Türk yargısının kronik sorunu: Gerekçesiz tutuklama
- GİRİŞ30.09.2012 09:41
- GÜNCELLEME30.09.2012 23:11
Türk Ceza Yargılaması Hukuku'nun klasik ve kronikleşen sorunu, işlendiği iddia olunan suçlarla ilgili kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular bulunduğundan bahisle, adaletten kaçma veya delil karartma şüphesinin kuvvetli olduğunu gösteren tespit ve adli kontrol tedbirinin yetersiz kaldığı durumlarda başvurulması mümkün olabilen, ancak somut fiili sebeplerden ziyade, soyut hukuki sebepler ile basmakalıp sözlerin dayanak gösterildiği tutuklama tedbiridir.
Ceza Muhakemesi Kanunu m.100 ve 101'e göre, maddi hakikate ulaşmak, failin adaletten uzaklaşmasını veya adaleti yanıltmasını önlemek amacıyla tutuklama tedbiri uygulanabilir. Ancak bu tedbirin uygulanması, alt alta birçok şüpheli veya sanık ismini yazıp, “haklarında kuvvetli suç şüphesini gösteren olguların bulunması, kaçma şüphesini uyandıran somut olguların varlığı, atılı suçların vasıf ve mahiyeti ile cezalarının süresi, atılı suçlar ile tutuklu kalınan süre arasındaki orantı, makul sürenin henüz aşılmamış olması, delillerin tam olarak henüz toplanamaması, tutuklama sebeplerinin devam etmesi ve adli kontrol kararının yetersiz kalma ihtimali sebepleriyle tutukluluk hallerinin devamına” gibi esas itibariyle kişi hürriyeti ve güvenliğini sınırlamaya yönelik somut gerekçe olma niteliğini haiz olmayan, yalnızca bazı kalıplaşmış ifadeler kullanılarak devam etmektedir.
5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı ve toplumda adı “Üçüncü Yargı Paketi” olarak bilinen Kanunun 96, 97 ve 98. maddeleri ile değiştirilen Ceza Muhakemesi Kanunu m.100, 101 ve 109. maddelerinden hareketle tutuklama tedbirindeki sorunların çözüleceği, bu tedbirin sık ve uzun süreli tatbikinin önüne geçileceği iddia edilmiş idi. Ancak bu iddia, Kanunun yürürlüğe girmesi ile birlikte kısa sürede hayal kırıklığına dönüştü. Bu konuda devam eden sorunda gözle görülür bir düzelmenin olmadığı, bir tedbir olan tutuklamanın, mahkemelerce ceza yerine veya cezaya alternatif olarak uygulandığı görülmektedir. Ceza adaletinde yaşanan sorunlar, tutuklama ile değil, dürüst, eşit ve süratli yargılama yoluyla çözülür.
6352 sayılı Kanun olmasa bile, Anayasa m.141/3, CMK m.34, 100, 101 ve 109. maddeler uyarınca her bir şüpheli veya sanık yönünden somut hukuki gerekçelerin altını dolduran fiili gerekçelerin tutuklama, tutuklamanın devamı ve adli kontrol tedbirine ilişkin kararlarda gösterilmesi gerekir. Ancak mahkemeler uygulamasında, Anayasanın amir hükmü dahi dikkate alınmaksızın, yukarıda örneği verilen şekilde, hatalı, kişi onurunu zedeleyen, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının özünü zedeleyen gerekçeden yoksun kararlarla, tutuklama ve adli kontrol tedbirlerinin tatbiki devam etmektedir.
Türk Yargısı'nın bir an evvel bu hatalı uygulamadan kurtulması gerekmektedir. Aksi halde, geciken adalet, bir tedbir olan tutuklamanın cezaya dönüşen uygulamaları, şüpheli ve sanık sayısının çok olduğu yargılamaların “dürüst yargılanma hakkı” esasının öngördüğü şekilde yapılamaması, “hukuk devleti” ilkesi ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi uygulaması karşısında Ülkemizi sıkıntıya sokmaya devam edecek,bu konuda Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru yolu da çözüm getirmeyecektir. Sorun bu şekilde devam ettiği takdirde, tutuklama, tutukluluğun devamı ve uzatılmasına dair kararları verenlerin sorumluluğu yoluna gidilmesine dair yasal düzenlemeler gündeme gelebilecektir. Ümit ederiz ki, bu tür düzenlemelere ihtiyaç kalmadan tutuklama tedbiri ile ilgili yaşanan sorun çözüme kavuşur ve bu konuda Türk Hukuk Kültürü'nün yaşadığı sorun geride kalır.
Ancak asıl sorun, uzun yargılamalar ve tutuklamanın ceza gibi tatbiki olarak yerleşen hukuk kültürü bozukluğundan kaynaklanmaktadır. Tutuklama tedbirinde yaşanan sorunun ise, bunun kaçınılmaz sonucu olduğunu söylemek isteriz.
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol