Lâ ilâhe illallâh demek cennet için yeterli mi?

Eklenme: 27 Mayıs 2011 08:40
Güncelleme: 27 Mayıs 2011 08:40 / 44,167 Okunma / 37 Yorum
Prof. Dr. Zekeriya Güler

“Lâ ilâhe illallâh” demek Müslüman olmak için yeterli mi? Merak ettiğiniz dini konulardaki sorular haber 7'de cevap bulmaya devam ediyor:

LA İLAHE İLLALLAH DEMEK CENNETE GÖTÜRÜR MÜ?

Soru 6: “Kim Lâ ilâhe illallâh derse cennete girer” anlamında hadisler var. Bu hadislere göre “Muhammedün Rasûlullah” demeksizin “Lâ ilâhe illallâh” demek Müslüman olmak için yeterli olur mu?

Cevap 6: Esasen “Lâ ilâhe illallâh” (Allah’tan başka ilah yoktur) diyen bir Müslüman’ın kelime-i tevhidi içinde Hz. Peygamber’i kabul ve tasdik anlamı vardır, var olmalıdır. Ancak yalnızca “Lâ ilâhe illallâh” deyip de peygamberler zincirinin son incisi olan Rasûl-i Ekrem’e inanmayan bir insan Müslüman olamaz. Başka bir deyişle, Rasûl-i Ekrem’i kısmen veya tamamen devre dışı bırakarak onu kişisel ve toplumsal hayattan uzak tutan bir zihniyet, İslâm inanç ve tasavvuruyla asla bağdaşamaz.

Kaldı ki pek çok hadiste, Lâ ilâhe illallâh ile birlikte Muhammedün Rasûlullah ifadesi de yer alır. Bu hadislerden birinde; “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah’ın resûlüdür diye şehâdet getiren kimseye Allah Teâlâ cehennemi haram kılar” (Müslim, Îmân, 47) buyurulur. Yine Rasûlullah (s.a) şöyle buyurur: “Direnenler hâriç ümmetimin hepsi cennete girer.” Dediler ki, “Ey Allah’ın Resûlü, kimler direnir? Peygamber (s.a.v.): “Bana itaat edenler cennete girer, bana isyan edenler de direnenlerdir” (Buhârî, İ’tisâm, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 361) buyurdu.

Yine bir gün Peygamberimiz (s.a), genç sahâbî Ebû Saîd el-Hudrî’ye (r.a) hitaben, “Ey Ebû Saîd! Her kim rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, peygamber olarak da Muhammed’e râzı olursa, cennet ona vacip olur” buyurdu (Müslim, İmâre, 116). Burada râzı olmak, ona kâni olmak ve onunla iktifa ederek başka bir arayışa girmemek mânasına gelir. Bu demektir ki cennetin yolu, Peygamber Efendimize inanıp onun Kur’an eksenli hayat tarzı ve ahlâkı demek olan sünnetinin ciddiye alınmasından geçer.

AMEL OLMADAN İMAN ETMEK KURTULUŞA VESİLE OLUR MU?

Soru 7: Câmi vaaz ve hutbelerinde bir yandan “Kim Lâ ilâhe illallâh derse cennete girer” hadisi okunurken, diğer yandan namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerin yerine getirilmesi veya içki, kumar, rüşvet, faiz gibi günahlardan kaçınılması gerektiğine çok vurgu yapılıyor. Amel olmadan yalnızca iman etmek, kurtuluş için yeterli bir sebep olamaz mı?

Cevap 7: Öncelikle bilinmelidir ki, hangi ortamda olursa olsun, prensip olarak bir hadisin doğru anlaşılması ve yorumlanması için, Kur’an âyetleri ışığında bir yol ve yöntemin izlenmesi, ilgili hadisin diğer tariklerinin göz önünde bulundurulması ve selef âlimleri tarafından yapılan açıklamaların önemsenmesi gerekir.

Hatırlattığınız “Kim Lâ ilâhe illallâh derse cennete girer” hadisi, tâbiîn âlimlerinden İbn Şihâb ez-Zührî’ye sorulmuş, o da bu durumun henüz farzların, emir ve yasakların inip söz konusu olmadığı İslâm’ın ilk yılları için geçerli olduğunu söylemiştir. Ayrıca sâlih amel ve ibadet olmaksızın sırf iman ile yetinerek âhiret saâdetine erişilebileceği izlenimini veren bu hadis, ihlâs, yakîn gibi kayıtların yer aldığı diğer hadislerle birlikte düşünülmelidir. “Kim, ihlâs ile (veya kalbi mutmain, sıdk ve yakîn üzere) Lâ ilâhe illallâh derse cennete girer” hadisi onlardan biridir.

Kurtuluşa erenlerin kimler oldukları hususunda Yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Azabıma dilediğimi uğratırım, rahmetim ise her şeyi ku­şatmıştır. Ne var ki rahmetimi Allah korkusu taşıyıp (dinî-ahlâkî konularda) titizlik gösterenlere, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım. Ki onlar, ellerindeki Tevrat'ta ve İn­cil'de yazılı buldukları o Elçiye, o ümmî Peygamber'e uyarlar. Peygamber on­lara iyiliği emreder ve onları kötülükten nıeneder. Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını kaldırır, üzerlerindeki zincirleri çözer. O Peygamber'e inanan, onu koruyup destekleyen, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura uyanlar, işte bunlardır kurtuluşa erenler”(A’râf 7/156-157).

Sonuç itibariyle, kelime-i tevhîdin kayıtsız (mutlak) vârid olduğu hadisin, ihlâs ve sıdk/sadâkat lafzının geçtiği kayıtlı (mukayyed) hadis gibi anlaşılması gerekir. Kuşkusuz, sorumluluk bilincini düşündüren ihlâs ve yakîn / sıdk kaydı, ibadet, sâlih amel ve ahlâk-ı hamîdeyi beraberinde getirmesi bakımından önem taşır. Bu yüzden, Müslüman olduğunu söyleyen bir insanın, sadece kalp ve vicdan temizliğini öne sürerek seküler bir ağızla kendini temize çıkarması, beyhude bir söylem olmaktan başka bir anlam taşımaz.

PEYGAMBERİMİZ VE SAHABENİN KARNINDA TAŞ BAĞLI MIYDI?

Soru 8: Tercüme edilen bazı hadislerde Hz. Peygamber veya bazı sahâbîler için “karnına/midesine taş bağlı idi” diye bir ifade yer alıyor. Böyle bir şey var mıdır, varsa nasıl açıklanmalıdır? Teşekkür ediyor, selam ve saygılarımı sunuyorum.

Cevap 8: Arapça olan hadis metinleri başka bir dile tercüme edilirken çok titiz davranılmalı, dikkatli bir dil ve üslup kullanılarak eksik ve yanlış anlaşılmalara asla fırsat verilmemelidir. Soruda işaret edilen hadisteki ifadelerden birisi, Rasûl-i Ekrem’in Hendek Savaşı’ndaki hali anlatılırken geçer. Ashâb-ı kirâm diyor ki: “Sonra karnı çok aç olduğu halde kalktı (Sümme kâme ve batnuhû ma’sûbun bi hacerin). Biz üç gün hiçbir şey tatmamıştık!”(Buhârî, Megâzî, 30).

Burada geçen “çok aç olduğu halde” ifadesi, maalesef pek çok Türkçe eserde “karnı bir taşla bağlanmış olarak” şeklinde verilir. O zaman okuyucu bu muğlâk tercümeyi haklı olarak anlamıyor veya anlamakta zorlanıyor. Halbuki hicrî ikinci asrın meşhur Arap dili ve edebiyatı üstâdı Halîl b. Ahmed, “mideye taş bağlamak” ifadesinin Hüzeyl lehçesine göre “neredeyse bağırsakları kuruyacak derecede aşırı derecede acıkmak” anlamında bir deyim olduğunu söyler. Nitekim Türk dilinde de “bağrına taş basmak” gibi benzer mecazî deyimler mevcuttur.

Sonuç itibariyle, “mideye taş bağlamak” diye ifade edilen durum, aşırı açlıktan bir kinayedir; hakikî değil mecazî bir anlatımdır. Yanlış anlamaların önüne geçebilmek için hadiste geçen söz konusu ifade, “karnı bir taşla bağlanmış olarak” diye değil, “karnı çok aç iken” diye dilimize tercüme edilmelidir.

KAR PAYI MİKTARI FAİZ MİKTARINI AKLA GETİRİYOR

Soru 9: Ben özel bir işletmede çalışıyorum. Yastık altında kalmasın ve güvenlik problemi olmasın diye ihtiyaç fazlası paramı bir finans kurumuna yatırıyorum.
Fakat kâr payı diye dağıtılan miktar, diğer bankaların faiz miktarını akla getiriyor, içim pek rahat olmuyor. Onun için de bazen o miktarı ihtiyaç sahiplerine veriyorum. Bu konuda beni aydınlatmanızı istiyorum, saygılarımla.

Cevap 9: Sözünü ettiğiniz bazı finans kurumları yetkilileri, dinî hükümleri göz önünde tutarak kâr ve zarar ortaklığı sistemiyle çalıştıklarını, helal-haram sınırına riayet ederek ticarî işlem yaptıklarını ve kesinlikle faiz alıp vermediklerini beyan etmektedirler. Zahire göre değerlendirme yapıp hüküm vermek esas olduğuna göre tahakkuk eden kârın alınıp harcanmasında bir mahzur yoktur.

Tahakkuk eden kâr miktarını kısmen veya tamamen ihtiyaç sahiplerine aktarmanız, sizin ihtiyatlı tutum ve davranışınızdan kaynaklanır. Zira mümin bir insan için vicdan rahatlığı ve iç huzuru çok önemlidir. “Sana fetva verseler de sen kalbine danış!” uyarısı bu açıdan önemsenmelidir. “Biz” diyor Hz. Ömer, “Faiz (veya faiz şüphesi) endişesiyle helalin / mubahın onda dokuzunu terk ederdik”. Esasen, bereket ve verimlilik demek olan bu hassasiyet, helal-haram konusunda iş dünyasının sürekli bir dikkat ve teyakkuz halinde olması gerektiğini hatırlatır.

KÜTÜB-İ SİTTE HANGİ HADİS KİTAPLARINA DENİLMEKTEDİR?

Soru 10: Kütüb-i sitte veya Kütüb-i tis’a adıyla bilinen temel hadis kitapları hangileridir?

Cevap 10: Kütüb-i sitte (altı hadis kitabı) veya Kütüb-i tis’a (dokuz hadis kitabı) adıyla bilinen temel hadis kitapları müellifleriyle birlikte şunlardır:

1. Buhârî (ö. 256/869): el-Câmiu’s-sahîh. Asıl adı el-Câmiu’s-sahîhu’l-muhtasar min umûr-i Rasûlillâh (s.a) ve sünenihî ve eyyâmih şeklindedir.

2. Müslim (ö. 261/874): Sahîh. Eserin asıl adı el-Müsnedü’s-sahîh’tir.

3. Tirmizî (ö. 279/892): Sünen. el-Câmiu’s-sahîh adıyla da bilinir.

4. Ebû Dâvud (ö. 275/888): Sünen.

5. Nesâî (ö. 303/915), Sünen. Kitap, el-Müctebâ adıyla bilinir.

6. İbn Mâce (ö. 273/886): Sünen. Bu altı kitap Kütüb-i sitte adını alır.

7. Mâlik (ö. 179/795): Muvatta’.

8. Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855): Müsned.

9. Dârimî (ö. 255/868): Sünen. Son üç kitapla birlikte listede yer alan bu eserlere Kütüb-i tis’a adı verilir.

Prof. Dr. Zekeriya Güler - Haber 7

SORULARINIZ İÇİN: zguler59@hotmail.com

Yorumlar Yorum Yaz
  • SİYASET
  • GÜNCEL
  • EKONOMİ
  • SPOR
  • DÜNYA
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Mekke ve Medine'den Canlı Yayın
Gazete Manşetleri
Piyasa Verileri