İsimsiz çıplak

Eklenme: 28 Kasım 2010 10:24
Güncelleme: 28 Kasım 2010 10:24 / 3,236 Okunma / 2 Yorum
Ümmühan Atak

En çok; “Ay ben bilmem kaç kez evlendim de boşandım” diyen ve aile birliğine, sevgiye, saygıya şüpheyle bakılmasını öğütleyen sözler işitiyoruz o sunucuların ağzından.

Etraf, ‘ismini vermek istemeyen’ insanlarla dolu. İnsan bunlar. Çünkü sesleri duyuluyor, insan gibi konuşuyorlar. Bir tanıdık tarafından duyulduğunda kim olduğunu hemen belli eden kendilerine has ses tonları, hangi memleketten aradığını tahmin ettiren şiveleri var. Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerin ‘dert’ köşelerinde… Anlatıyorlar. Dertlerini, kaygılarını, başlarına gelen faciaları anlatıyorlar. Fakat isimlerini vermiyorlar. Mevzu bu.

En çok ve en kolay da televizyonda karşımıza çıkıyorlar. Uykulu uykulu “Alooo…” diyorlar önce. Çünkü hatta epeyce bekletilmiş oluyorlar. Çünkü bekletildikleri sırada, reytinglere reyting katacak bir başka hikaye yayınlanmakta oluyor.

Ne vakit ekranın alt satırında “İsmini vermek istemeyen izleyici” yazsa, insan tedirgin oluyor. Çünkü anlatılanlar muhakkak ‘utanılacak’ cinsten! Muhakkak biri birine yan bakmış, biri birini kandırmış, biri birine iftira etmiş… Kendilerini mağdur olarak görenlerin ve mağduriyetleri ne kadar ‘anlatılamaz’ bile olsa artık herkese anlatmak isteyenlerin tek derdi, hayret uyandırmak olsa gerek. Çünkü ne anlatırlarsa anlatsınlar, çözümsüzlükten öteye geçmiyor. Geriye; “Beterin beteri var” deyip, bir sonraki faciayı merakla bekleyen ve öncekini çoktan sıradanlaştıran güruh kalıyor.

Bu güruh, sadece, canlı yayın yapılan stüdyolara sabah akşam demeden doluşanlardan oluşmuyor. Bu güruhun içinde, işini gücünü bırakıp ekranın karşısına kilitlenen ev hanımları da var. Bu güruhun içinde, televizyon izlemeyip de, konu komşu muhabbetlerinde, “Ay duydun mu, milletin başına neler geliyor?” diye anlatılanları merakla dinleyenler de var.

Yani; sen varsın, ben varım, o var…

“İsmini vermek istemeyen” her canlı, vermek istemediği adı gibi biliyor ki, anlattığı her ne ise ‘ahlaki yozlaşma’ denen şeye bir çentik de kendisi ekliyor. Böyle düşünmese, içine düştüğü girdaptan ciddi ciddi kurtulmaya çabalasa, bir reyting malzemesi olmayı değil, adam gibi derdini çözecek kişilere gitmeyi tercih eder. Etmez mi?

Biz yine en iyi niyetlerimizle, önce derdine doğru yerlerde derman aradığını ve çıkış yoluna varamayınca sapıttığını düşünelim. ‘Utanmak’ duygusunu bu arayış içinde kaybeden insan sapıtmıştır çünkü. Çünkü birileri ekrandan bize “İsmini vermek istemiyor ve utanıyor ya, daha ne yapsın kardeşim!” diye bağırıyor olsa da, bir sapkınlığı ifşa etme çabasında da sapkınlık vardır. “Benim babam bana kötü gözle bakıyor” demek, “Kocam beni dövüyor ve aldatıyor” demek, “Yeğenim gözümün önünde bileziklerimi çaldı, bir şey diyemedim” demek sapıklıktır. (Başka bir kelime bulamıyorum ben. İşin ‘uzmanları’ bu durumu tartışsın ve adını koysun.)

Çünkü…

Çünkü orada anlatıyor olmanın, hiçbir şeye çözüm olmayacağını ta başından biliyorlar.

Biliyorlar; çünkü bu hadiselerin muhatabı olan sunucuda da var bir sapkınlık. Bir bakın, görürsünüz; sunucu denen canavar (reyting canavarının görünen yüzü), ismini vermek istemeyen izleyiciyle muhatap olurken önce bir yutkunup hazırlanıyor. Sanki seviniyor, ekranlarına heyecanla birkaç dakika daha kilitlenip kalacak herkes diye. Babasıyla arasındaki meseleye çözüm mü öneriyor o sunucu? Hayır! Dayak atan kocanın ellerini tutup ikaz mı ediyor? Yoo!

En çok; “Ay ben bilmem kaç kez evlendim de boşandım” diyen ve aile birliğine, sevgiye, saygıya şüpheyle bakılmasını öğütleyen sözler işitiyoruz o sunucuların ağzından. “Kocan seni dövüyorken sen sessiz mi kalıyorsun ?” diye azarlıyor mesela, isimsizi. Aile büyüklerinin haberdar edilmesinden, aile terbiyesinin hatırlatılmasından eser yok. Karşılıklı dövüşsünler işte, en güzeli! Sonra da akşam haberlerine düşsün; misal, A.E ile K.E.

İsimsizlere, kaos yolundaki başarılarından ötürü başharfleri armağan edilsin!

‘İsmini vermek istememenin’ ölçüsünü merak etmekteyiz. Bir insan, sadece adını gizleyip en mahrem vukuatlarını satır satır anlatırken, ekranda çoluk çocuk olduğunu nasıl unutur? Ki, yemin edebiliriz ki, o anlattıklarını kendi çocukları duymasın diye bütün önlemlerini almıştır; bakkala yollamıştır ya da zaten hepsi okuldadır.

‘Sansürcü zihniyet’ mi denir buna? Diyen desin; sansür istiyoruz! Canlı yayına bağlananlarla ilk muhatap olanların, önce hikayeyi bizzat dinleyip, “evet bu reyting getirir” düşüncesiyle stüdyoya aktarmadan önce bir de alt yazı hazırlamasını istemiyoruz. Kanaldan kanala geçerken yani, ekranda yazılan, “Kocam hizmetçimiz olan kadınla kaçtı” notunu görüvermiş olmak istemiyoruz.

Evet bu bir şikayet yazısıdır.

“RTÜK göreve!” çağrısıdır.

Başlarına gelen felaketlerle birlikte isimlerini kaybeden insanların, telefonla canlı yayına değil, doğru adreslere başvurmaları için, ciddi ağızlardan yol gösterilmesi tavsiyesidir.

Ümmühan Atak - Gerçek Hayat Derisi

Etiketler: televizyon medya
Yorumlar Yorum Yaz
  • SİYASET
  • GÜNCEL
  • EKONOMİ
  • SPOR
  • DÜNYA
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Mekke ve Medine'den Canlı Yayın
Gazete Manşetleri
Piyasa Verileri