'Su gibi aziz ol' deyiminin sırrı

Büyükler bir iyilik gördüğünde 'su gibi aziz ol' derler. Peki bu ne anlam ifade ediyor? İşte suyun varoluş serüvenine dair bir yolculuk...

Eklenme: 09 Temmuz 2013 10:48 / Güncelleme: 09 Temmuz 2013 10:57 / 2,757 Okunma
'Su gibi aziz ol' deyiminin sırrı Haberinin Galerisi

Çeşmelerin; bugün itibariyle fonksiyonel olarak bittiğini, faydalı zamanlarının tükendiğini, artık onların da diğer klasik unsurların yanında inkıtaları oynadığını söyleyenler, hatırı sayılır bir miktara ulaştı. İnsanımız artık daha sayısal düşünüyor, daha fizik bir değer ölçütüyle değerlendiriyor çevresini, daha analitik, daha bir kurgulayıcı ve kuşku duyan gözlerle bakıyor etrafına.

Ve biz de bu insana, zaman mekan matriksinde tanım gereği, modern insan diyoruz. Bahis konusu bu insanın dünyasında, hayret ve tecessüs kavramları bulunmamakta ve somutta her hangi bir yer etmeyen, değer ve düşünceler boş küme olarak görülmektedir. Sözünü ettiğimiz bu tipoloji, kendi anlam alanının dışında kalan ne varsa bir tür tehdit olarak görmekte ve onun yaşamaması, en ılımlı tanımlamayla kendi evreninden sürgit dışarı edilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Bu gün hayatımıza geri dönüp baktığımızda birçok unsurun bahsi geçen bakış açısıyla bir şekilde devre dışı kaldığını, hayatımızda onlara ayrılan alanların ne kadar da iğreti durduğunu görüyoruz! Tıpkı çeşmelerimiz gibi!

Evet, hayatın yaralayıcı bir tarafı vardır; nesneyle paylaştığı, kötücül ve yıpratıcı zamanlara ait vakitlerdir bunlar. Gezegende mamul hale getirilen ne varsa, kendisine insan eli değen ne ise, bundan payını çokça almıştır. Yasa; zamanın derinliğine doğru deforme olmaktır, ne kadar derine inerseniz o kadar fiyakanızı bozan bir zaman dilimini karşınızda görürsünüz. Ama bir o kadar da derinlik sarhoşluğu verir bu. Kendinizi severmiş gibi sevdiğiniz bir taş, bir tahta parçası veya geçmişe sıkışmış kalmış, ama buna mukabil geleceğe söylenecek sözü bulunan bir zaman kırıntısı, arzın cazibesine inat bir çekimle çeker sizi.

Belki de sizi, ilk defa bir tecessüsün, içinizde bu denli farklı bir mevsime davet ettiğini, ilk defa başka tanımlara doğru yol aldığınızı hissedersiniz. Zihninizde adını o güne kadar koyamadığınız, farkındalığını daha size hissettirememiş bir yerlerin olduğunu kulağınıza fısıldayan bir ilkle karşılaşırsınız. Hayatın sizi yaralamaya kastettiği bu yerin nesnesi durumuna gelen, farklı bir unsurun sizdeki karşılığı; ruhunuzu alıp kendi iklimi ile tanışık hale getirmeye çalışan, bir tarihe veya sizin ruhsal derinliğinize etki eden bir binadır ve/ya bir ana tanıklık eden, ellerini göğe doğru açmış bir ağaçtır, kendi zamanını farklı bir güzellikle ilk defa tanıştıran bir oyma yada bir kabartma olabilir. Bu meyanda eski çeşmelerimiz de bizi kendilerine davet ederken yedeklerinde, size vermek için bahsi geçen duyguları daima taze tutarlar.

Oysa bu günkü düşünce, algılayış tarzı, şehrin bütün alanlarını çeşmesiz olarak tezyin eden estetik fukaralık diyebileceğimiz bir anlayışa sahip, sanki çeşmenin gerekliliği dünün insanının sahneden çekilmesi ile son bulmuş, dünün insanı için bir ihtiyaç olan materyaller bu günün insanı için lüzumsuz sayılmışlardır.

Bizim medeniyetimizin bir su medeniyeti olduğu çok çabuk unutulmuş durumda, suyu atomlarına ayırıp bilimsel bir nesne haline getirenler elbette ki çeşmenin ne olduğunu gerektiği gibi anlayamayacaklardır. Bizler insan olarak nesne ile aramızda bir ünsiyet bağı oluşturur ve o nesneyi, nesne olmaklığının ötesinde değerlerle dolu, geçmişimizi bir dil olarak kuşanan, üzerine farklılıklar yüklediğimiz bir alana taşırız. Bizim için değer verdiğimiz ortak geçmişimizde yer alan her şeyde olduğu gibi çeşmede de böyledir. Böylelikle çeşme bir tasarruf etme biçimi, bir sevda mekanı, bir estetik değer ve anıt olarak bakabileceğimiz adeta zamanı taşan bir varlık olarak kültürümüzdeki yerini almıştır.

Çeşmeyi önemli kılan şey, elbette ki su ve insan birlikteliğine hal dilince getirmiş olduğu yorumdur. Onu yani suyu bir adım daha insana yaklaştırmayı amaç olarak görmesidir. Bu bağlamda düşünülürse sudan insana varıncaya değin mevcut olan süreçte, su yer yer farklı başlıklar atında da olsa özne olmuştur. Lakin durum sadece suyun özne durumuna gelmesi ile başlayıp biten bir durum değildir. İşbu süreç farklı başlıklar altında diğer unsurlara da özne olma şansı verir ve konuyu takip ettiğimizde, şu yaygıya varmamız kolaylaşır; evvela su, sıvı olması vesilesiyle amorf bir malzemedir ve dışarı bir kabın şeklini alması gerekmektedir. İnsanoğlu bunun için yüzyıllar boyunca, suyu tutmak adına belirli katı malzemeler icat edip, suyu belli bir biçim altına almayı veya akıp gitmemesi için ona muhafaza teşkil edecek düzenekler hazırlamayı kendi hayatı için elzem bulmuştur.

Bağlam gereği insan; tarihsel süreç içinde, -bulunduğu durum gereği- elindeki malzemeye göre suyu muhafaza altına alan göletler, testiler, çeşmeler, cam şişeler, damacanalar ve suyun akmasına direnç gösteren ne varsa onlarla birlikte kendi kullanımına sunmuştur. Konumuz için asıl önemli nokta da burasıdır. İçinde bulunduğumuz yüzyılda, eski muhafaza tarzlarının bazıları yukarıda da söylediğimiz gibi diskalifiye olmuş, bir kısmı kısmen varlığını sürdürmekle birlikte; farklı form ve muhtevalara kalbetmiş, diğer bir kısmı ise tam anlamıyla yokluğa mahkum edilmiştir. Hal böyle olunca su da bu durumdan nasibini alarak demir borular içinde evlerin ta içine kadar taşınmış, ya da plastik nevinden malzemelerle tadından ve kısmen de olsa görünüşünden ödün vererek şimdiye kadar ki hayatında görülmemiş muamelelere tabi tutulmuştur.

Plastik suyun önünde aşılması gereken bir engeldir. Suyun plastik şişelere hapsedilmeden önceki halini düşündüğümüzde; plastiğin hayatımıza ne kadar negatif etki bıraktığını daha iyi anlıyoruz.

Suyun, insanoğlu ile olan yol arkadaşlığında, düşünce ile birlikte özgürlüğe bir tür katkı koyduğunu, onun kıta sahanlığının akışkanlığının yanında, düşüncenin ve özgürlüğün sınırlarına kadar uzandığına dair ortak bir inanç sanırım kıyaslama düzlemi kuran her insanın düşünce hanesinde mevcut. Kültür tarihimizin suyun kaldırma kuvveti gereği; insanı yücelttiğine dair elimizde koca bir literatür bulunmaktadır. Bununla kalmayıp geçmişimize doğru yol aldığımızda da, sudan hareketle çeşmenin insan olarak, bizim soy tarihimize estetik açıdan yapmış olduğu etkinin Ay'ın estetik etkisine benzediğini söyleyebiliriz. Nasıl ki Ay, Dünyanın bir uydusu olmakla birlikte, bizim hayatımıza menfaat açısından direkt bir katkıda bulunmuyor ama yansıttığı gümüşi ışıkla, bir nur tepsisi görüntüsüyle ve bir miktar geceyi aydınlatırken, suretlerimize verdiği efsunuyla bizim estetik sığamızda oldukça oylumlu bir yer ediyorsa, çeşmelerimiz de bu gün insanlarımız için aynı görsel, duygusal ve nostaljik etkiye sahiptir.

Bir pınar, suya arkadaşlık eder bu doğru, su da insana arkadaşlık eder bu da doğru. Ama bütün bunların ötesinde, çeşme suyu insani olanla en fazla tanıştıran unsurdur desek daha esaslı bir doğruya işaret ederiz. İnsan çeşme arkadaşlığı su aracılığıyla kurulan bir dostluk biçimi olduğundan su ömürlü olması beklenen bir arkadaşlıktır. İnsan için ezelden başlayıp yine insan için ebede kadar sürecektir. Belki de büyüklerimiz bu yüzden bir güzellik gördüklerinde ‘su gibi' diyerek o güzelliğin sahibini çeşmeye benzetmiş oluyorlardı. Böylece bizim kültürümüzün alımlı bir kızı, kendi güzelliğiyle birlikte suya karışarak, ince nakışlarla bezeli zarif bir çeşme imajı olarak karşıdakinin zihnindeki müstesna yerini alıyordu. Diğer taraftan çeşme, suyun anıtlaşmış bir duruşunu herkese anlatarak; güzelliği, duruşu ve faydayı tek çatı altında birleştirmesini farklı bir payda altında beceriyordu.

Çeşmeler kimi zaman susuzluğa karşı, bir yokuşta, varılması gereken bir menzilin orta yerinde, hararetimizi giderirken, kimi zaman da seyirlik bir unsur olarak zihnimizin estetik yolculuğuna katılır. Onları bazen bir duvarda sessizliğin alfabesini ezberlerken görürüz. Bazen de bir çeşmeyi, bir hattın veya bir kabartmanın geçmişten haber veren gizemli sesinde esrara doğru uzun bir yolculuğa çıkarken yakalarız.

Evet bu günün plastik şişelerinin yerinde bir zamanlar çeşmeler bulunmaktaydı. Ama taşın bir hazne olarak oylumu veya bir lülenin ince kıvrımlarının insana verdiği duygu ne bileyim suyu muhafaza ederken taşın veya betonun almış olduğu form; belki de insan ile suyun bir araya gelişindeki en anlamlı hikayeyi betonun veya taşın yüzüne kazıyordu. Bu da asla şimdiki anlamda plastiğin yaptığı gibi suyun tutuklanması sayılmazdı. Bu meyanda çeşmelere, suyun önünde bulunan bir engel değil, adeta gönüllü bir birlikteliğin estetik varoluşu olarak bakılırdı. Çeşmeler; su ve insan ilişkisini, belki de onbinlerce yıl öncesine dayanan bir zamanla birlikte, nesnel güzellikle faydayı bütün saçaklanmalarıyla, doymak kavramı altında bir araya getirerek kendi varoluşlarına farklı bir boyut katıyorlardı.

İnsan dünya serüvenine suyla başladı, hatta insanın başlangıcına milat olarak çok rahat bir şekilde su gösterilebilir. Bu benzerlikler içinde çeşmenin serüveni de aynıyla insanınkine benzemekte. O da insana özendi desek, belki de o zaman kendimize bir paydaş çıkarmış, zihnimizin en müstesna köşelerinde içinden ırmaklar akan bir çeşmeyi en azından hayalimizin haznesine sürmüş oluruz. 

Bir başka düzlemde çeşme; eskiden şehirlerimize buyur ettiğimiz, sıkıştığımız anları bizimle paylaşmakla kalmayıp, ferahlığın içimizde başlamasına sebep olan ve hatta bize göre, bugünkü şehirlerimizi de süslemesi gereken bir şehir bileşeni olmalıdır.

Bazen tatlı bir bayırın bitiminde insanın dizlerinde ve ayaklarında biriken yorgunluk denen şeyin yürekteki yansıması olan susamışlığın, tatlı bir ferahlık olarak giderilmesidir çeşme, bazen de gök kubbenin sanki terse çevrilmiş hali olan kurnasına dökülen suyla rahmeti aynı potada eriten bir anlam havzasının bizdeki asırlık işareti gibidir. Bir emeğin olanca birikimini uğraş, sanat, güzellik ve malzeme olarak tek bir çatı altında toplanıp hali olarak zihnimizdeki haklı yerini almıştır.

Mesela bizim eski şehirlerimizde iki yolun birbirlerini kestikleri köşe başlarında bir uzlaşı ustası edasıyla her iki yolun yolcusunu onların farklılaşan yorgunluklarını bir nakışta yok etmek veya gövdelerinden taşan saçaklarının altında her iki insanın konuşmasına zemin hazırlayarak ikiden bir çıkarmanın en maharetli uğraşını veren çeşmelerimiz bulunmaktadır.

Dantel gibi süslemeleriyle daha ilk bakışta kendisini anlamın, takip edilirse ancak ulaşılabilecek basamaklarında yakalanacak olan, ulviyetini gönüllere bahşeden edası ile yatay ve dikey bütün nitelikleri meraklısının kulağına fısıldayacak bir hikmeti barındırır.

Çeşmeler bütün bunların üzerine kendileri hakkında en fazla edebiyat yapılan, en fazla sözünün peşine düşülen, en fazla hasreti çekilen yapılardandır. Daha ileriye gidildiğindeyse, bizim kültürümüzde Karacaoğlan'ın bir kızı kurnasının başında testisine su doldururken yakaladığı bir yavuklu olarak türküsünü yaktığı yerin adıdır.

Bir çeşme gördüğümüzde onun yüzünde kendimizi okumanın vermiş olduğu hayret ve vakarla geçmişimize karşı bir inşa hareketine girişiriz. Bir çeşme ile halleşmek ona derdimi anlatmak başkalarına halini anlatmaktan imtina etmiş herkes için belki de başlı ve sonlu bir meşgaledir. Bende başkalarının yanında meramını söze dökemeyen bütün bu dilsizler gibi onun kulağına kendi sırlarımı ne kadar anlatmak istemişimdir.

Ve şu sözü, bir çeşmenin kapağını açıp içine atmayı ne kadar istemişimdir; "ey çeşme içinde tuttuğun sırlarla ne kadar da bana benziyorsun".

Kaynak: Çevre ve Şehir Dergisi

Haberin medya içeriği için tıklayın
Yorumlar Yorum Yaz
  • SİYASET
  • GÜNCEL
  • EKONOMİ
  • SPOR
  • DÜNYA
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Mekke ve Medine'den Canlı Yayın
Gazete Manşetleri
Piyasa Verileri