Ana dilde savunma ve ikiz yasalar

Şimdi ana dilde savunmayı anladık da “İkiz Yasalar” da neyin nesi, ne ilgisi var diye düşünebilirsiniz. Ben de, Ülkemiz açısından çok ilgisi var derim.

  • GİRİŞ05.11.2012 13:02
  • GÜNCELLEME09.11.2012 10:03

Şimdi ana dilde savunmayı anladık da “İkiz Yasalar” da neyin nesi, ne ilgisi var diye düşünebilirsiniz. Ben de, Ülkemiz açısından çok ilgisi var derim. Şöyle ki; üniter yapıda olan, “kuvvetler ayrılığı” ilkesi içinde yer alan yargı makamları önünde Türkçe dilini kullanan, bu yolla herkesin birbirini anlayıp uyuşmazlığı çözebildiği, Türkçe dilini anlamayan veya konuşamayan kişiye tercüman hakkı tanıyan bir ülkede, mahkeme önünde yargılanan kişi Türkçe bilip konuşsa da, isterse ana dili ile savunma yapmasının önü açılmaya çalışılmakta ve bazı insanlar da “ne var bunda” diyerek, bu tür bir isteği masum ve doğal görebilmektedir. Elbette bu yaklaşım doğru ve doğal değildir. Egemenlik hakkının sahibi olan millet ve kamu kudretinin kullanıcısı olan Devlette, Türkçe lisanını bildiği halde konuşmaktan kaçınan kişiyi farklı dilde dinlemek ve tercüman vasıtasıyla anlamak zorunda bırakılan yargı makamı olduğu halde, yargılananın mahkeme mi, yoksa yargılanan kişi mi olduğu sorusunu sormak gerekir.

Mahkeme, önüne gelen kişinin Türkçe bilip konuştuğunu bilecek, fakat yargılanan kişinin Türkçe konuşmak istemeyip ana dilde savunma yapmayı tercih etmesi sebebiyle bilip anlamadığı bir dilden savunma dinlemeye zorlanacaktır. Bu açıkça, siyasetin yargılamanın önüne geçmesi ve savunmanın gözardı edilmesi demektedir. Bir yargılamada bulunan hakim dahil herkes, eğer ortak dili bilip konuşabilmekte ise aynı lisanı kullanmalıdır. Yargılanan kişi, mahkemede geçerli olan lisanı bilmemekte ise, zaten savunma hakkını kullanabilmesi için tercüman hakkından yararlanması hususu tartışmasızdır.

Kamu hizmetleri ve bu kapsamda yargı hizmeti, bir ülkede konuşulan ortak resmi dil üzerinden yapılır. Bu husus, egemenlik hakkının bir göstergesidir. Türkçe bildiği ve Türkçe ile derdini anlatabildiği halde, kişinin tercihine bırakılmak suretiyle mahkemeyi Türkçe'den başka lisanla dinlemeye ve tercüman vasıtasıyla kişiyi anlayıp yargılamayı yapmaya zorlamak son derece yanlıştır. Bu talebi masum bir istek gibi ortaya koymaya çalışan ve ayrı halk olma kimliğini kazanıp, sonuçta ayrılık veya imtiyaz yolunda her türlü adımı atmaya hazır olanların varlığını gösteren ve destekleyen ikiz sözleşmelerden/yasalardan da kısaca söz etmek isteriz. Çünkü ana dilde savunma talebi, esas itibariyle Türkiye Cumhuriyeti'nin bu sözleşmelere koyduğu çekincelere ve özellikle de İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 6. maddesine açıkça aykırı ve sonu gelmeyecek taleplerin bir başlangıcıdır.

Kanunla ana dilde savunmanın kabul edilmesi, öncelikle Anayasa m.90. maddesinin beşinci fıkrasına aykırıdır. Bu hükme göre, kanun ile uluslararası sözleşme arasında farklılık varsa, uluslararası sözleşme esas alınır. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 6. maddesinin 3. fıkrasının (e) bendi net bir hüküm içermektedir; sanık, ancak mahkemede kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığı takdirde bir tercümanın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilir. Şimdi Türkçe'yi bileceksiniz ve meramınızı anlatabilecek kadar konuşabileceksiniz, sonra da yargılanan sanık değil de mahkeme imiş gibi ana dilde savunma yapıp yargılamayı zorlaştıracak ve egemenlik hakkına saygı göstermeyeceksiniz. Bu durum, açıkça hukuku siyasete ve bazı farklı amaçlara alet etmekten başka bir anlam taşımaz. Önemli olan, Türk Mahkemelerinde kullanılan dil olan Türkçe'nin sanık tarafından suçlamayı anlayabilecek ve meramını anlatabilecek derecede bilinip bilinmediğidir. Bunda öte tartışmaların tümü sadece siyasi mülahazalardan ibarettir. Sanık Türkçe'yi bilmiyorsa, Türk vatandaşı olup olmamasının veya bildiği dilin ne olduğunun bir önemi olmayacak ve ücretsiz tercüman yardımından yararlanabilecektir. Çünkü esas olan, sanığın savunma hakkını kullanabilmesidir.

1945 yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ne (Şartı'na) taraf olan Türkiye Cumhuriyeti, 1966 yılında kabul edilen ve 1976 yılında yürürlüğe giren “İkiz Sözleşmeler” adı ile de bilinen İktisadi, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ile Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'yi kabule sürekli şekilde zorlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bu sözleşmeleri, 15.08.2000 tarihinde imzalamıştır. 4867 ve 4868 numaralı kanunlarla onaylanan Sözleşmeler, 23.09.2003 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Anayasa m.90/5 uyarınca, Anayasaya aykırılığı dahi iddia edilemeyecek bu sözleşmeler, yeni Anayasa tartışmalarının sürdüğü bu dönem ve sonrasında ayrı halk, ayrı dil ve ayrı sosyal yapı olma özelliğini kazananlar, taleplerini daha ileri götürmede dayanak oluşturabilecektir. Yeni Anayasa çalışmalarında ve hukuk düzeninde üniter yapıyı, birlik ve beraberliği koruyucu kural ve yöntemler seçilmediği takdirde, Türkiye Cumhuriyeti için kötüye giden bu sürecin önüne geçilemeyecektir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin imzalayıp kabul etmekte uzun süre direndiği bu sözleşmeler, sessiz sedasız bir şekilde imzalanmış ve Yüce Meclisten de geçmiştir. Türkiye bu sözleşmeleri imzalarken, Birleşmiş Milletler İktisadi, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin “Eğitim - öğrenim hakkı” ile ilgili 13. maddesine Türkçe lisanı konusunda Anayasanın 3, 14 ve 42. maddelerini ve Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin de azınlık hakları ile ilgili 27. maddesine de Lozan Sözleşmesi'ni gerekçe göstermek suretiyle çekince koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti şu an, başta eğitim - öğrenimde olmak üzere Türkçe resmi dilinin kamu hizmetlerinde tek lisan olarak kullanımını kabul etmiştir.

Bu çekinceler olumlu gözükse bile, Türkiye Cumhuriyeti'nin uzun yıllardır kabul etmediği ulus devlet anlayışını açıkça tehdit eden “İkiz Sözleşmeler, Türkiye Cumhuriyeti tarafından yukarıda kısaca değindiğimiz şekilde sessiz sedasız kabul edilerek, üniter yapıya, ulusal birlik ve bütünlüğüne ters düşen uluslararası mevzuat olma özelliğini de kazanmıştır.

“İkiz Yasalar” olarak da bilinen bu uluslararası sözleşmelerde, ulustan değil halktan bahsedilerek, bir ülkede halk olma özelliği taşıyan, uluslararası alanda “halk” kimliğini elde eden topluluklar, yaşadıkları ülkenin egemen gücünün kendilerine yönelik baskı, cebir - şiddet ve tehdit yöntemlerini kullandığını iddia etmek suretiyle Birleşmiş Milletler Örgütü'ne başvurduklarında, Birleşmiş Milletler Örgütü'nden yardım ve destek alma hakkını kazanacak ve Avrupa Birliği ile doğrudan doğruya temas kurabileceklerdir.

Bu uluslararası sözleşmelere göre, halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Halklar, bu hak vasıtasıyla kendi siyasi statülerini serbestçe tayin edebilecekler, iktisadi, sosyal ve siyasi varlıklarını serbestçe sürdürebileceklerdir. Tüm halklar, bulundukları coğrafya üzerinde mevcut doğal kaynakları ve zenginlikleri kendi yararına serbestçe kullanabileceklerdir. Bir halk, sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir şekilde yoksun bırakılamayacaktır. Sözleşmelere taraf olan tüm devletler, halkların kendi kaderlerinin tayin hakkının sağlanması için çaba gösterecekler ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ne uygun olarak bu hakka saygılı olacaklardır. Devletin bu çaba ve göstermesi gereken saygının, üniter yapısı içinde bulunan ve kendisini “ayrı halk” olarak nitelendirenlerin ayrılmasını veya özerklik kazanmasını da kapsayacağı pekala iddia edilebilir.

Bu sözleşmeleri sessiz sedasız imzalamak ve bağlayıcı olarak kabul etmek, Türkiye Cumhuriyeti gibi coğrafyasında sürekli ayrı halk tartışmalarını yaşayan bir ülke açısından hatalı olmuştur. Tarih tekerrürden ibarettir. Bazı masumane taleplerin arkasına sığınarak, ulus devlet içinde kendisini ayrı halk olarak tanımlayıp uluslararası destek alanlar, gerçek amaçlarına ulaşma yolunda mesafe kaydettiklerinde, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağlayıcı olarak kabul ettiği bu sözleşmelerden hareketle, uluslararası örgütten ve toplumdan fiili destek ve Türkiye Cumhuriyeti'ne müdahale için talepte bulunmayı da kendileri açısından meşru görebilirler ki, bunun kabulü mümkün değildir. Ancak bu tehlike vardır ve maalesef Türkiye Cumhuriyeti bu tehlikeye, aleyhine hukuki dayanak kazandırmak suretiyle zemin hazırlamış gözükmektedir.

Cebir-şiddet ve tehdidi tırmandırarak bazı kazanımlar elde etmeye çalışanlar, bugün de yarın da trajikomik şekilde kendilerine hukuku dayanak alacaklardır. Mevcut durumda, uluslararası toplum da sempati kazanmak için uğraş verenler, bu konuda da maalesef Türkiye Cumhuriyeti'nin bir adım önünde gitmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti; üniter yapı, birlik ve bütünlüğü korumadaki haklılığını sadece ulusal seviyede değil, uluslararası alanda da anlatmak zorundadır. Türkiye Cumhuriyeti, bu sorumluluktan “içişlerimize kimse karışamaz” diyerek kurtulamaz.

Şimdi Türkiye Cumhuriyeti, ya bu sözleşmeden çekilmeli veya “halkların kendi kaderlerini tayin hakkı” konusuna çekincesini koyabilmeli veya bu sözleşmelerdeki hükümleri nasıl anladığını net olarak Birleşmiş Milletler Örgütü'nde açıklamalı veya güçlü devlet olmanın gereklerini yerine getirmelidir. Aksi halde, bugün sürekli verilen tavizlerin sonu gelmeyecek ve uluslararası alanda meşru zemin elde edenler, Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısını parçalama yönünde hızlı adımlar atmayı sürdüreceklerdir. Başta Yüce Meclis ve Hükümet olmak üzere herkes, bu gerçek, yakın ve açık tehlikeye karşı duyarlı olmalıdır.

Prof. Dr. Ersan Şen - Haber 7

ersansen@hotmail.com

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat