30 asker 2 teröristten neden kaçar?

Eklenme: 27 Ağustos 2011 10:24
Güncelleme: 27 Ağustos 2011 10:24 / 20,862 Okunma / 38 Yorum
Mehmet Ali Bulut

Ve bu hale geldik: Başlarında rütbeli –yani mesleği askerlik olan- komutanları da bulunduğu halde 30 askerimiz iki terörist karşısında dağılabiliyor.

Sayın Işık Koşaner’e ait olduğu söylenin ses bandındaki bir cümle, 30 yıldır yaşanmakta olan utançlı halin bir izahı oldu. Başkumandan, kim ne derse desin benim gözümde devleşti bu itiraflarıyla. Haysiyetli bir asker olduğunu gösterdi. Ne diyordu Işık paşa:

Rütbesi de var kolunda. O, orada silahını bırakıp da mevzisini, kaçarsa tabii ki mevziimiz çöker. Tabii ki zayiat veririz. 2 tane adam (teröristi kast ediyor) geliyor karşıdan, 30 kişiyi (burada da Türk askerlerini kast ediyor) kaçırıyor”

Bence şu cümle, terör belasının neden 30 yıldır devam ediyor olduğunu çok güzel izah ediyor. Elbette kimse, “Türk askeri korkaktır” diyemez. Derse, tarih onu yalanlar. Ama ortada da bir itiraf var, bunu nasıl anlayacağız?

Şöyle anlayacağız: Bizim terörist dediğimiz bu adamlar davalarına, bizim askerlerin inandıklarından daha yüksek bir sadakatle bağlanmışlar! Daha inanmış, daha kararlı, daha fedakâr… (Şu PKK sayesinde daha neler öğreneceğiz bakalım!)

Kim haklı kim haksız önemli değil artık. Şu azim ve kararlılıkta olan, davasını bu kadar iman ve itaatle savunun biri, maksadını mutlaka elde eder. Hem de hakkıdır ki elde etsin!

Ben bu kavgayı hiçbir zaman Türk- Kürt kavgası görmedim, görmüyorum. Bu kavga, TC Rejimi (Kemalist Laikçi dayatma) ile -en tepesinde Siyonist Zındıka örgütünün bulunduğu- uluslararası bir şebeke arasında geçen bir kavgadır bana göre. Daha doğrusu İslam içindeki Deccalizm ile bir başka deccal yapılanması olan Leninist bir örgütün çatışmasıdır. Çatışmanın nihaî amacı ise İslam ittihadını baltalamaktır. O yüzden de zarar gören Masum Müslüman Türk Halkı ile mazlum Müslüman Kürtlerdir. Müslüman Anadolu halkının evlatları vatanlarını korumak gibi kutsal bir vazife yaptıklarını biliyorlar. Ötekisi de bir zulümden kurtulacağını umuyor. Kendisine zulmedenin Türk kardeşi olduğunu zannederek…

İkisi de cesur olan Türk ve Kürt birbirine kırdırılıyor. Bunu anlıyorum. Peki, o kahraman Türklerin dillere destan askerlerine ne oldu ki 30 tanesi, 2 teröriste karşı mukavemet edemeyip kaçıyor?

Siz ne dersiniz bilmiyorum ama bana göre bunun sebebi bilinç farkıdır. Biri niçin savaştığını bilmiyor ama karşıdaki ne istediğini biliyor ve hem de inanmış. Kendince mahkûm edildiği makûs talihini değiştirmek istiyor. Davası hak olsun batıl olsun, azmetmiş ya! Milleti için kendisini feda etmeyi dava edinmiş ya. Esas güç orda! Bakın size Bediuzzaman’ın Münazarat’ından bir iki paragraf aktaracağım:

Bediuzzaman Kürt aşiret reislerinin ve ulemasının hazır olduğu bir mecliste, haziruna sorar: “Ermeni Milleti sizden daha cesur olabilir mi?

Sene 1909! Bu sualin altında bir dip not var. Dipnotta Bediuzzaman şöyle diyor: (“Türkler ve Kürtler cesarette allame olduklarından bu sefer soruyu ben size soracağım. Çünkü bunu cevaplayabilecek durumdasınız!”)

Meclis: Hayır, asla! Olmamış ve olamaz.

BZ: (Peki,) Neden onların bir fedaisini yandırıp parça parça ederlerdi, esrarını (sırlarını) ve arkadaşını izhar (açığa vurmak) etmezdi. Hâlbuki sizin bir yiğidinize bir bıçak vurulsa, bütün esrarını kanıyla beraber fışkırtarak döker. Bu şecaatçe büyük bir tefavüttür. (Yani hiç de cesur adam yakışmıyor) Sebebi nedir?

Meclis: Biz asıl sebebini teşhis edemiyoruz… Fakat biliriz ki: Zerreyi dağ gibi eder ve arslanı tilkiye mağlup ettirir bir nokta vardır. Senin vazifeni kaldıramıyoruz. Vücudunu bildik, mahiyetini sen şerh et. (Yani biz biliyoruz ama izah edemiyoruz. Sen bize izah et)

BZ: Öyle ise dinleyiniz ve kulaklarınızı beş açınız. İşte fikri milliyetle uyanmış bir Ermeni'nin himmeti (gayreti) mecmuu millettir (milletinin tümüdür). Güya onun milleti küçülmüş, o olmuş. Veya onun kalbinde yerleşmiş. Onun ruhu ne kadar tatlı ve kıymettar olsa da milletini daha ziyade tatlı ve büyük bilir. Bin ruhu da olsa feda etmeğe iftihar eder. Çünkü kendince, yüksek düşünür.

(…..) Hakikaten sizin harikulade şecaate istidadınız vardır. Zira bir menfaat veya cüzi bir haysiyet veya itibarî bir şeref için veya 'filan yiğittir' sözlerini işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden (hafife alan) veya ağasının namusunu istilzam (yükseltmek) için kendini feda eden kimseler, eğer uyansalar hazinelere değer olan İslamiyet milliyetine; yani üç yüz milyon (şimdi bir buçuk milyar) İslamın uhuvvetlerini ve manevi yardımlarını kazandıran İslamiyet milliyetine, binler ruhu da olsa, acaba istihfafı hayat (feda) etmezler mi ?

(…..) Terakkiyatı hazıranın üssül esası ve belki din-i hakkın muktezası olan "Ben ölürsem devletim, milletim(*) ve ahbaplarım sağdırlar" gibi kelime-i beyza ve hasleti hamrayı (hamiyet ve gayreti) gayrı müslimler çalmışlar. Çünkü onların bir fedaisi der: "Ben ölürsem milletim sağ olsun, içinde bir hayatı maneviyem vardır."

(…..) Biz, ruhumuzla canımızla, vicdanımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki: "Biz ölsek, milletimiz olan İslamiyet haydır. İlelebet bakidir. Milletim sağ olsun. Sevabı uhrevi bana kâfidir. Milletin hayatındaki hayatı maneviyem beni yaşattırır. Âlemi ulvide beni mütelezziz eder."

* * *

Acaba diyorum, o sıkıyı görür görmez, silahını bırakıp kaçan rütbeli –ki bana göre o bir ‘kripto’dur; yine de hakiki Türk veya Kürt olsaydı kaçmazdı- şu izan ve bilinçte olsaydı yine de kaçar mıydı?

Kaçmazdı. Nitekim bu milletin efradı bir zamanlar öyle yüksek bir seciyeye sahipti. Malazgirt savaşında, Diojen’in casusları, Alparslan’ın adamları hakkında bilgi verirken,(Filip Hitti’nin tarihinde geçer) ‘Bizim ölüm korkusu ile atlarımızdan indiğimiz yerlerde onlar at üstünde bize ve ölüme meydan okuyorlar. Bizim hayatı sevdiğimiz kadar ölümü seviyorlar’ demişti.

Peki, o cengâverlere ne oldu ki, böyle iki teröristin karşısında 30 kişi oldukları halde tar u mar olur hale geldiler?

Cevabı yine Munazarat’tan aktaracağım:

Meclis: Biz Türkler ve Kürtler, bizde kalbimizin dolusu,(…) bir şecaat vardır. Ve başımızın dolusu zekâvetimiz var. Ve sinemizi mâlâmâl edecek (göğüslerimizi dolduracak) gayret vardır. Ve bedenimizi ve âzâlarımızı dolduracak itaat vardır. Ve dereleri hayatlandıracak ve dağları müzeyyen edecek efradımız(insanlarımız) var. Neden böyle sefil ve müflis ve zelil kaldık ki, (her isteyen bizi parmağında oynatıyor) hem yol üstünde de kaldık .

BZ: (….)"İşte o tedennînin (gerilemelenin; iyi hasletlerimizi kaybetmenin) mühim bir sebebi, bazı rüesâ (reisler) ile haksız olarak millete fedakârlık iddia eden sahtekâr hamiyet-furuşlar (milliyetçi görünen sahtekar ulusalcılar) veya velâyeti dâvâ eden ehliyetsiz bazı müteşeyyihlerdir (sahte din adamları….)

Meclis: Nasıl?

BZ: Her bir millet için, o milletin milli cesaretini oluşturan, milli namusunu koruyan ve kuvveti onda toplanacak bir manevi havuz vardır. Ve sehâvet-i milliyesini (ulusal cömertliğini) teşkil eden ve menâfi-i umumiyesini (toplumsal menfaatini) temin eden ve fazla kalan malları onda tahazzün edecek (içinde biriktireceği) bir manevi hazinesi vardır. İşte o iki kısım reisler (yani siyasiler ve din adamları), bilerek veya bilmeyerek, o havuzun ve o hazinenin etrafında delik-melik açtılar. Mâye-i bekàyı ve madde-i hayatı çektiler. Havuzu kurutup hazineyi boş bıraktılar. Böyle gitse, devlet milyarlar borç altında kalıp düşecek.

Nasıl bir adamın kuvve-i gadabiyesi olan dâfiası (belayı kendin uzak tutmasına yarayan manevi gücü) ve kuvve-i şeheviye olan cazibesi (ve çıkarına olan şeyleri almasına hizmet eden kuvveleri) olmazsa, ölmüş olmuş olur ve hayy iken meyyittir. Hem de, bir şimendiferin buhar kazanı delik-melik olsa, perişan ve hareketten muattal kalır. Hem de bir tesbihin ipi kırılsa dağılır. Öyle de, bir manevi kişilik olan milletin kuvvet ve malının havuzunu ve hazinesini boşaltan başlar, o milleti serseri, perişan ve mevcudiyetsiz edip, fikr-i milliyetin ipini kesip, parça parça ederler…”

………

İşte bugün (Türk/ Kürt) milletçe içine düştüğümüz ve şu sıralarda kurtulmaya çalıştığımız hal, onların eseridir. Siyasi liderlerimiz ve bir kısım garazkâr din düşmanı idarecilerimiz, bizi dinimizden, hakiki milliyetimiz olan İslamiyet’ten ve bu milletin bin yıldır şerefle hizmetkârlığını yaptığı Kur’an’dan mahrum ederek, milletin tüm manevi tanklarını boşalttılar. Azmini yok ettiler. Cesaretini mahvettiler. Ahiret ve cennet yurduna olan iman ve özlemini, boş ve malayani heveslerle tatmin etmeye çalıştılar. Dünya hayatını yegâne hayat diye belleterek ve şehidlik makamını en âli makam bilen bir din-i hak yerine, kupkuru bir asabiyet davası olan hamasi bir ırkçılığı koyup, bu milletin evlatlarında, kendilerini yüksek davalara adama kabiliyetini tükettiler…

Ve bu hale geldik.

Başlarında rütbeli –yani mesleği askerlik olan- komutanları da bulunduğu halde 30 askerimiz iki terörist karşısında dağılabiliyor.

Bilmiyorum başka bir şey söylemek gerekir mi?


(*) Milliyetimiz bir vücuttur; ruhu İslamiyet, aklı Kur'an ve imandır."

***

RİSALE HABER’İN İFTARI…

Bu yıl, sadece iki toplu iftara katıldım. Bunlardan biri Haber7’nin iftarıydı ki bir yönüyle bizim verdiğimiz iftar sayılırdı. Çünkü yazarlara yapılmış bir davetti. Hem kadim dostum, Haber7.com genel yayın yönetmeni, SinHa Romanı’nın ‘ebesi’ sevgili kardeşim Yaşar iliksiz’in hatırı vardı.

O da âlidir.

İkinci iftar ise Risale Haber’in iftarı idi… Ona da katılmazlık edemezdim.

Bir kere Risale-i Nur adının hatırı var. İkincisi ve daha da önemlisi, hakikaten Risale Haber ulvi, âli ve has bir hizmet yapıyor.

Risale-i Nur, bu memleketin manevi sigortasıdır. -(TIPKI Risale-i nur’da haber verildiği gibi İslam’ın fecrinin görülmeye başladığı son zamanlarda, tüm millet ve İslam düşmanlarının Risalelere çamur atma yarışına girmiş olmasından da bunu anlayabilirsiniz-) Birlik ve beraberliğimizin zamkı, siyasi, sosyal ve itikadî hastalıklarımızın reçetesidir. Arazlarımızı, ayıplarımızı setredecek bir manevi kumaştır.

Özellikle elbise demedim. Zira elbise olsa bir kalıp olur. Kumaşı herkes kendi kametine göre dikebilir. Dolayısıyla onu herkesin kendisine göre anlama ve algılama hakkı var.

Fakat görülen o ki her farklı anlayan kendine farklı bir yol çizip gidiyor. Bu dahi risalelerin mahiyetine aykırı değil. Fakat her külli dava gibi Risale-i Nur’un da bir sağ ve sol bariyeri olmalı ki bir cadde olsun. Aksi takdirde yazı olur.

Kur’an gibi mualla, müstesna ve altı ciheti hak olan ve vahye dayanan bir ilahi metinden bile insanlar, kendilerine sayısız fırka-i dalle çıkardıklarına göre, pekala Risale-i Nur’u da şurasından burasından çekiştirip farklı kulvarlara çekecek zekalar ve niyetler çıkacaktır ve hem de çıkmıştır.

Ben birkaç kere saffı evvelde bulunanlara, bir tür ‘ehli sünnet velcemaat’ denilebilecek bir konsept var etmeleri gerektiğini hatırlattım ama, insanların farklı yaklaşımlarını durdurmak da mümkün olmuyor. O yüzden de bir yığın farklı anlayış oluşmuş Risale-i Nur etrafında. Belki bu da bir kak ve hikmettir ve kaçınılmazdır lakin insan, şu hakikatlerden beslenmiş kafalar arasında bir ittihad ve uzlaşma/bluşma noktası olması gerektiğini düşünmekten kendisini alamıyor.

Çünkü Risale-i Nur’un günümüz Müslümanları üzerinde ciddi bir hakkı oluştuğuna inanıyorum. Zira o, zihnimizi pozitivizmin atıklarından; zihinleri, küfre sevk eden damarlarından kurtaran bir mevhibedir. İnsanlardaki inkâr fikrini izale ettiği gibi Kur’an ve İslam etrafındaki tereddütleri de gideriyor. Kendi kendime bazen “Kuran’ın üflemesiyle parıldamış bu nuru, eğer biz ittifak ve birlikteliğimizin madeni yapamazsak, kader-i ilahi hakkımızda davacı olur” diye düşünüyor sonra da “Bu insanları kim bir araya getirecek; kendilerine has renklerini bozmadan, kim bu yedi tayfı toplayıp, ondan Şems’e ait ‘bir ziya’ var edecek” diye bekliyordum.

Sonunda gördüm ki Risale Haber bunu deruhte etmeye başlamış. İşte o iftarda, rengini Risale-i Nur’dan almış insan ve grupların bir tenazu’ ve tezâum olmadan bir araya geldiklerini görmüş olmak benim için hakiki bir iftar oldu.

Tüm renklerin, bir iftar masası etrafında toplanmasını sağlayan ilkeli yayınları ve alicenap yaklaşımları ile hem Risale Haberi hem de onun inşasında emeği geçen başta İsmail Benek kardeşim olarak tüm emeği geçenleri tebrik etme ihtiyacı duydum. Hem de istedim ki tarihe bir not düşmüş olsun.

İslam ülkeleri içinde Türkiye’nin, cemaatler içinde de nur talebelerinin birlik ve beraberliği, benim açımdan mühim bir meseledir. Zira bu coğrafyanın rahmine yeni bir medeniyet aşılayacak yegâne fikri tohumun o olduğuna inanıyorum. RN, hem kaynağa imtisal ettiği için sağlam, hem yeni olduğu için cazip, hem zamanın ilcaatını ve üslubunu kullandığı için mukni bir kelam ve tevhid meşalesidir.

O meşaleden yayılmış ziyaları toplayıp ondan bir sirac meydana getirdikleri için teşekkür ve takdir…

***

M. Ali Bulut - Haber 7
mabulut@gmail.com

Yorumlar Yorum Yaz
  • SİYASET
  • GÜNCEL
  • EKONOMİ
  • SPOR
  • DÜNYA
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Mekke ve Medine'den Canlı Yayın
Gazete Manşetleri
Piyasa Verileri