Mehmet Çevik Mendilim Kekik Kokuyor'u anlattı

Mehmet Çevik yeni filmi "Mendilim Kekik Kokuyor"la Çanakkale'yi başka bir gözden anlatıyor.

Mehmet Çevik Mendilim Kekik Kokuyor'u anlattı
Mehmet Çevik Mendilim Kekik Kokuyor'u anlattı
GİRİŞ 21.06.2019 07:32 GÜNCELLEME 21.06.2019 10:32

Mendilim Kekik Kokuyor filminin deneyimli başrol oyuncusu Mehmet Çevik'le filmden, Çanakkale'ye, siyasete kadar birçok konuda konuştuk.

 

 

Çanakkale Savaşını anlatan “Mendilim Kekik Kokuyor” filmini diğer ‘Çanakkale’ filmlerinden farklı kılan nedir?

Aslında diğer Çanakkale filmleri derken kastettiğimiz filmlerin film olup olmadığı üzerine tartışma açmadan cevap vermek pek doğru bir şey değil. Çünkü Çanakkale bu ülkenin insanı, milleti ile ilgili ortak tarihin önemli bir noktası. Her ne kadar çağımızın gereği belleklerin unutkan olması ve ya belleklerin iğdiş edilmesi, kiraya verilmesi mantığı içinde de yargılasak hiçbirimizin unutamayacağı tarih süreci. Bizi bir araya getiren önemli bir ortak payda. Peki bu ortak payda şimdiye kadar sinema perdesine nasıl yansıtıldı? Bence layığıyla yansımadı. Çünkü böyle büyük çalışmalar, böyle büyük tarih hatıratları iyi bir çalışmayla yüzleşmeden sonucu iyi olmaz. Bu anlamda şunun çektiği film bu film öbür film gibi bir ayrıma tabi ki girmeyeceğim fakat  bugüne kadar bu işin doğru yapıldığını da düşünmüyorum. Çalışmasından bütçesine kadar, castından mekanlarına kadar, gerçekliğine kadar. Bizim hem yaşadığımız sürece ,dünyaya hem de sinema sektörüne katkımız olsun diye sunacağımız bir filmimiz yok bence. Öte yandan çokça konuşulan ve de herkesin konuşmaktan korktuğu bir gerçeklikte istismar konusu olduğu. Çünkü herkesin duyarlılığı olan bir konu : Çanakkale. Çanakkale olgusuna, Çanakkale zaferine, Çanakkale Savaşına duyarlılık var. Ama ne yapıyoruz? Popülist bir mantıkla, gişe kaygısıyla, buradan bir şeyler kazanabiliriz diyoruz. Bu da bizi Çanakkale zaferinin layık olduğu yere götürmüyor.

 

 

