Bu nasıl vaaz böyle?

Eklenme: 08 Ekim 2012 09:31
Güncelleme: 08 Ekim 2012 10:02 / 12,494 Okunma / 12 Yorum
Prof. Dr. Osman Özsoy

Geçtiğimiz Cuma denk geldiğim bir vaaz, 28 yıl önce Diyanet İşleri Başkanı'na gönderdiğim bir mektubu hatırlattı bana...

Antalya'da tatilini geçirdiği sırada kalp krizi geçirerek vefat eden liseden arkadaşımız Süleyman Yıldırım'ın cenaze namazı için, İstanbul Karacaahmet Mezarlığı içinde yer alan Şakirin Camii'ne gittik.

Bir bankada şube müdürü olan arkadaşımızın cenazesi oldukça kalabalıktı.

Lafı evirip çevirmeden söyleyelim, finans sektöründeki çeşitliliğin kısmen de olsa etkisinden olsa gerek, Cuma namazı kılınırken cami avlusunda ayakta dikilen çok sayıda insan vardı. Denilebilir ki, cenaze için gelen cemaatin yarıdan fazlası Cuma cemaati de değildi. Hatta merhumun son anlarında yanında olmak için cami avlusuna kadar gelen çok sayıda kadın da vardı.

Gittiğim zamanlar görüyorum, Şakirin Camii'nden kaldırılan cenaze profili, Şişli ya da Teşvikiye'ye benzer bir nitelikte. Bu camiden kaldırılan cemaatin büyük bölümünün Karacaahmet'e gömüldüğü düşünülürse, atadan dededen Karacaahmet'ten mezar sahipliği nedeniyle köklü İstanbul ailelerinden olanlar da çoğunlukta.

Ezanlar okunup bittiğinde vaaz hala devam ediyordu.

Ezandan sonra birkaç dakika geçmişti ki, vaiz ele aldığı konuyu toparlayıp sohbetini sonlandırmak için bitiş cümleleri kurup tam fatiha demek üzere iken, az önceki sohbetle hiç ilgisi olmadığı halde (sanırım son anda aklına geldi), kurban bahsine geçti. Özel bir vaaz konusu ayrılması gereken bu kadar önemli bir mevzuda 3-5 dakika içinde birşeyler söyleme çabasına girdi.

Keşke bu mevzuya girmez olaydı...

Bu kısa sürede kurbanın hikmetlerine dair çarpıcı cümleler kurmak varken, 6-7 dakikayı, kurbana karşı çıkan kesimlere, kürk giyenlere, kurbana karşı olduğu halde kebap yiyenlere yüklenerek geçirdi. Kurbanın hikmetinden zerrece söz edemediği gibi, kurban karşıtlığını da deyim yerindeyse kaba bir dille oldukça itici bir şekilde anlattı.

Hedef aldığı kesim, merhumun son anlarında yanında olmak için o sırada cami avlusunu dolduran türden insanlardı.

Cenaze vesilesi ile cami avlusuna kadar gelmiş insanlara İslam'ın güzellikleri adına bir mesaj vermek ve kendilerini ait ve mensup hissettikleri İslam dinine karşı ilgi ve sempatilerini artırmak varken, o insanları azarlar nitelikteki üsluptan hiç hoşlanmadım. Vaazlar cemaatin bilgi eksikliğini giderici nitelikte olmalı, cemaatin yaşam biçimlerini kırıcı bir şekilde ele almamak ve yanlış bildiklerini eleştirmeden doğru olanı anlatmaya çalışmak öncelikli hedef olmalıdır.

Namazı cami avlusuna serilen halıfleksler üzerinde kıldığım için, namaz saatinde ayakta dikilenleri de görebiliyordum. Herkese hakim olan duygu, adeta fırça yedikleri o mekandan bir an evvel vaaz bitse de gitsek şeklindeydi.

Bu konuyu bugün buraya neden taşıdğımıza gelince...

Vaiz Efendi konuşmasını bitirirken, gelecek Cuma sohbetinde de, Ataşehir'de yeni açılan Mimar Sinan Camii'nde olacağını söyledi. O an sırtımdan birden ter çıktığını hissettim.

İstanbul'da yaşayan herkes, Ataşehir'deki insan profilini bilir.

Büyük bölümü, Cuma namazı kılınırken Şakirin Camii'nin avlusunda kenarda dikilen vatandaşlarımızla aynı profildendir. Ama Müslümandır ve hepsi de bu toprağın insanıdır. Ülkenin geçmişte geçirdiği şartlara bağlı olarak İslam'la olan geçici fetretlerinin bir gün vuslata döneceğine dair inancımız, duamız ve yöndeki beklentilerimiz de tamdır.

Bu vaizimiz benim şahit olduğum üslupla Ataşehir'deki o camimizde vaaz ederse, Cuma namazı kılınırken cami avlusunda kenarda dikilen insanlarımızdan hiçbirini birgün caminin içine de girer ve namazını da kılar hale getiremeyeceği gibi, kimbilir cami avlusuna kadar gelen insanları daha da uzaklaştırır.

Bu yazının öncelikli mesajı bir din görevlimizden bahsetmek değildir.

Geçtiğimiz Cuma günü şahit olduğumuz örnekten yola çıkarak, vaazların içeriğinin hedef kitlenin niteliğine göre genel bir çerçeve içinde ele alınmasına dikkat çekmektir.

İki hafta önceki cumada da, İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu kampüs havzasının hemen ortasında yer alan, İletişim Fakültesi'nin ve Sosyal Bilimler Enstitüsü'nün hemen dibinde bulunan camide idim. Namazı kıldıran din görevlisinin sesi pek gürdü ama kıraati kulağa hoş gelmiyordu.

Neden bu camimizi örnek veriyoruz...

İstanbul Üniversitesi merkez binanın hemen dibindeki bu caminin cemaati, tahminim odur ki, ülke genelindeki tüm camiler arasında Cuma cemaati ortalaması itibariyle tahsil oranı en yüksek camidir. Ömrünü bilimsel çalışmalara adamış çok sayıda profesörü, doçenti, yardımcı doçenti, doktoralı ve yüksek lisanslı cemaati ile farklı bir ortamdır. Cemaat çıtası böyle olan bir camiye din görevlisi seçilirken 2 defa düşünülmelidir. Öyle görevliler seçilmeli ki, entelektüel birikimine ve ilmi derinliğine akademisyenler bile hayran kalmalıdır.

Gelelim yazının başındaki mektup olayına...

1983 yılının Ekim ayında İstanbul Üniversitesi'nde okumaya başladığımızda, Cuma namazlarına sıklıkla üniversitenin giriş kapısının hemen karşısındaki Beyazıt Camii'ne giderdik.

Darbenin hemen ertesine denk gelen o yıllarda ülkenin içinde bulunduğu şartlar nedeniyle insanlar kendilerini çok yansıtamasalar da, Beyazıt Camii cemaati arasında da, en azından Cuma namazına gelebilmiş çok sayıda üst seviyede insanın olabileceğini tahmin etmek güç değildi. Kimsenin namaz kıldığına ihtimal vermediği ünlü profesörleri cemaat arasında görmek mümkündü.

Fakat vaazlar ve hutbelerdeki genel içerik, cemaatin kültür seviyesinin genel ortalamasının altında idi. Yani din görevlisi arkadaşlar anlattıkları mevzulardaki derinlikle cemaat üzerinde ciddi hayranlık oluşturacak bir perspektifte mevzuları ele almıyorlardı.

Tıpkı, Yeşilay Haftası'nda cami cemaatine alkolün zararlarından bahsetmek gibi... Bu mevzu bu kadar önemli ise öncelikli hedef kitlesi namaz kılan cemaat değil, tek tek gidilip dolaşılması gereken meyhanaler olmalıdır.

İşte o yıllarda Diyanet İşleri Başkanı'na, belli camilere din görevlisi ataması yapılırken 2 defa hassas olunması gerektiğini hatırlatmak istemiştim. Mektubun bir kopyası bende hala durur.

Bu ülkenin 80 bine yakın camisinde Cuma günleri vaaz ediliyor ve hutbe okunuyor. Kaçımız o gün dinlediğimiz mevzuyu namaz çıkışı iş yerine gittiğimizde ya da akşam evimizde çoluk çocuğumuzla paylaşmaya heyecanı içinde oluyoruz.

Mesele bizim anlatmıyor olmamız değil, çoğu defa üçüncü kişilerle paylaşacak kadar bizi heyecanlandıracak ve bilgi dağarcığımızda kazanım yapacak ayrıntıya denk gelmiyor olmayışımızla da ilgilidir.

Entelektüel birikimine toplumun büyük saygı duyduğu Diyanet İşleri Başkanımız Sayın Prof. Dr. Mehmet Görmez'den, camilerin bulunduğu muhite ve cemaat olarak hedef kitlesine göre özel yeteneği ve birikimi olan din görevlisi arkadaşlardan seçim yapmalarını istirham ediyoruz.

Şakirin Camii'nde karşılaştığım manzara, bu mevzuyu daha da gecikmeden kaleme alma zaruretini ortaya çıkardı. Dilerim din görevlisi arkadaşlar bize kırılmazlar ve “herkes kendi işine baksın” şeklinde konuya yaklaşmazlar. Cemaat olarak bizim de bazı haklarımız olduğu herhalde unutulmamalıdır...

Konuya yeri geldikçe devam edeceğiz.

Prof. Dr. Osman ÖZSOY - Haber 7

yazaramesaj@gmail.com

www.osmanozsoy.com.tr

www.twitter.com/ozsoyyazilar

Yorumlar Yorum Yaz
  • SİYASET
  • GÜNCEL
  • EKONOMİ
  • SPOR
  • DÜNYA
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Mekke ve Medine'den Canlı Yayın
Gazete Manşetleri
Piyasa Verileri