Bakan Kurtulmuş: Kesinlikle etkilenmeyiz... - YAZDIR

Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş, Bangladeş’in başkenti Dakka’da gerçekleştirilen İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) 10. Turizm Bakanları Konferansı’na katıldı. Kurtulmuş dönüş yolunda uçakta Haber7'ye önemli açıklamalarda bulundu.

  • GİRİŞ09.02.2018 15:35
  • GÜNCELLEME09.02.2018 15:41
  • KAYNAKHABER7

Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş, Haber7 Genel Yayın yönetmeni İbrahim Erdoğan'ın da aralarında bulunduğu gazetecilere muazzam bir terör tehdidiyle karşı karşıya kalmamıza rağmen turizm rakamlarındaki yükselişin sürdüğünü ve Zeytin Dalı harekatının turizmi olumsuz etkilemeyeceğini söyledi.

Kurtulmuş'un açıklamalarından satırbaşları:

 

 

Şimdi geçtiğimiz 2016-2017 iki yıl Türkiye için çok önemli bir test dönemiydi dayanıklılık testiydi. Yani bir ülkenin turizm bakımından başına gelebilecek büyük felaketlerin hepsi bu 2-3 yıllık süre içerisinde oldu. Muazzam bir terör tehdidiyle karşı karşıya kaldık. DEAŞ’ın, PKK’nın saldırıları oldu. Rus uçağı düşürüldü. Türkiye’de bir darbe teşebbüsü 15 Temmuz darbe teşebbüsü oldu. Sadece o teşebbüsün yapıldığı akşamdan ibaret bir şey değildi, o darbeden sonra da Türkiye’ye olumsuz şekilde etki eden olağanüstü kapsamlı bir algı operasyonu yürütüldü halen de yürütülmeye devam ediliyor. Bir dördüncü faktör de Avrupa’daki geçtiğimiz 1,5 yıl içerisinde yaşadığımız seçimdi.

Seçimlerin ana ekseni yabancı düşmanlığı üzerine oturdu, İslam karşıtlığı üzerine oturdu özellikle göçmen sorunu bazı aşırı sağ partiler tarafından büyütülerek neredeyse Avrupa’daki bütün seçimlerin ana konusu haline getirildi bunun somuta indirgenmiş şekli de Türkiye düşmanlığı ve Erdoğan düşmanlığı oldu. Şimdi bütün bunların hepsini üst üste koyduğunuz zaman Türkiye turizminin göçmesi ve bir daha kolay kolay da ayağa kalkmaması gerekirdi veya öyle bir sonuç beklenebilirdi. Kısa bir süre içerisinde bu kadar olumsuz aktörlerin tamamından bir şekilde Türkiye sıyrılmış oldu. Şimdi önümüzde ne yapacağımızı biliyoruz. 1-3 Kasım tarihleri arasında 2017’de düzenlediğimiz Turizm Şûrasında mükemmel bir şûra oldu. Buradan ortaya çıkan stratejik adımları tespit ettik ve birkaç temel noktada odaklandık. Bunlardan birisi sizin söylediğiniz bu tehlikeyi de aşabilmek için Türkiye’nin ürün çeşitlendirmesini yaptık, yani sadece deniz, güneş, kum değil. Türkiye’de kongre turizmi, spor turizmi, inanç turizmi, tarih ve kültürel turizmi, yayla turizmi vesaire gibi ve özellikle de sağlık turizmi gastronomi gibi alanlarda ürünlerimizi çeşitlendirerek Türkiye’nin çok farklı bölgelerinin, çok farklı ürünlerinin tanıtılması. Böylece turizm gelirinin kişi başına turist başına düşen harcamayı arttıracak şekilde ürünlerimizi çeşitlendirebiliriz.

Bizim 2023 hedefimiz 50 milyon turist, 50 milyar dolar turizm geliri, yani kişi başı 1000 dolar. Şu anda yaklaşık 680 dolar civarında. İkincisi ise turizmde yeni kapıları açmak mecburiyetindeyiz. Sadece bu sene 2017 yılı sonu itibariyle Avrupa’daki geleneksel pazarlarımıza geri döndük orada işte mesela 4,5 milyonu aşkın Rus turisti geldi, 3,5 milyonu aşkın alman turist geldi, İngilizler aynı şekilde.

Ama bizim bu pazarlarımızın yanında özellikle Uzakdoğu Asya’yı yeni pazarlarımız olarak geliştirmek mecburiyetimiz var. Çin, Hindistan, Güney Kore, Japonya, Endonezya ve Malezya bu 6 ülkenin toplamı yaklaşık dünya nüfusunun yarısı. Ve o ülkelerin hemen hemen hepsinde çok yeni, çok canlı ve muazzam bir harcama kapasitesi onu orta sınıflar gelişmiş orta sınıflarla bunların bir şekilde Türkiye’ye doğru çekilmesi için gayret sarf ediyoruz. Bu iki ana stratejiye ilave olarak turizmi ve kültürü, İslam karşıtlığı ve Türkiye düşmanlığının önlenmesi için de yumuşak gücümüzü en önemli stratejik araç olarak kullanmayı hedefliyoruz. Bunun için kültür haftaları, bizim kültürümüzü tanıttığımız, yurt dışında yaptığımız etkinliklerle inşallah bu süreci aşacağız. Amacımız kişi başına 1000 dolarlık bir harcamaya ulaşmak ve Türkiye’ye dünyanın dört bir tarafından turisttin geldiği bir ülke haline getirmek.

AFRİN'DEKİ ZEYTİN DALI HAREKATI

Göstergeler etkilenmeyeceği yönünde. İşte İstanbul’da EMITT Fuarı vardı orada yurt dışından gelen yabancı misafirlerimizden de aldığımız bilgiler şu yönde: Mesela Alman Seyahat Acenteleri Birliği Başkanı dedi ki, Almanya’daki 2018 yılı erken rezervasyonları geçen yıla göre yüzde 70 arttı dedi bu çok güzel bir gösterge. Rusya, Ukrayna, İngiltere vesaire baktığınız an yüzde 40, yüzde 50, yüzde 60 artan ülkeler var demek ki, biz bu yıl için 2018 yılı için yaklaşık 38 milyon civarında bir turisti bekleyebiliriz ve bu anlamda da 30 milyar dolar civarında da turizm geliri elde edebiliriz. Zeytin Dalı Harekatı turizmi hiçbir şekilde olumsuz etkilemeyecek. İnşallah kısa süre içerisinde hedeflerimize ulaşır. Türkiye’nin güvenliğini temin etmemiz gerekiyor, bu turizm acıszından da önemli. Ekonomiye de zaten dediğiniz gibi hiçbir şekilde olumsuz etkilemiyor. Hiçbir şey yok gibi borsalar, döviz vesaire devam ediyor.

TÜRKİYE'YE KARŞI ALGI OPERASYONU

Yani şimdi tabi dediğim gibi Türkiye aslında olumsuz algı operasyonuyla yeni karşılaşmıyor. Türkiye ta Gezi olaylarından itibaren fevkalade ciddi ve son derece ağır bir negatif algı operasyonuyla karşı karşıya. Ve çok şükür bir şekilde bunları dünya ölçeğinde durdurabilmeyi ya da Türkiye’nin özellikle ekonomideki olumlu gidişatın işte geçen seneki rakamları biliyorsunuz son çeyrekte yüzde 7 büyümüş olan bir ülkeyiz. Türkiye bütün dünya ekonomisinde duraksamanın yaşandığı bir dönemde Türkiye ekonomisi gelişiyor, büyüyor ve istikrarlı bir şekilde yoluna devam ediyor, bunu hesap bilen herkes görüyor. Ama hesabı ihmal edip algı üzerinden konuşmak isteyen de bir şey söylüyor onu biz de somut delillerimizle, somut göstergelerimizle bir şekilde önlüyoruz, frenliyoruz. Dolayısıyla, Türkiye bu süreçle yeni karşılaşmadı burada algıyı yönetme, algıyla karşı karşıya kaldık onu tersine çevirme konusunda da belli bir tecrübemiz yeterli mi? Değil. Daha fazla bunun yolu Türkiye’nin uluslararası bütün platformlarda görülmesidir. Yani ben de açıkçası bu Bakanlığa geldiğim günden itibaren bunu yapmaya gayret ediyorum. Yani göründüğünüz yer sizin işte geldiğimiz konferans, gelmezseniz yoksunuz. Türkiye bu anlamda mesela bu yıl Çin’de bir Türkiye yılı düzenliyor yıl boyunca süren etkinliklerimiz var. İşte Bu yıl Kastamonu Türk dünyası kültür başkenti oldu bütün yıl boyunca bütün Türk dünyasında adı duyulacak. Yine aynı şekilde Troya Yılı üzerinden çok ciddi bir imaj oluşturulması için gayret sarf ediliyor. Herhalde yıl boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde çok sayıda fuara Türkiye olarak katılıyoruz. Bunlar önemli şeyler. Yine bu uluslararası platformlarda görünmemizin sonucu olarak örnek olarak söylüyorum mesela Maskat’ta Birleşmiş Milletler Turizm Örgütüyle Dünya Turizm Örgütüyle UNESCO’nun yıllık ortak toplantıları var bu ortak toplantıların 2018’de Türkiye’ye getirilmesi için mücadele ettik ve Türkiye’de olacak 2018’de. Yani bizim her platform bütün uluslararası platformları kullanmamız lazım. Türkiye’nin UNESCO’nun geçtiğimiz yıl içerisinde Dünya Yürütme Komitesine seçilmiş olması büyük bir başarıdır böyle bir ortamda, yani hem Türkiye hakkında bu kadar olumsuz birileri bir şeyler yapmaya çalışıyor bir taraftan da Türkiye kendi varlığını her yerde Avrupa’da, Latin Amerika’da, Asya’da bunu hissettirmeye çalışıyor. Dolayısıyla, rakamlar da ortada, Türkiye’nin geldiği nokta da ortada. Bu bir mücadele yani en az özellikle hem Fırat Kalkanında yaşadığımız şey oydu hem de Afrin Operasyonu dolayısıyla sahada verdiğimiz askeri mücadeleyi güvenlik mücadelesi kadar bir de algı mücadelesi yapıyoruz, bunun da ciddi bir şekilde sürdürülmesi gerek.

YENİ İŞBİRLİĞİ ANLAŞMALARI

Biz bunun için işte bu iş birliği anlaşmaları hem kültür de hem turizmde iş birliği anlaşmaları hazırlıyoruz bunlar zaten elimizde belli ana başlıklarıyla var. Ülkelere göre bunu da revize ederek süratle ikili anlaşmalarda eksik olan ülkelerle tamamlamaya gayret ediyoruz mesela Bangladeş’te böyle bir anlaşmamız yoktu bunu çalışacağız. Gambiya’yla böyle bir anlaşmamız yoktu onlarla da bunları yapacağız. Böylece inşallah bir katkımız, bir faydamız olacak. İki tane bu geçtiğimiz yılla ilgili iki tane güze demeç verildi bunlardan birisi Yunanistan’ın Turizm Bakanı Sayın Kuntura dedi ki, Türkler tekrar turizm alanında küresel piyasalara büyük bir rekabetçi güç olarak geri döndüler dedi çok şey. Taleb Rifai bir önceki dönem Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütünün Başkanı. O da dedi ki, hiç kimse Türkiye’den bu kadar hızlı bir süre içerisinde sorunlarını aşıp turizmi yeniden büyük bir güç olarak görmesini beklemiyordu tebrik ediyoruz gibi çok Türkiye’deki bu gelişmeyi övücü sözler söylediler. İnşallah yani ilerlemeye devam ederiz.

TARİHİ ESER KAÇAKÇILIĞI TERÖRİZMDEN FARKSIZ

Yani ben açık söyleyeyim ben uluslararası tarihi eser kaçakçılığını küresel terörizm tehdidinden ayrı görmüyorum, ikisi de insanlığa karşı işlenmiş suçtur. Şimdi örnek olsun diye söylüyorum, yüreğimiz parçalanarak Suriye’deki yıkılan bu tarihi canım şehirleri, Musul’daki, Kerkük’teki, Irak’taki tarihi şehirleri görüyoruz. Ama adımız kadar eminiz ki birkaç sene sonra buralarda dağıldığını, parçalandığını zannettiğimiz birçok eser Batı’daki koca koca müzelerde sergilenmeye başlanacaktır. Yine buralardan o Bağdat’ın, Halep’in, Şam’ın canım kütüphanelerinden kaçırılmış olan tarihi eserler, el yazması eserler ya da işte milattan önce bilmem 2000’li yıllardan kalma muazzam tarihi eserler bir yerlerde karşımıza çıkacak.

Burada her vesileyle ifade ediyorum, yani burada herkesin samimi olması lazım. Yani biz eğer tarihi eser kaçakçılığına hep beraber uluslararası camia olarak karşı çıkmazsak, hırsızlık malının alıcısı olursa Türkçesi, bunu çalıp bunu bir uluslararası mafyatik örgütlenmeler üzerinden ülkelerden kaçırıp piyasalarda bunları pazarlayacak çok mafya örgütü bulunur. Dolayısıyla ben bunu açıkçası kültürün çalınması olarak görüyorum, sanatın çalınması olarak görüyorum, bir ülkenin tarihi mirasının çalınması olarak görüyorum. Çalan, bu hırsızlığı yapanlar kadar, en azından onlar kadar bu eserleri sergileyenlerin de büyük suçu, vebali olduğunu düşünüyorum.

Eğer bizim ülkelerimizden kaçırılmış eserleri Batıdaki müzelerden çekin, birçok müzenin birçok galerisi kapanmak mecburiyetinde kalır. Onun için Türkiye buna özel önem veriyor. Çok şükür bu sene şu anda 55’e düştü listede bekleyen, sırada bekleyen eserler, bunları da tek tek getireceğiz inşallah. Yurt dışında yakaladığımız bütün eserlerimizi getiriyoruz. En son 2400 yıl öncesine ait bir eseri, Edinburgh’ta yakaladığımız Karya bölgesinden kaçırılmış, Karyalılar döneminden kaçırılmış altın tacı getirdik ve Ankara’daki Anadolu Medeniyetler Müzesi’ne getirdik. Erzurum’dan kaçırılmış, onun 4 bin yıla yakın bir geçmişi var, mükemmel bir bronz dağ keçisi heykeli, yani muhteşem eserler. Hatta onlara bakınca insan diyor ki, ya onlar mı daha gelişmiş, yoksa biz mi daha gelişmişiz? Bu çağın bile üstünde yapılmış şeyler. İşte yine Herakles Lahitinin getirilmesi bu yıl içerisinde önemli. Yine Londra’da, henüz getirmedik, ama sırada bekleyen Şeyh Hamdullah'ın oğlu Hattat Mustafa Dede'nin 16'ıncı yüzyılda nesih hatla yazdığı, Mushaf-ı Şerif, muhteşem bir eser. Pazartesi günü müzayedeye çıkacaktı, biz Cuma günü durdurttuk onu ve onu inşallah geriye getireceğiz. Bu konuda uğraşıyoruz.

Yani Türkiye’nin uluslararası alandaki iddiasına paralel bir şekilde bizim bu kültürel mirasımızı, varlıklarımızı geri döndürmek gibi bir çabamız var.

ARAKAN'DAKİ MANZARA

Bir kere, hakikaten çok yoksulluk gördük dünyanın birçok yerinde, çok çaresizlik gördük, çok zulme uğramış mazlum insanlarla karşılaştık. Ama bugün burada gördüğüm manzara hem zulmün boyutlarını anlamak bakımından, hem bu çaresizliği, bu fakr-u zarureti görmek bakımından açıkçası sarsıcı, öğretici, terbiye edici bir noktadaydı.

Önce şunu söylemek lazım: İşte insanları gördük, konuştuk, gittiğimiz çadırdaki yaşlı insanlar, genç insanlar,  birisi diyor ki, etrafımızdaki 7 köyü yaktılar, biz de kaçmak durumunda kaldık. İşte medrese imamı olan babamı vurdular gözümün önünde diyor, 5 dakika bile müsaade etmediler, hep beraber köyden kaçmak durumunda kaldık. Bir başkası diyor ki, askerler geldi köyümüzü bastı, işte çocukları, gençleri öldürdü, arkamıza bakmadan canımızı kurtardık. Yaşlı bir teyze, hakikaten onun söylediklerine dayanmak mümkün değil.

O gün şunu bir kere daha gördük ki; Arakan meselesinin üstü örtülemez, örtülmemelidir. Burada bütün Müslümanlara sorumluluk düşüyor, bütün uluslararası camiaya sorumluluk düşüyor. Yani bugün sadece bu insanların yaşadıkları zulümleri dinlemek, birçok belki insan bunları dinliyor, bu yeterli değil, bu zulümlerin uluslararası alanda ifşa edilmesi, hesabının sorulması için de elimizden geleni yapmak mecburiyetindeyiz. Ama maalesef çok açık söyleyeyim, bugün gördüğümüz, dinlediğimiz o zulümleri yapanlar kadar o zulme seyirci kalanlar da suçludur. Bu öğrenilmiş çaresizliği, fakr-u zarureti, yoksulluğu, ümitsizliği, geleceğinin, insanların mahvolmuş olduğu bu kamplarda yaşayan sefaleti bu noktaya getirenler kadar buna seyirci kalan, buna duyarsız kalanlar da sorumludur.

Dolayısıyla Arakan meselesi yeni bir dünya sistemi kurulması arayışımızı dile getirmemiz için bizim üzerimize vacip olan önemli bir sorumluluk alanıdır. Yani dünyada elinde gücü bulunduranlar mazlum milletler üzerinden güç savaşı vermeye devam ederlerse Arakan benzeri başka birçok yer karşımıza çıkacak ya da Arakan’daki zulmü sona erdirmemiz mümkün olmayacak. Zaten Müslümanların çoğu şu anda oradan ayılıp işte bugün gördüğümüz, belki de görece olarak daha iyi taraflarını gördüğümüz bu kamplardaki sefaleti yaşıyorlar, ama 1 milyona yakın Arakanlı memleketinden ayrılmış durumda şu anda.

Şimdi dolayısıyla burada siyasi bir sorumluluk var. Yani bu çaresizliklerini, yoksulluklarını giderebilmek için bütün gücümüzle Türkiye’nin kurum ve kuruluşları olarak, hem devlet kuruluşları, hem sivil toplum kuruluşları olarak gayret sarf ediyoruz, ama sonuçta siyaseten bu ve benzeri durumların önlenebilmesi, bu örneklerden hareket ederek Arakan’ın her uluslararası platformda dile getirilerek Birleşmiş Milletler’in gündeminden bir şekilde düşürülmemesini temin etmemiz lazım.

Vallahi Rabbimiz Allah’tır dedikleri için bunca zulme uğramış olan bir avuç Müslüman, sanki İslam dünyasının içinde bulunduğu durumun çaresizliğinin bedelini ödeyen bir toplum gibi, aynen Filistin’de bir avuç Filistinlinin dünyanın gözü önünde Filistin davasını savunurken neredeyse tek başlarına savunmak mecburiyetinde oldukları gibi Arakanlılar da, kolay değil, zaten yoksulluk içerisinde memleketlerinde de olan insanlar sadece Rabbimiz Allah’tır dedikleri için bu zulme uğramışlar. Ben bu Arakanlı Müslümanların -kendilerine de ifade ettim- sanki Hazreti Peygamberin Mekke’nin zulmünden kurtulmak için yaptığı hicret gibi ona benzer bir şekilde hicret etmiş, sırf Allah’a inandıkları ve tevhidi savundukları için bu zulme uğramış olan insanlar. İslam ümmeti Arakanlıları kendi gözbebekleri gibi korumak durumundadır.

Şimdi bu uluslararası camianın anlayamadığı şey şu: Yani biz paramız çok olduğu için, dünyanın çok zengin olan ülkelerinden birisi olduğumuz için, efendim sayısız petrol ve dolarlarımız bulunduğu için ya da başka emperyalist devletlerin yaptığı gibi başka taraflarda elde ettiğimiz zenginliklerle kasalarımız dolu olduğu için bu yardımları yapmıyoruz. Biz bu yardımları gönülden yapıyoruz, Allah rızası için yapıyoruz ve tarihten gelen sorumluluğumuzun bir gereği olarak yapıyoruz. Yani biz biliyoruz ki, Arakan’daki Müslüman kardeşlerimize zulmedildiği zaman bu bizim içimizi burkar, içimiz yanar. Aynen ecdadımızın Hint Yarı Kıtasında Uzak Doğu Asya’da zulme uğrayan Müslümanları, hatta Budistleri kurtarmak için geldiği Hint seferlerini hatırlarız, yani o dönemin şartlarında, o zor şartlarda Hint seferleri yapmışlar, gelmişler ve bunun karşılığında Batılıların yaptığı gibi, yani bir metre ipekli kumaş bile götürmemişler, bir kilo altın bile götürmemişler.

TÜRKİYE'NİN GÜVENLİĞİNİ SAĞLAMAK İÇİN...

imdi bunu görmeden kimse Ortadoğu’da siyaset yapamaz. Dolayısıyla bizim bir an evvel bu süreçte Türkiye’nin güvenliğin altına almak, bölgenin daha fazla parçalanmasının önüne geçmek, bir yeni devletin burada oluşturulması çabasının ötesinde mevcut bütün bölgesel devletlerin toprak bütünlüğünün temin edilmesini sağlamak, Suriye’nin, Irak’ın toprak bütünlüğü, diğer ülkelerin toprak bütünlüğünü sağlamak; bu yönde bir siyaseti ortaya koyuyoruz ve bu yönde de Türkiye’nin beka meselesi olan PKK-PYD terörünün, DEAŞ terörünün bitirilmesi için can pahasına bir mücadele veriyoruz.

Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı olarak Sayın Kılıçdaroğlu’na düşen; bu milli meselede milletin yanında yer almaktır. Böyle yaparsa siyaseten doğru bir şey yapmış olur ve gerçekten bu süreçte olumlu katkısı olur. Yine şunu da çok açık söylemek lazım: Bölgedeki küresel güçlerin çıkarları, bölgenin daha fazla bölünmesi ve parçalanmasından yanadır. Türkiye’nin milli çıkarı ise, bölgenin daha fazla birleşmesi, bütünleşmesinden yana, aradaki farklılıkların azaltılmasından, entegrasyonun kuvvetlendirilmesinden yanadır.

ARTIK TÜRKİYE UYANDI

Sayın Cumhurbaşkanımız Türkiye’nin lideri olarak, AK Parti Türkiye’yi yöneten siyasi parti olarak biz Türkiye’nin gücünün potansiyelinin farkındaydık. Ama maalesef uzunca yıllardır, hele hele son yıllarda karşılaştığımız bütün bu sıkıntılı dönemlerde dostlarımız, müttefiklerimiz yıllardır birlikte aynı ittifakların içerisinde görüldüğümüz ülkelerin maalesef Türkiye’ye çok da dostça bakmadıkları, Türkiye’nin hayati önem vermiş olduğu konularda Türkiye’den çok farklı düşündüklerini, hatta Türkiye karşıtlarıyla işbirliği ve ittifak yaptıklarını gördük.

Örneğin; uzun süre Avrupa Birliği Türkiye’ye karşı böyle işte size ayrıcalıklı ortaklık verelim, size farklı şeyler verelim, işte müzakere konularını açmayalım, başlıkları açmayalım vesaire son derece soğuk, uzak, Türkiye’yi tabiri caizse kapısında terbiye edilecek bir ülke olarak muamele etti. İşte Amerika Birleşik Devletleri’ne bakıyorsunuz, yıllardır NATO çerçevesinde bu kadar çok ittifakınız var, stratejik ortaksınız, teröre karşı mücadelede işbirliği içerisinde yer alıyorsunuz, maalesef çok temel konularda, sizin için varlık sorunu olan temel konularda bile sizinle beraber hareket etmiyor, işte tam tersine PKK’ya, PYD’ye silah sağlıyor. Bir taraftan da, yani diyelim ki işte uluslararası alanda Türkiye’nin ne kadar karşıtı varsa bunları da bir şekilde himaye ediliyor. Herhalde kastedilen budur, yani bunları artık gördük.

Bunlar güçlü, ayakları üstünde duran, demin konuştuğumuz kendi gövdesi üstünde yeniden yükselip büyük bir medeniyet, büyük bir güç olma hayali kuran, dünyanın dört bir tarafındaki mazlumlara kol kanat germe iddiasında olan bir ülkeyi görmek istemiyorlar. Kendi savunma sanayisini kendisi yapan, kendi uçaklarını, kendi savunma mekanizmalarını kurabilen bir Türkiye görmek istemiyorlar. Dış yardımları almadan, IMF destekleri olmadan gelişebilen, güçlenen bir Türkiye’yi görmek istemiyorlar. Dediğim gibi, bunların istediği; tek ayaküstünde terbiye salonunda bekleme sırasını bekleyen bir Türkiye’dir. Artık Türkiye buradan uyandı.

Tabi ki, yani güçlü, ayakları üzerinde duran. Bunun örneğini de verdik, bakın en son, Allah lütfetti, Sayın Cumhurbaşkanımıza hakikaten bu anlamda ümmet olarak şükran borçluyuz, Kudüs meselesi. Ben kendimi bildim bileli Kudüs meselesiyle ilgilenmiş, bunu kendi davasının en önemli unsurlarından birisi olarak görmüş birisi. Ama ne yazık ki özellikle soğuk savaş sona erdikten bu yana İslam dünyası giderek Kudüs konusundaki hemfikir olma durumundan uzaklaştı, ülkeler kendi içerisindeki sıkıntılara boğuldular, kendi içerisindeki çatışmalara boğuldular ve neredeyse İstanbul’daki İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi toplanana kadar İslam ülkelerinin büyük bir çoğunluğu Kudüs konusunda duyarsız hale gelmişlerdi; bunları yönetimler bazında söylüyorum, halklar bazında söylemiyorum asla. Halklar her zaman canlı bir şekilde.

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat