Emperyalizmin rutini: Rejim değişikliği, yağma ve yalan

  • GİRİŞ04.01.2026 09:14
  • GÜNCELLEME05.01.2026 09:29

Bugün Venezuela’da yaşananlar bir “kriz”, bir “istikrarsızlık” ya da bir “iç siyasi sorun” değildir. Olan biten, emperyalizmin yüz yıldır uyguladığı tanıdık bir suçun güncellenmiş versiyonudur. İsimlendirmekten kaçınmaya gerek yok: Bu bir zorla rejim değiştirme operasyonudur. Bu bir yağma girişimidir. Bu, halkların kaderini kendi çıkarlarına göre yeniden yazmaya alışmış güçlerin, bir kez daha silahı diplomasiye, ambargoyu hukuka, bombayı demokrasiye tercih etmesidir.

Bu hikâyeyi daha önce gördük. Sadece ülke isimleri değişti.
Bugün Venezuela’dır; dün Irak’tı, Libya’ydı, Şili’ydi. Yarın neresi olacağını ise yalnızca yer altı haritaları belirleyecek.

Emperyalizm her zaman süslü kavramlara, parlak söylemlere, ahlaki üstünlük iddiasına ihtiyaç duyar. Bugün de öyle yapılıyor. Müdahaleler “özgürlük” adına, yaptırımlar “insan hakları” gerekçesiyle, bombardımanlar “istikrar” için düzenleniyor.

Ancak basit bir soru bütün bu söylemi yerle bir etmeye yeter:
Bir halkın özgürlüğü, başka bir halkın bombalarıyla mı gelir?

Cevap açıktır. Ama bu sorunun sorulmasını istemezler. Çünkü cevap, inşa etmeye çalıştıkları anlatıyı paramparça eder. Bu nedenle de gerçekliği tersyüz ederler. Müdahaleyi savunmak için önce hedef ülkeyi şeytanlaştırırlar. Yönetimi gayrimeşru ilan ederler. Seçimleri yok sayarlar. Ardından ekonomik boğma politikalarıyla toplumsal çöküş yaratırlar. Sonra da bu çöküşü, kendi müdahalelerinin gerekçesi olarak sunarlar.

Bu bir çelişki değil, bilinçli bir yöntemdir.

REJİM BEĞENİSİZLİĞİ VE SEÇİCİ MEŞRUİYET

Emperyalist düzenin temel sorunlarından biri şudur: Halklar yanlış oy kullanır. Yanlış liderleri seçer. Yanlış politikaları destekler. Bu “yanlış”lar, büyük güçlerin çıkarlarıyla örtüşmediği sürece kabul edilemezdir.

Bu nedenle demokrasi, evrensel bir ilke değil; koşullu bir ayrıcalık hâline gelir. Seçim sonuçları ancak “doğru” çıkarsa tanınır. Aksi hâlde sandıklar gayrimeşru, sonuçlar şaibeli, halk kandırılmış sayılır.

Bu bakış açısında halk özne değildir. Sadece yönlendirilecek, cezalandırılacak ya da kurtarılacak bir nesnedir.

Venezuela’da olan tam olarak budur. Beğenilmeyen bir siyasal yönelim, kabul edilmeyen bir bağımsızlık iddiası, tolere edilemeyen bir ekonomik tercih… Hepsi aynı torbaya atılır ve tek bir sonuç çıkarılır: Müdahale kaçınılmazdır.

Müdahale edilen ülkelerin büyük çoğunluğu ya enerji kaynakları açısından zengindir ya da stratejik geçiş noktalarında bulunur. Bu durumun “rastlantı” olduğuna inanmamız beklenir.

Ne ilginçtir ki demokrasi, petrol kuyularının başında başlar.
Ne tuhaftır ki insan hakları, maden yataklarının üstünde hatırlanır.
Ne kadar şaşırtıcıdır ki özgürlük, enerji hatlarının geçtiği coğrafyalarda yoğunlaşır.

Bu tekrar eden desen, artık gizlenemez hâle gelmiştir. Kaynaklar vardır, ama bu kaynakların halkın kontrolünde olması kabul edilemezdir. Bağımsızlık talebi vardır, ama bu talep küresel piyasa düzenine uymuyordur. İşte bu noktada “uluslararası toplum” devreye girer.

Uluslararası toplum denilen şey ise çoğu zaman, silahı olanların kulübünden ibarettir.

SAVAŞIN ÖN CEPHESİ

Hiçbir müdahale, medya hazırlığı olmadan yapılamaz. Önce hikâye yazılır. İyi ve kötü belirlenir. Karmaşık gerçeklik basitleştirilir. Tarih, bağlam, neden-sonuç ilişkisi bilinçli olarak budanır.

Hedef ülke sürekli kaos görüntüleriyle sunulur. Yönetim tek bir yüz, tek bir isim üzerinden şeytanlaştırılır. Halk ise ya tamamen sessizleştirilir ya da yalnızca isyan eden kalabalıklar olarak gösterilir. Arada kalan milyonların sesi duyulmaz.

Bu anlatının amacı nettir: Müdahaleyi normalleştirmek. Hatta gerekli göstermek.
Seyirci, sonunda şu noktaya getirilir: “Evet, belki sert ama başka çare yok.”
Oysa her zaman başka çare vardır. Ama o çare, çıkar sahiplerinin işine gelmez.

Bugün Venezuela’da yaşananlar, istisnai değildir. Aksine, emperyalist siyasetin standart prosedürüdür. Önce ekonomik baskı, sonra siyasi izolasyon, ardından iç karışıklıkların teşviki ve en sonunda açık ya da örtülü askerî müdahale.
Bu bir hata değildir.
Bu bir yanlış hesap değildir.
Bu bir kazalar zinciri değildir.
Bu, planlı bir politikadır.

Ve bu politikanın maliyetini her zaman halklar öder. Bombayı atanlar değil, ambargoyu koyanlar değil, karar masalarında oturanlar değil… Elektriksiz kalanlar, ilaç bulamayanlar, ülkesini terk etmek zorunda kalanlar öder.
 
Belki de en ikiyüzlü kavram budur: insani müdahale.
İnsanlık, ne zamandan beri savaş uçaklarıyla taşınır oldu?
İnsaniyet, ne zamandan beri ekonomik kuşatmalarla savunulur hâle geldi?
Bu söylem, ahlaki bir örtüdür. Gerçek niyetleri gizlemek için kullanılır. Çünkü açıkça “çıkarlarımız tehlikede” demek meşruiyet üretmez. Ama “insan hakları” derseniz, bombalar bile alkışlanabilir.

Bu noktada sorulması gereken soru şudur:
Aynı “insani hassasiyet” neden her yerde devreye girmez?
Cevap yine açıktır. Çünkü mesele insan değil, kontroldür.

Emperyalist düzenin en tehlikeli yanı şudur: Sınır tanımaz. Bugün “öteki” olan, yarın “sorun” hâline gelir. Bugün hedef gösterilen bir ülke, yarın örnek olarak sunulur. Bugün alkışlanan bir müdahale, yarın başkasının kapısını çalar.
Bu yüzden mesele yalnızca Venezuela değildir.
Bu, egemenlik meselesidir.
Bu, halkların kendi kaderini tayin etme hakkıdır.
Bu, dünyanın silahla mı yoksa iradeyle mi şekilleneceği sorusudur.
Ve bu soruya verilecek cevap, sadece bugünü değil, yarını da belirleyecektir.
 

Cihad İslam YILMAZ

Yorumlar2

  • OfliAhmet 2 gün önce Şikayet Et
    Maaşallah kardeşim e süper bir yazı olmuş aynen katılıyorum.
    Cevapla Toplam 2 beğeni
  • Ali 2 gün önce Şikayet Et
    Irakta da aynı senaryo oynandı
    Cevapla Toplam 2 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat