Artık, "Gurbette Ramazan, biraz hüzün, daha çok sevinç' demek

O yazıyı kaleme alışının üzerinden yıllar geçmişti: Şimdi yine Amerikadaydı ve 2010 Ramazanını yaşamaktaydı. Gözlerinde yine yaşlar birikmişti ama bu sefer hüzünden çok sevinçten dolmuştu gözleri…

Eklenme: 31 Ağustos 2010 10:40 / Güncelleme: 31 Ağustos 2010 10:40 / 4,264 Okunma / 9 Yorum

Eski bir yazıda, yaklaşık on yıl önce buralara, okyanus ötesine gelişimde gurbetin bana, ve benden öte; buralarda ve dünyanın başka yerlerinde onlarca yıl harcamış, hatta ömrü o yabancı diyarlarda geçmiş insanımıza hissettirdiklerini sizlerle paylaşmaya çalışmıştım.

Bu duygular daha çok  Ramazan mubarekte kendini hissettiriyor ve daha çok mektup sıcaklığındaki o yazı, ABD’de yaşayanların hal-i pür melalini tasvir etmeye çalışıyordu. Ne mutlu ki bu büyük yanlızlık ve bu büyük hüzün hali; Amerika’da yaşayan Türk’lerin son beş - on yıllık üstün gayretleri ile iyice azaldı.

Önce, bir Anadolu delikanlısının ABD’de, belki bir çoğumuzun ailesinin Almanya başta olmak üzere, Avrupa devletlerinde çok önceden yaşadığı -hala bir kısmımız bu büyük yanlızlığı yaşıyordur- “o hikayeden” kısa kısa alıntılar yapıp bu güne bağlamak istiyorum:

“O HİKAYE”

Okyanusun ötesindeydi… Vatanından ayrı düşmüştü… Ramazandı…

Sevgilinin ışıltısı geldi, yerleşti gözüne. Yakınlaştı, yakınlaştı, ve gözlerinde biriken yaşta yansıdı özlemi-hasreti…

Ramazandı şimdi… Ayların şahı denirdi ona, sultanı…

“Memleketimin her köşesi bucağı, kimbilir ne tatlı bir coşkuya şahittir şimdi…” dedi ve iç geçirdi.

Üsküdar’dan yahut Karagümrük’ten daha kavi yanıyordu boğazı. Annesini, tüm ailesini, eşini-dostunu, cennet vatanını düşünmekten dur olamıyordu.. “Gurbetteyim” dedi buğulu bir sesle. Elden ne gelir, gurbette…

Ne kalem kalem minarelerinden duyulan “Allahu-ekber’ler”, ne her biri apayrı sanat eseri olan ışıl ışıl mahyalar, ne oruç tuttuğunu ispat için dillerini çıkarıp birbirine gösteren kara gözlü-bembeyaz yüzlü-cennet yürekli çocuklar vardı yakınlarında…

Boğazı yanmaya devam ediyordu; ince bir sızı almış, kavramıştı tüm ruhunu…

Okyanusun ötesindeydi; sanki, maneviyatın üfül üfül her köşe bucağında estiği o kutlu ayın, Ramazanın da ötesindeydi.

“Buralarda…” dedi buruk bir sesle: “…Ne buram buram kokan pideleri almak için sıra sıra uzamış insanlar, ne telaşlı telaşlı evine yetişmeye çalışan Ramazan’ı idrak etmiş müminler var.”


Okyanusun ötesindeydi işte. Hem ne bekleyebilirdi ki daha fazla… “Lisanlar farklı, deriler rengârenk” idi burada. Ah ki ne ahh, gurbetteydi işte; gurbette…

Onu otobüs garından yatılı okula gönderişlerini hatırladı. Gurbete gitmeyi bu sanıyordu; başka bir şehre gitmek, anneden, babadan, yuvadan… bir kaç aylığına ayrılmak… Ama şimdi anladı ki gurbet asıl buydu; ülke sınırlarını aşmak, başka diyarlara kanat çırpmak, suların ötesine yelken açmak…

Dondurulmuş “hazır” yemeğini buzdolabından aldı, mikrodalga fırınına attı ve saatine baktı; herhalde daha 4-5 dakika vardı iftara. Ne çok zaman vardı yemeğini hazırlamak için. Oysa ülkesinde 4–5 saat kaldı mı iftara, hafakanlar basar-tatlı bir telaş sarardı insanları; nasıl yetişecek yemekler akşam ezanına diye.

Ne televizyonlarda “iftar özel” programları vardı, ne “Çağrı” filmi, ne de yanık yanık okunan kuranlar, tesbihatlar, ilahiler…

Dondurulmuş yemeğinin ısınması için mikrodalga fırınını çalıştırdı. İftar vaktinden tam emin olmak için eski bir alışkanlıkla gözleri imsakiye aradı boş duvarların üzerinde, ama yoktu... Hemen bilgisayarini açtı: Her bir şeye ulaşmak için internete bakılıyordu bu ülkede. O da öyle yaptı; elektronik ortamda aradı kendi şehrinde güneşin batış saatini…

GURBETTE RAMAZAN, BİRAZ YANLIZLIK - BİRAZ HÜZÜN DEMEKTİ

Hem bu arada hazırdı iftarı! Ormana bakan penceresinin yanındaki masaya koydu yemeğini. Kendi ezanını kendi okudu. Herzaman yaptığı gibi, orucunu açmadan önce dua etti. Daha 3-4 yaşlarında babasının ve annesinin kendisine öğrettiği duaydı bu:

“Allah’ım senin rızan için oruç tuttum, senin rızan için orucumu açıyorum. Hamdolsun verdiğin nimete; sağlık ve afiyete. Rabbim, burada tattırdığın nimetlerin asıllarını, ötelerde tattır… Rahmeti-şefkati bol Allah’ım, olmayanlara da ver… Amin.”

Bismillah her hayrın başıdır dedi kısık bir sesle. Sesini daha da yükselterek, “Bismillah” dedi ve bir yudum su içti plastik şişeden: Boğazındaki yangına çare olamadı soğuk su. Zorla bir iki lokma aldı yemeğinden, büyük bir yanlızlık sardı her yanını. Lokmalar sıra sıra oldu, tıkandı boğazına. Sanki düğüm düğüm olmuşlardı da inmek istemiyordu aşağıya.

“Gurbette Ramazan biraz yanlızlık, birazda hüzün demek” derken birkaç damla gözyaşı indi yanaklarından aşağıya doğru, usulca. Ve sonra iplil iplik aktı yanaklarından boynuna doğru…

GELMEYECEKTİ, “GEL” DENENE KADAR!

Memleketinin, sevdiklerinin ışıltısı canlandı gözlerinde. Herbirinin çakmak çakmak gözleri gülümsedi ona. Minarelerin mahyaları kadar güzeldi gözleri…

Okyanus ötesinde bir gençti o. Gurbeti her ne kadar tüm zerrelerine kadar hissetse de, bir mefkûre uğruna gelmişti buralara ve söz vermişti. O, “gel” demeden gelmeyecekti.. Sözüne sadık olacaktı hep. Bir ömür ekmeğine gözyaşını katık etse de hep bekleyecekti; Ramazan mübarekliğinde, pide sıcaklığında, gurbette vatanını sevme arılığında, sözünün erliğinde…: Bekleyecekti…

Gitmeyecekti Ramazan’ı tüm yüreklere duyurana, ya da “gel” denene kadar…

Hem ne güzeldi sevgiliyi bekleyerek geçen ömür; ne bereketli, ne onurluydu… 

Hem ne güzeldi gurbette asıl gurbeti yaşayanlara ümit olmak-vuslat olmak tutkusu… Bir ömre değil, bin ömre bedeldi gaye-i hayatı… Güzellikleri yaşamak ve yaşatmak için bir kere daha “Bismillah” dedi.

 Usulca sildi gözlerini, titreyen elleri…

SEVİNÇ GÖZYAŞLARI

O yazıyı kaleme alışının üzerinden yıllar geçmişti: Şimdi yine Amerika’daydı ve 2010 Ramazanını yaşamaktaydı. Gözlerinde yine yaşlar birikmişti ama bu sefer hüzünden çok sevinçten dolmuştu gözleri…

Etrafında dev bir yanlızlık vardı eskiden… Ya şimdi öyle miydi? Onlarca eski talebesi vardı yanında; kimi üniversite hocası olmuş, kimi öğretmen, kimi işadamı… Yan masalarda  onlarca arkadaşı vardı çoluk çocuğu ile. Salon çığlık çığlık memleket olmuş, çağlıyordu. Koskoca vatanı, sanki kanatlanıp gelmiş ve Amerika’nın yüzlerce köşesinde olduğu gibi bu salona da sığmıştı… Bin şükür ki, burası da artık küçük bir Türkiye olmuştu.

Buram buram kokan sıcacık pidenin yarısını uzattı Amerikalı arkadaşlarından birisi… “Haydi, iftarımızı açalım, bak vakit gelmiş, ezan okunuyor…” dedi heyecanla ve seviçle… Daldığı hayellerden zorla da olsa çıkıp, ABD yerel saatine göre ayarlanmış televizyondaki programa kulak kabarttı: Bülbül sesli müezzinin sadası, Eyüp Camisinden, can İstanbul’undan geliyordu…

Sofrasında yerli yabancı onlarca dost, ıslak gözlerinde minnet, küçük kalbinde kocaman umutlar, kurumuş dilinde ve dudaklarında şükür duaları, neden titrediğini bilmediği ellerinde sımsıcak Ramazan pidesi vardı… 
 

M. Cebrail Altindag /ABD / Haber7
yazarimizamektup@gmail.com

Yorumlar Yorum Yaz
  • SİYASET
  • GÜNCEL
  • EKONOMİ
  • SPOR
  • DÜNYA
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Mekke ve Medine'den Canlı Yayın
Gazete Manşetleri
Piyasa Verileri