Amerika–İslam ilişkileri tarihine bir seyahat - II

1700'lere girildiğinde Amerikalılar, evrensel sofra kültürüne Osmanlı ile giren bir geleneği benimsemiş ve kahvaltıda kahvenin biradan daha vurucu olduğunu keşfetmiş...

  • GİRİŞ11.02.2011 10:50
  • GÜNCELLEME11.02.2011 10:50

Kristof Kolomb ile ilgili bana en ironik gelen şey bugün onu dünyada meşhur eden  Kuzey Amerika’ya tek bir kez bile ayak basmamış olmasıdır. 4 seyahatinde de Karayip ve çevresindeki bazı adalara gitmiştir. Hikayesini kendisi açısından acıklı yapan ise, gözlerini hayata kapatırken bile, keşfettiği adaların Hindistan olduğunu sanıyor olmasıydı. Bu yüzden burada karşılaştığı yerlilere ‘Indian’ dedi ve yüzyıllarca sürecek bir yanlışlıklar zincirine imza attı. Kıtayı keşfeden ‘ilk Avrupalı’ olmasına rağmen bu kıta onun adıyla değil, ‘müdür burası Hindistan ise bileklerimi keserim’ diyen Amerigo Vespucci’nin adıyla anıldı.
 
Dünyanın en meşhur hikayelerinden biridir Amerika’nın keşfi. Bütün meşhur hikaye ve şahıslar gibi, herkesin hakkında herşeyi bildiğini zannettiği için de esaslı bir cehalet perdesinin ardında kalır. Bundan 2 yıl önce yazdığım ‘’Hindiye neden Turkey diyorlar?’’ başlıklı mektupla başladığım bu bahsi başka zaman devam ettireceğim inşallah. Şimdi acelemiz var. İslam ve Amerika’nın 20’nci yüzyıla kadarki 500 yıllık ilişki tarihini boydan boya geçmemiz gerekiyor.
 
Tarık Bin Ziyad’ın İberya’ya ayak basmasından 781 yıl sonra son Endülüs hükümdarı 12’nci kullanMuhammed’in 3 Ocak 1492 tarihinde İspanya’ya teslim olmasıyla başdöndürücü Endülüs uygarlığı tarih oldu. Kader işte, cilve cilve üstüne, bu teslim oluştan tam 7 ay sonra 3 Ağustos 1492 gecesi Endülüs bölgesindeki Huelva şehrinin limanından ‘Hindistan’a doğru yola çıktı. Yıl itibarı ile coğrafi, teknik, ekonomik ve akademik ilerlemenin sancağı Müslümanlardan Avrupalılara geçmeye başlamıştı ama henüz kimse farkında değildi.
 
Kağıt üstünde Kolomb da ona yol veren Kraliçe İzabel de Endülüs’ten ve Müslümanlardan pek hazzetmiyorlardı. Ancak, buna rağmen kararlarında, dünya ve eşya algılarında Endülüs etkisi en üst düzeydeydi. İlk seyahatinde yanına bir de Arapça tercüman alan Kolomb, günlüğünü, resmi evrakları ve bütün mektuplarını ‘’Almirante’’ ünvanıyla imzalıyordu. ‘El Emir’in İspanyollaşmış haliydi bu kelime. Bugün Batılıların ‘admiral’ bizim ‘’amiral’’ dediği rütbe de, ‘’Amir el ... (...’in Emiri)’’ tamlamasından hatıra. Kraliçe İzabel de Kolomb’a, ‘’Almirante del Mar Ocean (Okyanus Denizinin Komutanı)’’ ünvanı verdi.
 
Kolomb’a yola çıkma cesaretini aşılayan, dünyanın çapı ve eğimi ile ilgili ana bilgiler ise Kolomb’un Alfraganus diye andığı Fergani’ye dayanıyordu. 9’ncu Yüzyılın bu büyük matematik ve astronomi bilgininin Coğrafi keşiflerin başlamasına büyük katkısını da bir başka zaman konuşalım.
 
Kolomb’un ikinci önemli bilgi kaynağı ise bugün birçok tarihçinin üzerinde çalıştığı ve yakın gelecekte şaşırtıcı bilgilere ulaşacağımızı düşündüğüm ‘Kolomb öncesi Endülüs – Amerika kıtası ilişkisi’nin kilit isimlerinden biri olan El İdrisi’dir. Bu son derece ilginç coğrafya aliminin çizdiği haritalar bütün Ortaçağ’ın en muteber coğrafya kaynakları arasındadır. 1145 – 1153 seneleri arasında 8 yıl Sicilya Kralı 2’nci Richard’ın özel misafiri olarak Sicilya’nın başkenti Palermo’da çalışmalar yapmış. İslam kültürüne yakın ilgisiyle bilinen 2’nci Richard Arapça konuşur ve Müslümanlar gibi beyaz uzun elbiseler giyermiş. Zira dünyanın bütün akademik ve teknik üretimine Müslümanların öncülük ettiği dönemdir.

Coğrafi keşiflerin, keşfedilmeyi bekleyen meçhul kahramanları
 
kullanKolomb günlüklerinde, çalışmalarında Müslüman bilim adamlarının oynadığı rolü ise ilk defa 3’üncü Amerika seyahatini gerçekleştirdiği 1500 senesinden 1 yıl sonraki notlarında açıkça anar.
Kolomb’un bu uzun gezisini mümkün kılan ‘caravel’ model yelkenlerin mucidi de Endülüslülerdi.  ‘Caravel’ kelimesi, Endülüs ahalisinin bu yelkenlere taktığı Arapça ‘’qarib’’ adlandırmasından geliyor. Kolomb’un yola çıktığı 3 gemiden Nina ve Pinta ‘caravel’ tipi gemilerdi. İspanyolların Yeni Dünya’ya taşıdığı Müslüman etkisini, ABD’ye katılıncaya kadar İspanyolların elinde kalan New Orleans ve San Antonio gibi güney şehirlerindeki mimari isimlerde, tarihi mekanlarda hala gözlemlemek mümkün. 
 
Şimdi, bütün bunları ‘dünyada herşeyi Müslümanlar yaptı’ gibi yüzeysel bir böbürlenmeye malzeme taşımak için aktarmadığımı da zapta geçirmek isterim. Geçen yazıda, gün yüzüne çıkmaya bekleyen tozlu arşivlere daldırdığımız avucumuza gelen köşetaşlarıyla  İslam – Amerika ilişkisinin tarihinde bir seyahate çıktığımızı yeniden hatırlatmak istiyorum. Yani yelkenimizi şişiren bir ‘bağlamımız’ var. Hem 1931 tarihli ‘Coğrafya ve Ticaret’ başlıklı makalesinde, ‘’Eğer Müslüman astronom ve matematikçiler olmasaydı Kolomb gibi Avrupalı kaşifler okyanusu asla aşamazdı’’ diyen tarihçi J. H. Kramers beni bile sollayıp, Yeni Dünyanın keşfine bu Müslüman bilim adamlarını ortak yapıyor. 
 
Şimdi, kader ağını böyle girift şekilde örmüş ise, misal Kuzey Amerika’da AngloSakson devrini başlatan kaptanı, Virginia’ya gelmeden önce İstanbul’a sevketmişse ben nideyim..?
 
İstanbul nere Virginia nere bre John Smith?
 
Tefekkür dozu yüksek sinema dilini pek sevdiğim Terrence Malick’in ‘’The New World’’ adlı filmi, İngiliz Virginia Şirketine ait 3 geminin 26 Nisan 1607 günü bugünkü Virginia eyaletinin Henry koyuna girdiği anı canlandıran epik bir sahneyle başlar.
 


Bu 3 gemideki üst düzey yöneticilerden biri, sonraki günlerde kıtadaki ilk İngiliz kolonisinin Virginia’nın kuruluşunda sıradışı rol oynayacak Kaptan John Smith’ti. Huzursuz, maceracı, eşkiya ve bütün bu karakterdeki adamlar gibi fevkalade yalancı bir insan Smith. Bu karakteri memleketi Londra’da kalıp düzen kurmasına müsaade etmez. Akdeniz’de korsanlara katılır, eşkiyalık yapar.  Doğu ve Kuzey Avrupa’da tüccarlara katılır esnaflık yapar. Sonunda paralı asker olur, ucuz kahramanlık yapar. Avusturyan Habsburg Hanedanlığı için, Anglosaksonların Wallachia, bizim Eflak dediğimiz Macar mülkünde Osmanlı ile çarpışmalara katılır.
 
1602 senesinde Tatarlarla sağlanan bir ‘’sıcak temas’’ sırasında yaralanır ve 18 Kasım 1602’de esir düşer. ‘Tatar’a oyun olmayacağını’ öğrendiği zamandır bu. Yanlışını köle pazarında, armutların yanında satılmakla öder. Smith’in ifadesiyle- Bashaw (pek muhtemelen Paşa) adındaki Osmanlı ağası, kendisini İstanbul’daki bir cariyesinin hizmetlerini görmesi için satın alır. Saçları traş edilen ve boynuna halayık takılan Smith İstanbul’a getirilir.
 
Paşa köleliğinden aşkın köleliğine
 
Sonradan kaleme aldığı ‘Travels and Adventures ’ kitabında anlattığına göre Charatza Tragabigzanda adlı bu cariyeye aşık olur. ‘Ben de sana karşı boş değilim’ diyesi cariye ise, onu evlilik şartı olarak Müslüman kültürünü öğrensin diye Kırım’daki Timur Bey adlı kardeşine gönderir. Ancak orada Timur Bey’in aşağılamalarına dayanamayan Smith birgün dibekte buğday dövmek için kullandıkları ‘tohmah’ ile Timur’u döve döve öldürür. Bir ata atlar ve kuzeye doğru günlerce kaçar. Moskova’ya ulaşır. Sonrasında İspanya’ya kadar bütün Avrupa’yı geçer ve İspanya üzerinden Londra’ya gelir. Hikayenin kölelikten sonraki kısmının tek kaynağı Smith’in kendisidir. Gencin aşkı, kahramanlığı, koskoca paşayı tokatlaması, nöbette başını alıp gitmeler vs... En milli sporumuz olan ‘’asker hatıralarını’’ andırıyor... Hatıra anlatan hür generalleri rencide etmemek için yaptığımız gibi, ‘’vay be, helal sana, tezkerenin kralını haketmişsin’’ deyip Londra’ya varalım.
 
1600’lerin hemen başı. Londra Şekspir Londra’sıdır. O günlerde Londralıların en büyük eğlencesi olan Shakespear oyunlarından birini seyretmiş midir ya da Shakespear’i görmüş müdür, tiyatrodan anlar mı bu hergele acaba diye merak ettim şimdi.
 
Londra’dan Virginia’ya yolculuk
 
Smith o günlerde, Kral James’in onayıyla Virginia Şirketinin, İspanyolların keşfettiği Yeni Dünya’da bir koloni kurmaya gideceğini öğrenir. O güne kadar ‘içtimaya katılmazdım, mıntıka temizliğine gitmezdim’den ibaret olan hatıralarına ‘’Ben savaş düellosunda 3 Türk Paşasının kafasını kesmiş bir kaptanım’’ ayrıntısıyla ‘level’ atlattığı dönemdir. Tevekkeli son dönem Amerikalı tarihçileri bu hikaye de dahil Smith’in iyi bir yalancı olduğu yolunda iddiaları kaleme alır. Bir örnek olması için ilgilisi, tarihçi Marshall Fishwick’in ‘’Was John Smith a liar?’’ başlıklı makalesine bakabilir. Öyle ki Amerikan tarihinin en ünlü hikayelerinden biri olan Pocahontas’ın onu kabilenin elinden son anda kurtarma anının hikayesi konusunda da tek kaynak Smith olduğu için artık ciddi şüpheler var.
 
Ülkelerden gider kaşifler ama aşklardan asla...
 
kullanSmith, 1614’te Kuzey Amerika’ya ikinci seyahatinde Virginia yerine Kuzey sahillerine yönelir. Ve bu bölgeye ‘New England’ adını verir. 10 yıl kadar önce İstanbul’da düştüğü aşkı kafasından ve kalbinden henüz atamamıştır. Erkektir neticede, ülkelerden gider ama aşktan gidemez. Bugün Boston’un kuzeyinde Atlas Okyanusuna uzanan ünlü burna, belki de kuzey Karadenizli aşkını hatırlattığı için "Cape Tragabigzanda" adını verir. Londra’ya döndüğünde bölgenin haritasını İngiliz Kralı I. Şarl’ın önüne koyarak, Kral’a değiştirmek istediği isimleri istediği gibi değiştirmesi teklifinde bulunur. Maalesef Şarl haritada Smith’in verdiği isimlerden bu da dahil çoğunu değiştirir. Şarl’ın verdiği yeni isimlerden sadece 4’ü günümüze ulaşır. Bunlardan biri de Smith’in aşkının adını verdiği yarım adanın adıdır. Zira Şarl, Tragabigzanda Burnu’nu, Annesi ‘Denmarkalı Ann’ın hatırasına "Cape Ann (Ann Burnu)’’ olarak değiştirir.
 
Türk kahvesinin kokusu, Türklerden önce Amerika’ya varıyor
 
John Smith, kitabında, Türklerle ilgili en sevdiği şeyin, ‘coava’ adlı bir tahıldan yaptıkları ‘coffa’ adlı bir içecek olduğunu belirtir. AngloSaksonların sabah kahvaltısında bira içtikleri çağdır. Kahvenin, John Smith’inkinden daha aromalı öyküsünü ‘’Gelse Hz Şeyh Şazeli ol Starbucks’a’’ başlıklı mektubumda icmalen paylaşmıştım.

Kahve, John Smith’ten birkaç yıl sonra Kuzey Amerika’ya gelir. Tabii ki de Smith’in New England’ına... Az önce andığımda demeyi unuttum; New England, bugünkü Connecticut, Rhode Island, Massachusetts, Maine, New Hampshire ve Vermont eyaletlerinin olduğu kuzey doğu Amerika bölgesinin genel adı.  ABD’nin tüm modern tarihinde olduğu gibi bugün de gelir ve eğitim seviyesi en yüksek bölgesidir. Hem Harvard, hem Yale hem MIT burada diyeyim anlayın gerisini. Ahalinin, eksi 5’ten aşağı günlere ‘hava biraz serin’ dediği ve kış günü üstte parka bere altta şort ve sandalet giydiği bu egzantrik coğrafyada kahve işi tabii ki tutar. William Ukers’in naklettiğine göre Boston’da ilk kahve lisansı 1670 senesinde verilmiş. Niyork’ta ilk kahvehane ise 1696’da açılmış.
 
Amerikalılar kahvaltıda bira yerine kahve içmeyi öğreniyor
 
1700’lere girildiğinde ise Amerikalılar, evrensel sofra kültürüne Osmanlı ile giren bir geleneği benimsemiş ve kahvaltıda kahvenin biradan daha vurucu olduğunu keşfetmiş nihayet.
 
Bahsetmiştim ama anlatması zevkli olduğu için bir daha anlatayım. Anglo Saksonlar kahvaltıya ‘breakfast’ diyor. ‘Fast’ oruç, açlık anlamlarına geliyor. Yani gece boyunca devam eden açlığı ‘açma’ ameliyesi. Bir nevi iftar. Ancak, kahveyi sabahın kralı haline getiren Türkler bu öğünün adını da doğrudan kahveye ithaf ederler. Kahvaltı, ‘kahve-altı’nın zamanla değişmiş halidir. Sabah uyanınca Türk kahvesini boş mideye indirmek, midenin pek hoş karşıladığı bir durum değil. İşte biz sabahları, böreği, çöreği, peyniri, zeytini mideye indirerek, ‘kahvenin altını’ yaparız önce. Üste de kahveyi göndeririz. Bu sebeple ‘kahvaltı yedim’ demeyiz. Öğle ve akşam yemeklerini ‘yeriz’ama kahvaltıyı ‘yaparız’.
 
1800’lere girilirken Amerika artık bir kahve milleti haline gelir. Bugün de günlük 400 milyon bardak kahve tüketimiyle dünyanın en büyük kahve milleti ABD’dir. Dünyanın ilk kahvehanesinin (kafe) açıldığı İstanbul’daki kahve tüketicileri ise bugün kahve ihtiyaçlarını Amerikan kahvehane zinciri şubelerinden karşılamakta der, ağzınızın tadı bozulmasın diye hızla şerbet ikramına geçerim.
 
Kolanın adı yokken şerbetin tadı vardı
 
Aslında ben geçmiyorum John Smith geçiyor. Smith hatıratında Osmanlı içeceklerini sayarken, kahveden sonra favorisinin ‘’sherbet’’ olduğunu belirtiyor. Şerbet, Arapça ‘şarba (içki)’ kelimesinden geliyor. Meşrubat, şarap, şurup hep akraba kelimeler. Kahvenin aksine şerbet Avrupa’ya iki koldan giriyor. Osmanlı ‘şerbet’i ve Endülüs ‘şarba’sı. Ancak Anglo Sakson diline ‘sharbat’ olarak yerleşti. Doğrudan alakası yok ama Şerbet aynı zamanda çok güzel bir kız ismidir. National Geographic’in efsanevi kapağını süsleyen Afgan kızının adıdır Şerbet.
 
Jonathan Curiel’in anlattığına göre, 18’nci yüzyıl Amerikasındaki en popüler içkilerden biri de ‘şerbet’tir. Son 50 – 60 yılda ‘smoothie’ye inkılab etti ama hala özü devam ediyor. 21’nci yüzyılın İstanbul’unda ‘şerbet’ içicisi bulmak mümkün mü bilmiyorum da, Beyoğlundaki ‘’İtalyan lokantalarında ‘sobetto’ isteyenler, Fransız lokantasında ‘sorbet’ sipariş edenler, garsondan şurup yerine ‘syrup’ isteyenler olduğu’’ yönünde haberler kulağıma ulaştıkça elim levyeye gidiyor. Ays ti içip sakinleşiyorum. Bu kez kendime kızıyorum. Şahsi meseledir, çok uzatmayayım... 

kullan
Esir gemisindeki Müslüman esirler...
 
Kuzey Amerika’ya gelen ilk Müslüman kim?
 
Elbette ki bu soruya ‘Avrupa kaynaklarına göre’ şerhi konulmalı. Zira, Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinden çok önce Vikinglerin kuzeyden, Endülüs ve Kuzey Afrika Berberilerinin güneyden kıtaya ulaştığına dair yığınla bulgu günyüzüne çıkıyor. Ancak ‘Batı kayıtlarında Kuzey Amerika’daki ilk Müslüman kim?’ sorusunun da henüz sağlıklı ve tatmin edici bir cevabı yok maalesef. Farklı kaynaklarda birçok isim anılıyor. Kayıtlara ilk geçen isim ise Estefan ‘’Estevanico’’ Dorantes ya da asıl ismiyle Mustafa Zemmuri adlı Faslı köle. Sahibiyle beraber Hispaniola ve Küba’yı dolaşan Zemmuri, 1527 tarihi itibarı ile Florida’ya ulaşır. 1533 senesinde bölgeyi vuran kasırgada batan gemiden kurtulan 3 kişiden biridir bizim Mustafa. Çıktıkları Louisiana’da yine köle yapılırlar ama 3 kafadar 1 yıl sonra kaçarak ABD’nin batısına doğru Kızılderili coğrafyasına ‘’detaylarını öğrenmek için neler vermezdim’’ diyebileceğim yolculuklarına başlarlar. Günümüzde Arizona diye anılan bela eyaletin içlerine kadar sürer yolculukları. 300 yıl sonra kovboyların doluşacağı Sonoran Çölünü geçerler. Nihayet ‘Yeni İspanya’ya bugünkü adıyla Meksika’ya ulaşırlar. Daha sonra bazı İspanyol öncülere rehberlik yapmaya başlayan Estefan, 1539 senesinde eline düştüğü Kızılderili Zuni kabilesince öldürülür. Bazı kaynaklar, kadın ve turkuaz taşı talebi sebebiyle öldürüldüğünü yazar. Doğru mu bu iddia bilmem ama ülkeler aş, çöller aş, akıbete vesile sebebe bak...Hey gidi... 
 
Kadın dedim de bir de Nasreddin adlı bir öncümüz daha var Kuzey Amerika’da.  Muhammed Abdullah Ahari’nin Green County tarihi adlı dökümanlarda (maalesef aslına ulaşacak vakit bulamadım) denk geldiği Nasreddin, Mohawk kabilesinin prenseslerinden birine aşık olmuş. ‘Ya benimsin ya kara toprağın’ aşkına karşılık bulamayınca, evlenme teklifini reddeden kabile reisi kızını öldürerek, Amerika’da, muhtemelen ‘sevdiğim için öldürdüm hakim bey’ lafını ilk zikreden kişi olmuş.  
 
Amerika’ya ‘gönülsüz’ gelen Müslümanlar
 
Ve elbette 18’nci yüzyıl sonlarına kadar Kuzey Amerika’ye gelen Müslümanların çoğunluğu ‘köle’ olarak getirilen, Kuzey ve Kuzeybatı Afrikalı Müslümanlardır. Hikayelerinin yürek parçalayan trajedisi bir yana Amerikan kültürüne derin etkileri her geçen gün yeni akademik araştırmalara konu oluyor.  PBS’in konu ilgili bir belgeseline göre 300 yıllık köle ticareti çağınca ABD’ye getirilen kölelerin en az yüzde 20’si, Senegal, Mali, Gine, Moritanya gibi Kuzey Batı Afrika ülkelerinden getirilen Müslüman kölelerdi. Ve bu köleler, Louisiana bataklıklarında, Mississippi bostanlarında, Georgia’nın pamuk, tütün tarlalarında çalıştırılırken kuşaklar boyunca bildikleri Kur’an ayetlerini, ezanı yüksek sesle okumaya devam ettiler. Hikayesinin detaylarını caz ve blues müziğin doğuşunu anlatacağım mektuba bırakayım ama birçok muteber etnomüzikolog, blues müziğin bu ezan ve Kur’an okumalarıyla başladığı iddiasında...
 
Edward E. Curtis, 1991 senesinde Dünya Ticaret Merkezine sadece 6 blok uzaklıkta inşaat işçilerince kazara bulunan köle mezarlığında kemiklere dikkatimizi çekiyor. New York’Un daha New Amsterdam olduğu ilk dönemine ait mezarda bulunan 400 köleden bir kısmının, yanlarında bulunan tesbih gibi eşyalardan Müslüman oldukları anlaşılıyor. 

Ahbap Curiel ise, 1794’te Londra’da C.B Wadstrom tarafından yazılan bir kitapta Amerika’ya götürülmek üzere yakalanan bir kölenin yürek parçalayıcı hikayesini anlatıyor. ‘’Mahometan dinindendi’’ diyor Wadstrom: ‘’Arapça okuyup yazabiliyormuş. Müslüman kölenin günün belli saatlerinde gürültü çıkardığı melankolik müzikler söylediği, ardından ibadet etmeye başladığı ve sonra ölüm sessizliğine büründüğü rapor ediliyor’’.  kullan
 
19’ncu yüzyılın Bilali ve ‘Risale’si
 
Müslümanların en çok sevdiği hikayelerden biridir Hz Bilal-ı Habeş’in hikayesi. Ben Bilalleri çok severim. Hayatımda şahsen tanıyıp da sevmediğim tek bir Bilal yok. Hep bana mı böylesi denk geldi bilemem ama esmer olurlar, müziği severler, gözleri nemlidir, yürekleri tetiktedir.
Georgia Üniversitesi’nde Müslüman köleler ile ilgili araştırmalar yapacakları dokunaklı bir sürpriz bekliyor. Aslen Konakri civarından olduğu tahmin edilen  Bilal, Bilal Muhammed ya da Amerikalı tarihçilerin yaygın anışıyla ‘Bin Ali’. 1803 senesinde köle olarak getirildiği Amerika’da bile Müslümanlığını unutmaz ve 80 kişilik Müslüman köle grubunun imamı olur. Beş vakit namazını aksatmaz, Ramazan aylarında orucunu tutar, hep fesle ve beyaz kaftanıyla dolaşır. Mel Gibson’un ‘’The Patriot’’ filmine konu olan ‘’1812-Amerikan İngiliz Savaşı’’ sırasında 80 arkadaşıyla beraber sahibinin çiftliğini İngilizlere karşı savunur. İşte bu Bilal, 1829 senesinde köle arkadaşları İslamı ve İslam fıkhını unutmasın diye 13 sayfalık bir ‘Risala’ kaleme alır. Georgia Üniversitesi’nin Athens kampüsüne giderseniz sizi bekleyen sürpriz ‘’The Bilali Muhammad Document’’ adıyla sergilenen bu cismi küçük hikayesi büyük Risale’dir.
 
Senden özgürü var mı Baquaqua, ah!
 
En bilinen Müslüman kölelerden biri de 1847’de Manhattan’a demirleyen Brezilya köle gemisi Lembranca’dan kaçarak Manhattan’a yerleşen ve sonraları ‘’The Biography of Mahommah G. Baquaqua’’ adlı bir kitapla hatıratı yayınlanan Mahommah Baquaqua. 1800’lerin en önemli birkaç köle hatıratından biridir.
 
Kitapta Baquaqua’nın kaçış anı da anlatılıyor. Limandaki gemide hücreye hapsedilen Baquaqua, kapıyı kırmayı başarır. Hücreden çıktığında karşı karşıya kaldığı sahibinin karısına bütün nezaketiyle eğilerek selam verir ve ardından gemiden atlayarak limanda kurtuluşuna koşar. Önüne çıkan kişilerden yardım isterken bildiği tek İngilizce kelimeyi söyleyip durur: ‘free! free! free! (hür)’.
Senden özgürü var mı Baquaqua, senden özgürü var mı…ah! Yolun bahtın açık olsun!
 
Lafı Amerika’nın Mısır ve İslam dünyası ile yeni sınavına getireceğim ancak maalesef daha Amerika – İslam ilişkileri tarihindeki yolculuğumuzu bile tamamlayamadım. Kısa bir aradan sonra bu ilişkinin tarihine –şimdilik- son bir seyahat daha yapacağız.

Eyvallah...  
 
Cemal Demir - Haber 7
cemaldemir111@gmail.com

Yorumlar7

  • nazim manav 8 yıl önce Şikayet Et
    kaptani derya piri reis nerde bu hikayede...?. yazi cok uyandirici. biz bu dunyaya neler verdik ama hep kopyalanip ismi degistirilip bize geri dondu.Kahveler,serbetler,miskler,gevrekler(simdi bagels diyorlar amerikada ve cok satiyor) doner kebab ( shavarma oldu avrupanin cogu ulkesinde) baklavayi bile zor kurtardik yunalilardan ama cacigi kurtaramadik,yunan yogurtda bile is koyuyor,yani nerdeyse unutulduk tarihte: harekete gecme zamani geldi geciyor.KUltur bakanligimiz ayakta uyuyor hotele paraveriyor durumda.Nerde hareket orda bereket....!
    Cevapla
  • bilal biner 8 yıl önce Şikayet Et
    Belgesel. Bu yazıdan ya da yazılarınızdan harika belgeseller çıkar .Kutluyorum sizi bol bol yazın günde bir kaç sefer bakıyorum yenisi gelmiş mı diye.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • mustafa ulvi 8 yıl önce Şikayet Et
    Teşekkürler... Yazınızı okudum. Epey emek harcanmış bir yazı belli. Sevgili yazara teşekkürlerimizi iletiyorum. Kendi inşaamızı tekrar büyük bir ihtişamla husule getirmek için benliğimizi, tarhimizi, dinimizi ve gücümüzü bilmemiz gerekiyor. böyle kenarda, dipte kalan bilgileri okuyuclarla paylaştığınız için teşekkür ediyorum. Okuması gayet zevkliydi.
    Cevapla
  • Genç Adam 8 yıl önce Şikayet Et
    neden bu hale geldiğimizi hep merak ettim.. tamam ı. dünya savaşında yenildik, ancak 100 yıldır neden bu prangada kaldık diye merak ettim. Bu merakla okuduğum -öncesi ve sonrası ile lozanı anlamak- adlı kitap da bana büyük ölçüde fayda sağladı.
    Cevapla
  • güven kurtul 8 yıl önce Şikayet Et
    Nihayet başardın üstat. Mübareki göndermeden lafı Amerika&8217nın Mısır ve İslam dünyası ile yeni sınavına getirmem demeni bekliyordum ki nihayet son firavun da düştü.Yerine yenisi gelmeden, ağzımızn tadı bozulmadan Mısır mevzuuna gelelim üstat :))
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat