyoruz. İnsanlar gülünce de Türkiye yıkılmıyor.


Son yıllarda ordu-sinema ilişkilerinin gitgide normalleştiğini gösteren bir dizi örnek daha ortaya çıktı. 1990'ların ikinci yarısından itibaren, özellikle televizyonlarda, öyküleri kışlada geçen nice ciddi ya da mizahî film izledik. Yakında gösterime girecek olan “Emret Komutanım: Şah Mat” da bunun bir başka örneğini oluşturacak.


Gerek kendi kamuoyuna gerekse uluslararası topluma propaganda yaparken sinemanın o rakipsiz etki gücünden yararlanmayı bilmeyen, bünyesinde böyle bir hoşgörü geleneği oluşturamamış hiç bir ordu, ne kadar çok personeli ve topu-tüfeği olursa olsun, psikolojik savaşlarda asla başarı kazanamaz. Hollywood, kurulduğu ilk günden beri Amerikan ordusunun tek kelimeyle başının tacıdır ve Pentagon bu endüstrinin kendisinden talep ettiği en erişilmez nitelikteki bilgileri, en değerli ekip ve ekipmanları ikinci kez tekrar ettirmeden sinemacıların hizmetine sunar. Çünkü son tahlilde, yapılan her yardım dönüp dolaşıp ordunun başarı ve saygınlık hanesine yazılmaktadır. Steven Spielberg, Clint Eastwood ya da Ridley Scott gibi sinemacılar kendi ordularının destekleri olmaksızın asla bir “Er Ryan'ı Kurtarmak”, “Atalarımızın Bayrakları” ve “Kara Şahin Düştü” çekemezlerdi. Üstelik savaş filmlerinin bir kısmı -özellikle de Vietnam Savaşı'na ilişkin olanlar- orduyu çeşitli açılardan yeriyor olmasına karşın yine de verilmektedir bu destek.


Kaldı ki filmlere sağlanan bu tür imkânlar, Pentagon yetkilileri açısından “görev rutini” dışından gelen farklı bir heyecan olarak algılanmaları ve hem içeriye hem de dışarıya karşı propaganda aracı olarak kullanılmalarının yanısıra, ordu bütçesine önemli kazançlar sağlayan çok ciddi bir yan gelire de dönüşmüştür. Elbette, bizde de aynı uygulama olmalı ve askerî içerikli film çekenler, kiraladıkları ekip ve ekipmanlar için -Türk sinemasının ödeme gücü oranında- bir bedeli ordunun kasasına yatırmalıdırlar. Sinema sayesinde çeşitli birliklere bir kaç yeni hizmet binası daha kazandırılması, bu yardımlaşmanın bir başka olumlu boyutunu oluşturacaktır.


Ordumuza yavaş yavaş egemen olmaya başlayan bu reformist yaklaşımın ardındaki gizli kahramanlar kimlerdir bilemiyorum; ancak Türk sinemasının kalkınmasını gönülden arzu eden bir sinemasever olarak, Genelkurmay'ın yönetim kademelerinde sinema sanatına karşı sergilenen bu yeni ve sahiplenici bakış açısını gönülden kutluyorum.


Bence artık sırada, 1974'de Kıbrıs'ta yaşanan Rum katliamlarını bütün dünyaya esaslı bir biçimde anlatacak olan göz kamaştırıcı bir “Barış Harekâtı” filmi olmalı…

YAZDIR
YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL
DİĞER HABERLER
Cumhurbaşkanı Erdoğan CHP'li seçmeni uyardı
Ne yaptın Gomis! Küçük çocuğun o anları...