Bölücü siyaset, birleştirici halk

Eklenme: 14 Nisan 2011, 11:22
Güncelleme: 14 Nisan 2011, 11:22 / 8,813 Okunma / 12 Yorum
Prof. İbrahim S. Canbolat

Siyasette bölünmüşlük, toplumun sorunlarına çözüm önerilerinin ve üretken fikirlerin çeşitliliği anlamında, aslında, kötü değildir.

Toplum… Sorunlar ya da hayatın gerçekleri… Çözüm önerileri/girişim ve müdahaleleri… Bunlar, siyasetin kaynağındaki üç önemli değişken. Siyasetin ne olduğu ve nasıl algılanıp tanımlandığı, bu veriler ve farklılıklar çerçevesinde düşünüldüğü zaman daha iyi anlaşılır. Doğal olarak, bir çözüm getiren ve uygulayan var ise, orada siyasetin bir veya birden fazla aktörü de var demektir.

Daha doğrusu, siyasetin yürütücüsü dememiz gerekirdi belki, ama öyle söz ve davranışlara tanık oluyoruz ki, karşımızda bir aktör yani oyuncu figürü beliriyor ve genelde bu kabul görüp zihinde de öylece yer ediniyor.

Neyse, biz esas siyasete gelelim. İlkçağlardan bu yana, beşerî gereksinimlerin mümkün olduğu ölçüde karşılanıp toplum hayatının sürdürülmesine yönelik düşünce ve uygulamalar yoluyla bir siyaset fikri ve buna dair muhtelif modeller geliştirmiştir insanoğlu. İyi bir siyaset için toplumun tarihsel ve kültürel referanslar (kaynaklar, dayanaklar) etrafında bir asgarî müşterek oluşturup bunu bir hukuk sistemi içerisinde geçerli kılması şart. Bu başarıldığı takdirde, siyaset esas işlevini görmüş olur.

Bu konularda fikir beyan etmiş bazı düşünürlerden kısa örnekler verelim: Johanes Althusius, siyaseti “toplumsal hayatı kurup işletmek için insanları bir araya getirme sanatı” olarak görürken; Marcus T. Cicero burada hukukî bağlayıcılık, Roy Jones ise uzlaşı üzerinde duruyor. Büyük Selçuklu Devleti’ne uygulamada çok yararlı hizmetleri olan Nizamülmülk’ün Siyasetname adlı eseri incelendiğinde de görülecektir ki, siyaset yapıcının topluma en büyük borcu ve görevi adaletli davranmaktır. Siyasetin bilgi ve adalet temelinde yürütülmesini savunan, aynı zamanda Nizamiye Medreseleri’nin de kurucusu Nizamülmülk, ülkelerin zulüm ile yaşayamayacağını belirterek, hükümdarın zulme uğrayanları mutlaka dinlemesini önerir. Adaletin olmadığı yerde zulüm vardır çünkü. 

İşte bunların ihmal edildiği bir siyaset, gerçek anlamda siyaset sayılmıyor. Ne var ki, uygulamada siyaset adı altında çok farklı ihtirasların tatmin edilmesi ve çeşitli amaçlara alet olunma durumu da söz konusu olabiliyor. O zaman bu toplumun sorunlarına çözüm getirici bir siyaset değil, esasen,  şimdilerde  Türkiye’nin çevresinde muhtelif ülkelerde gözlemlendiği gibi, topluma zulüm anlamına geliyor.

Bu, dünyanın her yerinde görülüyor. Yalnız, bu arada şunu açıklayalım ki,  burada söz konusu olan siyaset değerlendirmesi sadece iktidarda olanlar için değil, iktidara tâlip olanlar ve olmasa bile aktif olarak siyaset ile uğraşanlar için de geçerlidir.

Yukarıda ana ilkelerine işaret edilen siyasetin yokluğu hâlinde, tersinden bir siyaset anlayışının doğuracağı tehlikeleri tahmin etmek hiç zor olmayacaktır. Tarih bunun tecrübe edildiği bir zaman dilimidir, günümüzde de yakın çevremizde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde çok elim örnekleri gözlemleniyor.

Türkiye’de de, ne yazık ki, zaman zaman siyaset bölücü ve parçalayıcı bir görünüm kazanabiliyor. Gerçi bu, o sözünü ettiğimiz ülkelerdekinden daha farklı bir açmazı gündeme getiriyor, toplumda gerginlik ve belirsizlik ya da güvensizlik hâlinin bir bakıma telkin edilmesi şeklinde kendini gösteriyor. Bu manzara siyasetçiler arasındaki iletişimin kalitesizliğinden de kaynaklanıyor, bazı somut siyasî söylemin amaç ve içeriğinden de. Sonuçta, siyaset, bölücü bir etki yaratıyor.

Siyasette bölünmüşlük, toplumun sorunlarına çözüm önerilerinin ve üretken fikirlerin çeşitliliği anlamında, aslında, kötü değildir, hatta demokrasilerde farklı görüşlere sahip siyasal partilerin varlığı zorunludur. Ancak, iki durumda, bölücü siyaset zararlı olmaktadır. Birincisi şu: eğer siyaset samimiyetle çözüm üreterek ülkede bir iktidar alternatifi oluşturmaya katkı sağlamıyorsa, hem halkın beklentilerini karşılamayacak hem de demokrasinin en temel ilkesine ters düşecektir. Bu durumda, üretken olmayan bir siyasî bölünmüşlük ortaya çıkacaktır ki, bunun taşıyıcısı kuru ideoloji (belki o bile değil) ve tepkisellik olur ancak. Bu zararlıdır.

İkincisi, kuru ideolojiden çok daha tehlikeli bir etnik ayrıştırma siyasetidir. Birincisinin kaynağı yerel/ulusal çıkar algılaması ve/veya niteliksizlik iken, ikincisinde uluslararası siyaset ile küresel emperyalizm ve güç merkezlerinin etkisi de söz konusudur. Örneğin bir siyasî Kürtçülük hareketinin Türkiye’de, sosyolojik açıdan bakıldığında, beslenecek sağlam ve sürekli bir kaynak bulması zordur. Toplumsal ve kültürel yapı bunu teşvik edici değil, engelleyici köklere sahiptir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da ekonomik sorunların ağırlığına ve fizikî koşulların elverişsizliğine rağmen halkın yüzde doksanın üzerinde çoğunluğu, etnik düzeyde ayrıştırıcı bir siyasete prim vermiyor. Bunu son zamanlarda yapılan kamuoyu anketleri de gösteriyor, yüzlerce yıllık ortak kültür geleneğinde de bu var. Halkın birleştiriciliği de buraya dayanıyor.

Esasen, bu gerçeklik, yukarıda Althusius’a atıfla dile getirilen bir özelliğine işaret ediyor siyasetin: Toplumsal hayatı tesis edip sürdürmek amacıyla insanların birlikteliği. Hatta bu birliktelik, organik bir ortaklığa benzetiliyor. 

Türkiye’de halkın uzun tarihsel süreçte bu anlamda bir organik doku meydana getirdiğini söyleyebiliriz. Bu organik dokunun adı Türk Milletidir. İçerisindeki etnik ve kültürel çeşitlilik, onun kendine özgülüğünü ve zenginliğini oluşturur. Bu bir mozaik değil, doku bütünlüğüdür: Zaman içerisinde Orta Asya’dan Avrupa içlerine uzanan göçebe yolculuğunda sosyo-kültürel ve siyasî tecrübe marifetiyle kendi genetik dönüşümünü bile mümkün kılmıştır. Irkî değil, kültürel ve beşerî önceliklerle gerçekleşen bir dönüşümdür bu. Avrupalılar bundan dolayı Türk ile Müslüman kavramlarına eşanlamlılık yüklemişlerdir. Onlara göre, Müslüman demek Türk demektir, Türk de Müslüman demek. Etnik ve ırkî farklılıklar da önemsizleşiyor böylece.

Ama bununla beraber, kültürel kimlik algılamasına da hoşgörüyle yaklaşmak, söz konusu kimliği ötekileştirmeden organik dokunun bir parçası olarak tanımak, iyi siyasetin gereğidir. Bu nitelikten yoksun bir siyaset, toplumsal hayatın belirli bir istikrar ve refah düzeyinde sürdürülüp halka bir gelecek güvencesi verilmesine yardımcı olamamak şöyle dursun, daha da tehlikelisi, uluslararası emperyalist müdahale girişimlerine de zemin hazırlamış olur. Aşırı ulusalcı siyaset de, etnik ayrıştırma siyaseti de ülkeyi bu türden bir tehlikeyle karşı karşıya getirebilir. Sonuçta her ikisi de bölücü siyaset kategorisinde yer alır.

Türkiye’de halkın böylesi siyaset tarzına karşı tavrının ne olduğu konusunda, son dönemlerde anayasa değişikliği hakkında gerçekleştirilen referandum ile bazı kamuoyu araştırma kurumlarının anket sonuçları bir fikir verebilir. Her ikisinden de anlaşılıyor ki, halkın tercihi, yukarıda belirtilen organik doku ile uyumlu, birleştirici bir siyasetten yanadır.

Bunun bütün siyasetçiler tarafından fark edilmesi, hem onların hem de ülkenin yararına olur. Ama gel gör ki, özellikle siyasete aday belirlemesinin gerçekleştiği şu günlerde genel gözlem, bölücü siyasetin şurada burada hâlâ etkisini sürdürdüğü yönündedir. Bu her siyasî partide farklı bir tarzda olabiliyor. Kimisi Ergenekon tutuklularını (tabii ki mahkeme tarafından suçluluğuna karar verilmediği müddetçe kişi suçsuz sayılır) sanki hukukun elinden kaçırırcasına siyaset için aday listelerine alırken, kimisi de mevcut siyasetçileri kendi seçim çevresinden alıp başka illerden aday göstermeyi tercih ediyor. Kim bilir belki bu da pratik siyasetin kendine göre bir bağışıklık kazanma ve gelecek için güvence yöntemi olarak görülüyor. Oysa siyaset için en sağlam güvence, halkın gündelik gereksinimlerini ve bununla ilintili tercihlerini göz ardı etmeden gidilen yoldur.

Halkı ihmal eden sistemlerin âkıbetlerinin nasıl olduğuna her devirde tanık olmuştur insanlık âlemi. Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında meydana gelen “Demirperde”nin doğusunda, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri üzerinde estirdiği merkezî planlamacı kızıl rüzgâra karşı birçok yerde halkın göğüs gerdiğini, dünyayı ikiye bölen Soğuk Savaş’ın bitmesinde de 1980’lerin başlarından itibaren Varşova meydanlarında işçilerin iyi siyaset için ortaya koydukları tavrın etkili olduğunu bütün dünya gördü. 1989 yılına gelindiğinde, Doğu Almanya’da insanların önceleri “biz halkız” nidalarıyla sokağa çıkıp sonra da “biz tek halkız” diye haykırarak yürüyüşe geçmeleri sonucunda Berlin Duvarı da yıkılmıştır. Bölücü emperyalist siyasete karşı halkın birleştirici gücünü gösteren örneklerdir bunlar. (Mikhail Gorbachev’in glasnost ve perestroyka siyaseti, gerçekte, bölücü değil birleştirici özelliktedir: Ruslar, şeffaflık ve yeniden yapılanma siyasetiyle Rusya Federasyonu çatısı altında toplanmıştır).

Tabii ki bu örneklerin Türkiye ile doğrudan bir bağlantısı yok. Bunlar yalnızca, bölücü siyasete karşı dünyanın başka yerlerindeki halkın ve siyasetin birleştirici irade ve eylemini göstermesi bakımından önemlidir bizim için. Çünkü insan her yerde insandır.

Prof. İbrahim S. Canbolat - Haber 7
icanbol@hotmail.com

Yorumlar Yorum Yaz
  • SİYASET
  • GÜNCEL
  • EKONOMİ
  • SPOR
  • DÜNYA
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Mekke ve Medine'den Canlı Yayın
Gazete Manşetleri
Piyasa Verileri