Halil Sezai! Sonunda “t” var!

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan

67 yaşındaki bir adamı odunla döven alkolik bir zanaatkara “ideolojik” sebeplerle destek verilmez. Dahası “sessiz” de kalınmaz. Dahası, böğürtüyle inleme arasında bir şarkı sesi tutturarak, konserlerinde Atatürklü bayrak açarak, profil resmini şiddet karşıtı sloganlarla bezeyerek “sanatçı” olunmaz. Olunamıyor. Bunlar, kültür endüstrisinin ürettiği basit, çiğnendikçe tadı kaybolan sakızlardır. Yutsan olmaz, tükürsen kaldırıma yapışıp kirletir… En iyisi çöpe atmaktır. Sarmal ise şudur: Kültür endüstrisi, o sakızları çöpe attığımız an ağzımıza bir sakız daha vermektedir.

 

Ahlak, en genel anlamda fıtri ve en genel anlamda evrensel bir meseledir. Herhangi bir ahlaksız hastanın ahlaksızlığına ideolojik saiklerle, milli saiklerle, dini saiklerle, herhangi bir saikle ses çıkarmamak, sessiz kalmak bizim de ahlaksız olduğumuza delalet eder.

Dahası, ahlaksız hastaları savunmak, ahlaksız hasta olmak sonucunu doğurur. Uzmanı buna “toplumsal çürüme” diyecektir. Bense uzman olmadığım için buna “cehennem simülasyonu” demeyi tercih ediyorum.

 

Halil Sezai isimli zanaatkar müsveddesinin, insan taslağının, endüstri sakızının, ahlaksız hastanın yaptığı alçaklığa sessiz kalmanın bedeli ağırdır. Üstelik bu bedel, ödememiz gereken bir bedel de değildir.

Gelelim meselenin ek yerine.

Sosyal medyada, şurada burada şuna benzer tepkiler gördüm konuyla ilgili: “Efendim, bakın onlar Halil Sezai’ye nasıl da sahip çıktılar. Biz, kendi cenahımızda, kendi mahallemizde bu dayanışmayı gösteremiyoruz. Adamlar, 67 yaşındaki birini odunla döven kendi itlerine sahip çıktılar da biz, çok daha azını yapan kendi insanımıza aynı şeyi yapamıyoruz.”

Şu “cenah” ve “mahalle” saçmalıklarını bir kenara bırakayım önce. Sonra da açık konuşayım: Bu tespiti kelimenin bütün çağrışımlarıyla “korkunç” buluyorum.

Zira bu tespit dümdüz şekilde “kötülük dayanışması”na çağrıdır. Toplumu, cenahı, mahalleyi, adını nasıl koyarsak koyalım bir insan topluluğunu “hasta etme” çağrısıdır.

“Bizim kasabadan hırsız çıkmaz” derseniz, sürekli “öteki”nin kötü olduğunu varsaymaya başlarsınız.

Hadi bunun basit bir örneğini vereyim. Görüntüleri izlemişsinizdir geçen hafta. Bir tane sarıklı, sakallı bit yavrusu, bir kadını yarı çıplak soyarak güya ona büyü yapıyor. Bunu yaparken de kadını dilediği gibi taciz ediyor. Korkunç bir pislik yani.

Bu pisliğin ihalesini Türkiye’deki dindarların üzerine yıkmaya çabalayanları gördükçe bu “ötekileştirme operasyonu”ndaki alçak niyetten nefret ediyorum. Çünkü şunca yıl yaşadım. Hiçbir aklı başında dindarın, evet bir tekinin bile, böyle üçkağıtçı pisliklere meylettiğini görmedim. Bu meyil için bilinçsizlik gerekir. Dindarlık, sekülerlik, bilmem nelik değil, “bilinçsizlik.”

Yahu bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Daha geçen yıl, Survivor’a katılan gayet seküler bir kızın “sana enerji veriyorum” diyen bir adamın tecavüzüne uğradığı haberini gördük. Aynı bilinçsizlikle aynı üçkağıtçılık bir araya gelmiş işte. Bunda anlamayacak ne var? Biri sarıkla, diğeri kişisel gelişim, çakra, yoga bilmem ne numarasıyla kandırıyor.

Arkadaş, Nişantaşı, Bağdat Caddesi vd., bu gibi işlerin döndüğü “enerji bilmem ne merkezleri” ile dolu değil mi? Ruhçuluk vd. işlerin merkezi buralar değil mi? Ruh çağırma ile başlayan bazı işlerin nerelere gidebildiği hiç mi değmedi kulağınıza? “Takva örtüsüyle örtünmek lazım” falan diyen sahtekarların yuvalandıkları mevziler “zengin-seküler muhitler” değil mi? Bunu hepiniz adınız gibi biliyor değil misiniz?

Diyeceğim şudur. Halil Sezai’yi savunacak kadar “hastalandırmamak” gerekir bünyeyi. Adaletten elden geldiğince ayrılmamak gerekir. Hele hele “onların yaptığını biz de yapmalıyız” diyecek kadar hiç düşmemek gerekir.

Aliya’nın sözünü unutmamak gerekir: “Savaş yenildiğinizde değil; düşmana benzediğinizde kaybedilir.”

Ve bir not: Halil Sezai isimli sakızı çöpe attılar. Darısı kokain bağımlığını, alkolikliğini, cinsi sapkınlıklarını “muhaliflik pozu” takınarak saklamaya çalışan tüm pisliklerin başına.

O pislikler saklanacak yer bulamamalı ki yandaşlığın da, muhalifliğin de, bilmem neyin de üzerinde buluşabileceği bir “ahlaki zemin”imiz kalsın geriye.

YENİ ŞAFAK GAZETESİ

yazının devamını okuyun