   Bu filme gelecek olursak; bu film hikayesiyle farklı bir yerden başlıyor. O da şu ;Çanakkale Savaşı’nın içine dahil olmayan unsurlar. Yaşanabilme ihtimali fazla olan bir hikaye. Genç gönüllülerin Çanakkale Savaşı için destek vermek üzere Anadolu’dan yola çıkmalarıyla başlıyor. Ama arkalarında bıraktığı bireysel hikayeler ve birlikte paylaştıkları hikayeler manzumesi var. Arkada bir zafer kazanılırken, sadece orada süngü savaşına kalkıp “Allah Allah” diyen yiğitlerin, şühedanın fedakarlığını biliyoruz. Ama bir de arkada kalanlar var. Ocaklara ateşlerin düştüğü anlar var. Bugünün şehitleri anlamıyla da anlamamız gereken, o anları biraz çoğaltabilme adına bir hikaye bu. Yani arkada kalan sevdalar var, anneler babalar var. Issızlaşan, erkeksizleşen köyler, yemekler var. Artık Anadolu bütün seferberliği; tohumundan, giysisinden, silahından öteye taşımış. Biz bu hikayeleri toplamak gerektiğini düşündük. Çanakkale’nin cephe önü ve cephe arkasını toplayabilmek için bir hikaye yazılmış. Evet bunun için iyidir-kötüdür lafını ben söylemek istemiyorum. Her zaman olduğu gibi eksiklikler olacak çünkü bu sektörde çok iyi iş yapmanın birinci kuralı: çalışmak, çalışmak, çalışmak. İkincisi bütçe, bütçe, bütçe… Ben bu filmin içinden gelen bir adam olarak, bu filmde iyi bir karakter oynamış bir adam olarak gerçekten bunun bir devlet ve millet hassasiyetinde tekrar ortaya atılması gerektiğini, uzmanlar tarafından yeterli sürede çalışılarak bir kez daha ama hepimizin filmi anlamaya çekilmesi gerektiğini düşünüyorum. Umarım bu sözüm sadece bir röportajdaki ara söz olarak kalmaz, afedersiniz bunu devlet bütün sorumluluğuyla üstlenmeli. Bu filmin konusunu gerçekten usta yazarlarla oturup belirlemeli, usta yönetmenlerle, usta oyuncularla çekmeli. Gerekirse bu röportajı veren Mehmet Çevik’e de “Sen bu filmde olmayacaksın” denilebilmeli. Ve biz o filmde olmasak da o filme destek veren bir sürece hazır olmalıyız. Yani diğer filmlerden farkı bence cephenin gerisinde kalan hikayede bir başka cephe olduğunu hatırlatan yanı. Yoksa komedi filmlerine verilen ve ya yavan, sabun köpüğü denilen filmlere verilen bütçelere eşit hatta çoğu yerde aşağıda olduğu gerçeğini düşünürsek, ne söylemek istediğim anlaşılır. Bu anlamda şu gerçekliği göz ardı etmemek lazım: bulunduğumuz koşullar ve şartlar içinde bence iyi bir hikaye çektik. Niyetimiz iyiydi, gayretimiz iyiydi, emeğimiz iyiydi. Öncelikle gençleri oynayan o çocukların dayanıklılığı, sahiciliği benim için çok önemliydi. Hepsine çok teşekkür ediyorum şimdiden. Sonuç; seyircinin vereceği karardır. Verdiği karara da saygı duyup bunu değerlendirmek lazım.

  • Çanakkale konusu hem hassas hem de cesaret isteyen bir iş. Kötü olsa çok kötü olacak türden bir tercih. Keza böyle bir filmde başrol oynamakta -Rüstem Çavuşu oynamak zor muydu?

Aslında filmin konusu Çanakkale olunca riski çoğalıyor mu evet çoğalıyor. Ama artık Çanakkale Savaşları bir başka türlü veriliyor çağımızda. İçinde yaşadığımız duruma, siyasi konjonktüre ve gerçekliğe baktığımız zaman Çanakkale Savaşı devam ediyor. Yani Rüstem Çavuş’u oynamak bir şekilde oyuncuysanız, iyi ve ya kötü altından kalkarsınız. Ama bence Rüstem Çavuş’u oynayan bir insanın hem o gün ki 1915 Çanakkale Savaşı’nın gerçekliğinden haberdar olması gerektiği, hem de bugün dönen dolaplar, operasyonlar anlamıyla halen Çanakkale Savaşı’nın sürdüğünü bilmesi gerekiyor. İyi mi oynadım kötü mü oynadım, bu riske değer miydi, filme kötü derler miydi.. Hepsiyle başa çıkabilirim. Bütün eleştirileri kabul de edebilirim. Ama oynadığım karakterle, 1915 Çanakkale Savaşı’nı anlatırken de bugün içinde olduğum 2019 yılı itibariyle operasyonel müdahele biçimlerinde yani emperyalizmin müdahele biçimlerinin de farkında olan bir adam olarak da hiçbir zaman bu ikisinin aynı yerde buluşma noktasını kaçırmadığımı düşünüyorum. Oynamamaya çalıştım. Bugünü düşündüğümde dün ile birleştiren bir ortak paydam vardır hayat biçimimde. Ben oynamamaya çalıştım. Rolümü düşünüyorum; bütün eleştirileri kabul edebilirim ama bütün varlığımla, düşüncemle, hislerimle Rüstem Çavuş’un iyi olması için gayret ettim. Çünkü Çanakkale zaferinde de içinde bulunduğumuz süreçte de o kadar iyi Rüstem Çavuşlar vardı ki, onları hissetmek ve hissettiğini o karaktere yansıtmak gerekiyordu. Ben de yansıttığımı düşünüyorum.

  • Bir de bu filmi diğer Çanakkale filmlerinden ayıran, savaş karşıtı bir film olarak öne çıkıyor. Bunun için neler söylemek istersiniz?

Aslında bir yerlerde bu yazıyorsa “savaş karşıtı bir film”, aslında Çanakkale Savaşının, zaferinin ben savaş karşıtı olduğunu düşünüyorum zaten. Yani bütün bir imgelem yapmak gerekirse, şeytani tarafın birleşerek salt sömürüyü genişletebilme, bu halkının daha fazlalaşmasını sağlayabilme adına topyekun taarruzudur Çanakkale. Ve Türk Milletinin ve o gün Türk Milletini oluşturan tüm unsurların; Arabından, Lazından, Çerkesinden, Kürtünden şuan röportaj içinde etnik kökenleri ne olursa olsun kendisini Anadolu’da tarif eden bütün insanların da, “Biz sizin karşınıza çıkarız”, “Siz ekmeğin, hayatın ve de insani özgürlüklerin karşısında öldürmeye geliyorsunuz” dedikleri bir karşı çıkış. Yani bu nasıl anlatılır ki? Kendilerine itiraf edemezler, özellikle İngilizler bence edemezler. En ağır zırhlılarla gelip, bileşkeleri içinde Fransız’dan, Avustralya asıllısına kadar birleşip bir ülkeye giriyorsunuz siz. Burada amacınız insani olamaz. Amaç bellidir, dün de bellidir, bugün de bellidir: em-per-ya-lizm. Ve emperyalizmin en büyük silahı kendisini besleyen olgusu; genişlemek, daha fazla alan sahibi olmak ve kapitalizm olgusunu yeşertebilme adına erk olmaktır. Bugün yaşadığımız dünyanın sorunu bu değil midir? Ülkemizin sorunu bu değil midir? Yedi düvel tarafından dört bir yandan bugün kuşatılmamış mıdır? Peki bugün ki karşı çıkışlar, savaş karşıtı değil midir? Ama bazen öyle durumlar vardır ki.. Rüstem Çavuş’un bir repliği vardı, onu tırnak içinde söylemek gerekiyor. İstanbullu diye bir karakter var, “Hiç insana ateş ettin mi İstanbullu?” diyor, “ Yok ama iyi nişancıyımdır” diyor, Rüstem Çavuş’da diyor ki “Ama insana ateş etmek farklıdır, çünkü insan insana kıyamaz. Lakin söz konusu vatansa, sıktığın kurşundan daha önce varacaksın düşmanın boğazına.” Burda mesele budur. Bu replik bir düşmanın boğazından bahsediyor. Ama insan ki, işgal etmek, öldürmek üzere sana ait yaşamı yok etmek üzere gelen bir mahlukatsa savaş karşıtlığı orada biter. Barışı anlatabilme adına onun boğazına atlamak zorundasın. Yani filmimiz ne kadar savaş karşıtı? Bugün görüyoruz, Anzaklarla koyun koyuna yatıyor Çanakkale’de Mehmetçik. Yani onlarda çok insandı, sigara attılar da, ben misafirperverliğimi anlatan çok önemli bir unsur olduğunu söylüyorum. Mustafa Kemal’inde “Artık onlar bizim çocuklarımız, onlarda bu toprağa emanettir” sözünü de çok doğru buluyorum. Lakin bir şeyi de unutmamak lazım. Mehmetçik’le eşit seviyede değiller. Ben vatanımı koruyordum, onlar vatanımın üstündeydiler. Mesele bu. Ve diyoruz ki biz bu filmde, aslında sizin büyüme emellerinize, sizin emperyal emellerinize kurban olan insanların hayatlarına bir bakın. Kimlerin arasına geldiniz. Bu anlamda bu filmi bu çatışmayla verdiğinizde direkt savaş karşıtı olur. Öbür filmler savaş karşıtı mıydı, değil miydi bu benim işim değil. Ben yaptığım işin doğru iş olduğunu düşünüyorum. Rüstem Çavuş ve ya bir yerde bir düşmanın boğazına yapışıyorsa da bu da savaş karşıtıdır. Cevabım net miydi bilemem ama bendeki netlik bu. Bir oyuna girip; çünkü bir algı operasyonları sonucu insanın dimağı, beyni kiraya veriliyor, ve ya satılıyor. Ama sonuçta geldiğimiz yerde biz, biz olmaktan çıkıyorsak, işte “dünya barışı için” falan deniyor, bir dakika yaé Bugün sorsunlar “Dünyadaki savaş kimin yüzünden?” Bugün sorsunlar bu soruyu. Batı batıdır da, doğu batının bombasının düştüğü yerdir” diye tarif ettiğimiz her şey savaş taraftarı olan ve barış taraftarı olan bu bölünmeyi anlatır zaten.

  • Mendilim Kekik Kokuyor filmi bize ne anlatıyor? Ne anlatacak?

İki tane imgelem var, iki tane çağrıştırılan bir nesne var. Birisi mendil. Dönem itibariyle aşkı sevdayı anlatan bir yerde duruyor. Çok açık imgelemler aslında bunlar. Hani böyle çok entelektüel, işte kendisini aydın, isteyeni alan-bulan bir yerde bulmacalarla anlatılan bir imgelem değil. Mendil sevdadır, diğer imge kekikte Anadolu’dur. Bize ne anlatacak? Cephenin gerisini anlatacak. O cepheye gelen insanların ne ile yoğrulduğunu anlatacak. Ne denli insan olduğunu anlatacak. Ve bence evrensel dilde de anlatacağı şey basit olandır. Zaten bugün sanatın sıkıntısı ve hayat algısının sıkıntısı basit olandan kaçmaktır. Hayat iyi ve kötünün arasındaki mücadeledir. Kötü olmak, plancı olmaktır. Sürekli oyun üretmektir. Oysa iyi olmak, sadece iyi olmaktır. İyi olmak daha kolaydır. Biz iyi ve kötünün mücadelesindeki iyiyi anlatmaya çalışıyoruz. Önce kendi insanımıza, ecdadımıza, şühedaya yakışır bir şekilde anlatmalıyız. Ben demiyorum ki bu film anlatmıştır. Anlatmak için çabalayan bir yanı vardır bu filmin. Her yapılan işin üzerine koymak kolaydır. İnşallah bir gün ciddiyetle buna kafa yoran, bugün artık bunun zamanı gelmiştir deyip bugün dünyada örnek verecek olursam Çağrı filmini bir sinema kategorisine koymamak mümkün değil. Herkes tarafından izlenen, herkesin duygulandığı ve bu duygunun içinde senteze varmak için düşünceler yumağından geçtiği bir film. Bizde yapabiliriz! Ama ben bunda oynayayım mı mantığıyla değil. Hadi hep beraber yapalım, hep beraber yapalım. Bu cümlenin altını çiziyorum “Hep beraber yapalım”. Lütfen aynaya bakın, iyi misiniz? Lütfen aynaya bakın, ortada bir oyun oynanmıyor mu? Lütfen aynaya bakın, kuşatılmadık mı? Lütfen aynaya bakın, aynada gördüğünüz siz misiniz?

  • Bu filmde çalışma koşulları, çalışma arkadaşlarınız.. Kısaca filmin süreciyle ilgili neler söylemek istersiniz?

Çalışma koşullarıyla ilgili bence hiçbir şey konuşmayalım. Yani Çanakkale filmi çekiyorsanız, dağın başında çekiyorsanız, yaşınızda 60’a yakınsa ötesinde duramıyorsunuz yorgunluğun. Sonuç iyi olsun. Ama çalışma arkadaşlarımla ilgili bir şeyler söylemek isterim. Öncelikle bu hikayenin ana aortunda mesela ben bakıldığında bir başka popüler kimlikle ‘başrol’ diye anlatılan karakterlerden birini oynuyorum; Rüstem Çavuş’u. Ama hikayenin ta kendisi gençler üzerine kurulu, genç gönüllüler üzerine. Hepsi pür amatör çocuklardı. Ana kuzularıydı yani. Gözlerinizin içine bakarak bir hata yapmamalıyım kaygısıyla o kadar güzel var olmaya çalıştılar ki… Ben aslında sanatın bugün ki geldiği nokta anlamıyla onların gözlerinin döndüğü yerde utandım. Biz onlar kadar disiplin içinde mi yapıyoruz bu mesleği, onlar kadar özveri içinde mi yapıyoruz bu mesleği, bilemiyorum. Onlarla beraber, gerçekten kirlenmemiş gözlerle beraber olmak benim için müthiş bir onurdu. Bu röportaj vesilesiyle de onlara teşekkür etmiş olayım. Sonra ben böyle kıymetini artırarak gideceğim. Bu filmde tanıştığım Wilma vardı. Wilma bence çok disiplinli bir insan. Gerçekten profesyonel; ne istediğini, nasıl yapılması gerektiğini bilen ve yüreklice yapmaya çalışan bir insan. Mesela Çanakkale Savaşıyla ilgili gerçekten sonradan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği de alsa, ondan öncesinde vatandaşlığını almış olan onca adamdan daha yiğit, daha bilgili, daha hisseden bir yerde filmin içinde olduğunu düşünüyorum. Gözü sürekli gülen bir arkadaş. Yani yan yana oynarken çok birlikte sahnemiz yoktu ama, platonun içine baktığımız zaman birlikte oynadığı arkadaşları, yönelimi, gözlerindeki o pozitiflik beni mutlu etti. Umarım daha iyi işler yapar. Umarım burada Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmasından dolayı yaşadığı mutluluğu peyderpey attırarak bir ömür yaşar. Sonra iki tane rol arkadaşım daha var benim. Bir İngiliz yüzbaşıyı oynayan Başar var bir de rolü kendi adıyla şekillenen Teşkilat-ı Mahsusa’nın bir üyesi olan Azer’i oynayan Azer var. Kendilerini 5-6 yıldır tanırım. Bana katlanan yerde çok durmuşlardır. Ama keyif alırım. Onlarda beni büyük olarak kabul edip bazen hadi oradan falan deyişlerimi -röportajda söyleyemeceğim kelimeler de var- (gülüyor) bugüne kadar eritmişlerdir. Tebessümle arkalarını dönüp gitmişlerdir, susmuşlardır. Ama bu iki insanın yanyanalığımızın tarihi içinde geldikleri oyuncu olarak  noktayı bu filmde olağanüstü bana yaşattılar. Onlarla birlikte oynamanın keyfini bana yaşattılar. Onlara inanmış olmamın haklılığını bana gösterdiler. Bir özel teşekkürü de onlar hak ediyorlar. Bizi izleyen kaç kişiyse ben bunun 10 kişi bile olsa razıyım, önemli değil sayı. Ama filmin yolu bahtı açık olsun. Benim gördüğüm gibi görülürse çok mutlu olacağım. Röportajın elbet son sorusunu soracaksınız ama ben şöyle bitirmek istiyorum. Hadi gelin bütün Türkiye bu Çanakkale’yi bir daha çekelim. Ama ne paramıza bakalım ne işimizin nitelik anlamıyla doğru mu, yanlış mı diyeceğimiz şüpheli noktasından bakalım. Bir daha çekelim, bir senede çekelim. Sonra gururla bütün ülke biz seyredelim ve gönderelim. Seyredin, bunlar, bu hikaye sadece bizi değil sizi de anlatıyor. O kadar vahşisiniz ki, o kadar insansızlaşmışsınız ki yani balinalara, kediye köpeğe bakmanın çevreye duyarlı olmanın oyununu yapmayın. Çok vahşi bir hayatın içindesiniz. Ve iddialı bir laf söylüyorum. Dünyanın kurtuluşu, bu Batı’yı kurtarmakla mümkün. Bu Batı’yı kurtarmak lazım. O yüzden gelin Çanakkale’yi birlikte çekelim.

  • Bir sonraki projelerde neler var? Tiyatro, sinema, dizi?

O kadar plancı gidemiyorum. Bir sonraki projelerde özellikle alıp yürüyen süreçler sanat ve sanatçının içini boşalttığını düşünüyorum. Benim içim doludur diye bir yere varmak istemiyorum, ama bir sonraki projelerin bir nedeni nedensellik ağını oluşturması lazım. Değiştirmesi, dönüştürmesi lazım. Anlatması lazım. Benim gibi düşünmeyene de anlatması lazım, benim gibi düşünene de anlatması lazım. Benim görevim bu. Madalyonun öbür tarafını da görebilmek lazım. Adaletli, eşitlikçi olmak lazım. Bize benzemeyenlerin hakkı yoktur anlayışına dönmemek lazım. Bu oyunu bozmak lazım. Şimdi ben bir sonraki projemde böyle bir yerde böyle bir projeyi bulmak isterim. Ancak bulamadığım takdirde de ekmek zorunluluğum var. Bu ekmek bir fırın ekmek olsun gibi bir derdim yok tabii ki. Daha önce söylediğim röportajlarımdan alınma bir tırnak içi sözcüğüm var “Aksi takdir de ben simitte satarım, simitle karnımı da doyururum.” Mesleğimi yaparken sürüklendiğim, bilmeden istemeden sürüklendiğim yerdeki hedef gösterilmemin bazı nedenleri de bunu başarabildiğimi gösteriyor.

  • Son soru olarak: Filmden biraz da siyasete dair bir şeyler sormak istiyorum. Malum tüm Türkiye’nin gözü yaklaşan İstanbul seçimlerinde. Neler söylemek istersiniz? İki başkan arasında tercihiniz kim olur ve neden?

 

Ben objektif bir adamım ve ya öyle olduğumu düşünüyorum. Subjektifsem ne olur birisi kalksın bana anlatsın. Ama bana bunu anlatabilecek bir adam varsa bir iyilik yapsın benimle beraber milyonlara da anlatsın. Ve ya ben anlatayım. Yani iki tane başkan değil, bence şu anda başkan adayları söz konusu. Bir önceki seçim yapılmıştır. Dilerdim ki ve isterdim ki önceki seçimde şaibenin olduğu bir seçim yaşanmasın. Şaibe var mıydı? Ben benim fikrimden geriye adım atayım insanlar da kendi fikirlerinden geriye adım atsınlar ve olaylara lütfen objektif baksınlar. Madem buraya girdik, az önceki verdiğim tüm cevapların içinde siyaset olduğunu düşünüyorum. Ben bir sanatçıyım. Hayatı ve yaşamı anlatan ve yaşamın güzelleşmesi adına da sanatı üretmeye çalışan bir yerdeyim. Cumhurbaşkanımızın dediğine katılmıyorum. Yaptığım sanatla benim gibi düşünmeyen insanlara da bir şeyler göstermeliyim. Fark ettirebilmeliyim. Elbette birinci vazifem bu olmalı. Ama benim bunu yapabilmem için bilgi sahibi olmam lazım. Genel kültürümle, enstrümanlarımla, yeteneklerimle, sentezlerimle anlatmak için hazır olmak zorundayım. Ben böyle yaşadım. Ve bugün gelinen bir ortamda yani kim olursa olsun ben sanatımı yaparken eşitlikçi davranacağım ama benim diğer meslektaşlarım eşitlikçi davranmıyorsa, mahalle baskısı nedeniyle, popülizm kaybına uğramak nedeniyle ve ya takipçi sayısını arttırmak adına, beğeni sayısını arttırmak adına bu kadar aleni oyunu görmezlikten geldiği süreçte ben nasıl siyasal durmam ki? Nasıl fikrimi söylemem ki? Yani sonuç, yarın her şey değişebilir. Çünkü emperyalizm ve kapitalizm bu ülkenin peşindedir. Yeni bir güç, kendisinin kaybı anlamına gelmektedir. Bütün farklı yaşam unsurlarıyla, ortaklaşan bir hayat tarzıyla ortaya çıkan bir Türkiye bir tehlikedir. Önüne geçinilmelidir. Nasıl geçilecek? Çok çaresi var. Terör örgütleriyle geçersin, algı operasyonlarıyla geçersin, popülizmle geçersin. Ben bütün bunları bildiğim yerde benim başkan adayım tabii ki belli. Yani ben başkan adayım belli derken, Ekrem İmamoğlu değil. Çünkü Ekrem İmamoğlu’nun kendisine ait olduğunu düşünmüyorum. Kendisi olduğunu düşünmüyorum. İki aydır ortada yuvarlanan sözcükler var, işte bir Rum’un… Bunu tartışmayı kesin kardeşim. Niye uzatıyorsun, niye cevap veremiyorsun. Kardeşim siz yanlış anladınız, kaybeden de kazanan da ben Türk Milletine aitim. Bu sözü söyle bitsin bu tartışma. Hain olduğu, i… oğlu i.. olduğu belli bir isimler manzumesi var. Emre Uslu gibi. Her şey güzel olacak lafını Emre Uslu ne zaman söylemiş. Bunlar dönüyor ortada. Siz bir Yunan basını tarafından böyle bir şey yapacaksınız. Hainliği ve mahlukatlığı tarif edilmez olan bir adamın sloganını kullanacaksınız. Bunlar dolanıyor, her şey o kadar güzel olacak ki diye. Bir tarafta bakıyorsunuz Fetö denilen adamın bloğu her şey güzel olacak diye tarif ediliyor. Bu adamın konuştuğu yalan. Konuştuğunun dayanak noktasında operasyonel bir süreç var. Bilgi yok, imaj var. Yani medya çocuğu var karşında. Şimdi ben soruyorum, sağına sormuyorum demokratlığı tartışılmaz bir bilim hassasiyetiyle kendisine var etmiş insanlara soruyorum: Kardeşim emperyalizmin karşısında mısın? Sen bütün unsurlarla bu ülkenin iğdiş edilmesinin karşısında mısın? Ve senden farklı yaşayanların yaşam tarzlarını korumaya, inançlarını korumaya hazır mısın? Ben de kendime söylüyorum, sadece yan yana durduğum yaşam tarzları değil, karşısında durduğum insanların da yaşam tarzlarını korumaya ben hazırım. O zaman sübjektivizmle çıkan sonuç belli benim adayım elbette ki Binali Yıldırım’dır. Ha ben bir kişiyim, onlar bir moda. Onlar sayısal olarak çok. Ama meydan okumayı sevmeyen bir adamım. Egolarımı ezdiğimi düşünen bir adamım. Ama şu lafı da söylüyorum: Halep oradaysa arşın burada. Kendi aranızdan 10 kişi seçin birer saat konuşun. Bana bir saat verin, beraber konuşalım yaşadıklarımızı. Aksi takdir de yani söylediğinizi destekler hiçbir bilimsel veri, bir sentez yokken konuşuyorsanız ben masumum demeyin. Masumluğun altında gittiğiniz yolda habersiz olsanız bile ben nasıl arlandım diyorum hiçbir suçum yoktu. Çünkü bana da saldırıyorlardı. Afrin’de Mehmetçikle vedalaşmaya gidelim dediğim için bana da saldırıyorlardı. Benim peşimden gelin demedim ki. Ben medyayı almadım ki. Instagram’ı, sosyal medyayı kapattım. Son dönemlerde kapattığıma üzülerek açtım. Yeni hesap açtım. Çünkü buradan da savaşmak gerektiğini düşünüyorum. Mehmet Çevik hakkında bir Alman gazetesi Türkiye Cumhuriyeti devletinin doğuda propaganda için görevlendirdiği sanatçı diye tarif ediyor. Ben benim ülkemin askerinin kendisine dair oynanan oyunları bozmak üzere hakkınızı helal edin deyişinin yanına gittim. Yanıma basın, popüler bir kimlik almadım. Yoldaki trafik polislerini bile gezdim. Ekipleriyle helalleştim. Sonucu ne oldu? Pardon. Sonucu ne olursa olsun, bu milletin bütünlüğü üzerine oynanan oyunun karşısındayım. Ve bunu anlatabilecek bilgim de var, kalbim de var, hassasiyetim de var. Beni kim dinler bilmiyorum. Ama 23 Haziran’da bence İstanbul başkanını seçmeyecek. Sadece bir tek raund kazanmaya çalışan bir şeytani kısım var. Emperyalizmi anlatıyor. Şablonları farklı, operasyonları farklı, tetikçileri farklı, piyonları farklı. Ve bu anlamda dün ki süreçte yer alıp, bugün ki süreçte aslında şöyle oldu da, ben küskünüm, yoruldum diyen adamlar bilsinler ki geçmişte verdikleri destek bugün çekilmeye döndüyse geçmişte verdikleri desteğin adı da köstektir. Haydi sandığa, bu raundu vermeyelim. En azından Çanakkale’nin hatırına…

ETİKETLER
mehmet çevik
YAZDIR
YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL
DİĞER HABERLER
Alman vekilden küstah çıkış: Biz de Türkleri geri göndeririz
Bu gösterinin sırrını biliyor musunuz?