ABD’nin Küba hedefi ve Rubio’nun köken paradoksu

  • GİRİŞ10.01.2026 08:36
  • GÜNCELLEME10.01.2026 08:36

Bugün Küba, belki de tarihindeki en tuhaf anlardan birini yaşamaktadır: Bu ülkeyi en sert şekilde hedef alan, en ağır yaptırımları savunan, en keskin tehdit dilini kullanan isim, Küba kökenli bir ABD Dışişleri Bakanıdır.

Marco Rubio’nun şahsında yalnızca bir siyasi tercih değil; derin bir kimlik kırılması ve imparatorluk sadakatiyle örülmüş ahlaki bir savrulma somutlaşmaktadır.

Rubio, Castro sonrası Küba’dan kaçan bir ailenin çocuğu olarak Miami’de büyüdü.

Sürgün, yoksulluk ve “özgürlük” anlatısı, onun siyasal kimliğinin temel taşları oldu.

Uzun yıllar boyunca Küba’yı bir travma, bir kayıp vatan ve hesaplaşılması gereken bir geçmiş olarak anlattı. Ancak bugün geldiği noktada Rubio, kendi köklerinin uzandığı Küba halkını özgürleştirme iddiasıyla değil; topyekün cezalandırma siyasetiyle hedef alıyor. Bu tutum, Küba rejimiyle mücadeleden ziyade sürgün travmasının ve Florida’daki radikal Küba kökenli lobilerin taleplerinin Washington’a taşınması anlamına gelmektedir.
Rubio’nun savunduğu Küba politikası, rejimi hedef almaktan çok Küba halkının günlük yaşamını boğan bir kuşatma düzenine dayanıyor.

Gıda, ilaç, finans, enerji ve seyahat alanlarını kapsayan yaptırımlar; Washington’da “demokrasi baskısı” olarak adlandırılırken, Havana sokaklarında yoksulluk, göç ve umutsuzluk olarak karşılık buluyor.

İşte asıl ironi burada başlıyor: Bu politikanın yüzü, Küba’dan kaçmış bir ailenin çocuğu. Ancak bu çelişkiyi yalnızca Rubio’nun kişisel hikâyesiyle açıklamak yetersiz olur.

İŞGALDEN AMBARGOYA BİTMEYEN KUŞATMA 

Asıl bağlam, Trump yönetiminin Amerika’yı yeniden açık bir sömürgeci ve yayılmacı güç diliyle, ülkenin tarihsel geçmişine uygun şekilde sahneye sürmesidir.

Dünyanın süper gücü ABD’nin 1898’de Küba’yı işgaliyle başlayan sancılı tarihinin yeni bir evresi yaşanmaktadır.

Soğuk Savaş’ın zirvesinde ABD, Küba üzerindeki hâkimiyet arayışını yalnızca diplomatik baskıyla sınırlı tutmadı.

1961’deki Domuzlar Körfezi (Bay of Pigs) Çıkarması, CIA destekli göçmen milislerle Fidel Castro rejimini devirmeyi amaçladı.

ABD’nin bu başarısız müdahalesi, Küba’nın Fidel Castro önderliğinde bağımsız bir komünist devlet olarak ayakta kalmasının dönüm noktalarından biri oldu. Ancak yaşananlar, Washington için birbirinden yalnızca 145 kilometre uzaktaki “arka bahçesini” yeniden kontrol etme çabasının sadece ilk perdesiydi.

Soğuk Savaş sonrası dönemde de ABD, ambargo ve yaptırımlar aracılığıyla Küba ekonomisini sürekli olarak zayıflatmayı sürdürdü. Bu yaptırımlar, Castro sonrası dönemde de devam etti.

ABD Başkanı Barack Obama döneminde Küba’yla ilişkilerin normalleşmeye başlamasına en fazla tepki gösterenlerin başında, o dönem Cumhuriyetçi Parti senatörü olan Marco Rubio geliyordu.

Kökenlerine rağmen Rubio, “Obama hayatımda gördüğüm en kötü müzakereci” ifadelerini kullanarak Küba’ya karşı şahin çizgisini sürdürdü.

Geçmişten beri Amerikan emperyalizmine ve kapitalizmine direnişinden geri adım atmayan bu ada devleti, Trump yönetimi tarafından yeniden sıkıştırılıyor.

Venezuela operasyonunun ardından Küba’ya yönelik tehditlerine ağırlık veren Trump, “Bence oraya girip ortalığı patlatmak dışında bundan daha fazla bir baskı uygulanabileceğini sanmıyorum” sözleriyle açıkça meydan okuyor. Bu tehditler ve ambargo adımları, hem ekonomik baskıyı artırıyor hem de Havana’daki insani koşulların daha da kötüleşmesine yol açıyor.

TRUMP’IN KAOS FIRTINASI

Trump yönetiminin uyuşturucu bahanesiyle Venezuelalı lider Nicolas Maduro’yu kaçırması, yalnızca Caracas’taki siyasi denklemi sarsmakla kalmadı.
Monroe Doktrini’yle yeni sömürgecilik yaklaşımını açıkça ortaya koyan ABD’nin Latin Amerika’daki yeni jeopolitik stratejisi, tüm bölgeyi öngörülemez bir kaos fırtınasının içine çekmeye başladı.

Asıl hedefi Venezuela’nın petrol kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek olan Trump yönetimi, bu ülkenin en yakın müttefiki Küba’ya yönelik tehditleriyle bölgesel nüfuzunu artırma kararlılığını gösteriyor.

Havana, Maduro’ya sağladığı askeri destek nedeniyle operasyonun bedelini ağırlaştıran bir aktör olarak görülüyor ve bu durum Küba’da ekonomik ve enerji krizini derinleştirebilecek endişelere yol açıyor.

Artık Trump döneminde ABD dış politikasının; diplomasi, müzakere ve çok taraflılık yerine baskı, tehdit ve ekonomik boğma stratejileri üzerine yürüyeceği anlaşılıyor.
Venezuela, Kolombiya, Grönland, Kanada, İran ve şimdi yeniden Küba… Ortak payda nettir: Boyun eğmeyen her aktör “tehdit” ilan edilmekte, ekonomik ve siyasal kuşatmayla hizaya sokulmaya çalışılmaktadır.

Küba, bu zincirin en sembolik halkalarından biridir. Çünkü Küba, Amerika tarihsel hafızasında büyük bedeller ödenmesine rağmen hâlâ “kontrol altına alınamayan en dirençli koloni”dir.

GÜCE SADAKAT KÖKLERE DÜŞMANLIK 

Trump yönetimi bu dosyayı yeniden açarken Rubio’yu vitrine koymaktadır. Küba kökenli bir bakanın sert açıklamaları Washington için son derece işlevseldir: “Bunu sadece biz söylemiyoruz; Küba kökenli bir Amerikalı söylüyor.”

Kimlik, bu noktada bir meşruiyet aparatına dönüşmektedir. Rubio’nun Trump’a sadakati de tam burada anlam kazanmaktadır. Trump siyaseti, sadakati ölçülü olmakla değil; en ileri noktaya taşımakla test eder.

Rubio, bu sınavı geçmek için yalnızca Küba karşıtı olmakla yetinmemekte; Küba’ya yönelik en sert, en dışlayıcı, en cezalandırıcı dili bizzat kurmaktadır.

“Başları büyük belada” diyerek Küba’yı tehdit eden Rubio, “Eğer Havana’da yaşıyor ve hükümette görev alıyor olsaydım, en azından biraz endişelenirdim” ifadelerini kullanmaktan çekinmemektedir.

Bu, kökenlerin inkârı üzerinden kurulan bir güç sadakatidir. Bugün Rubio’nun temsil ettiği çizgi, Küba’yı özgürleştirmeyi değil; Amerikan yayılmacı aklının Latin Amerika’daki eski hesaplarını tamamlamayı hedeflemektedir. Bu çizgide insan hakları bir ilke değil, bir araçtır.

Özgürlük ve demokrasi söylemi, ekonomik kuşatmanın kılıfıdır. Ve ironinin en acı tarafı şudur: Bu dili en yüksek perdeden kuranlardan biri, o kuşatmanın tarihsel mağdurlarından gelen bir isimdir.

Sonuçta Marco Rubio, köklerinden beslenen bir siyasetçi olmaktan çıkmış; köklerini susturarak yükselen bir güç figürüne dönüşmüştür.

Küba’nın, Küba kökenli bir ABD Dışişleri Bakanı tarafından hedef alınması, yalnızca politik bir çelişki değil; emperyalist siyasetin kimlikleri nasıl öğüttüğünün canlı bir kanıtıdır.

Bugün sorulması gereken soru şudur: Güce sadakat, insanın kendi geçmişine ve kökenlerine karşı bu kadar körleştirici olabilir mi?

Rubio örneği, bu soruya verilen en sert ve en rahatsız edici cevaptır.

Asıl trajedi şudur: Küba bugün yalnızca Amerikan gücüyle değil, kendi hikâyesinden koparılmış bir temsilcinin diliyle de kuşatılmaktadır.

Yani Küba’yı hedef alan Amerikan baltanın sapı da kendi malzemesinden çıkmıştır.
Marco Rubio’nun ağzından dökülen her sert cümle, yalnızca Havana’yı değil; sürgünlükle yoğrulmuş bir hafızayı da hedef almaktadır.

Rubio, köklerinden beslendiğini iddia ettiği bir halkın yaşamını daha da zorlaştıran politikaların gönüllü yüzü hâline gelmiş; bu durum siyasetini ilkesel olmaktan çıkarıp ideolojik ve intikamcı bir çizgiye sürüklemiştir.

Bu noktada mesele artık Küba değildir. Mesele, güce duyulan sadakatin bir insanı kendi köklerine, geçmişine ve vicdanına karşı nasıl düşmanlaştırabildiğidir.

Bir ülkenin, kendi kökeninden bir siyasetçi tarafından boğulmaya çalışılması; çelişkinin en soğuk, en çıplak aşamasıdır. Tarih bu ironiyi not edecektir: Küba’ya en sert darbelerden biri, Küba’dan gelen bir isimle indirilmiştir.

Göçmen geçmişiyle şekillenmiş bir kimliğin bugün kolektif cezalandırma ve açık güç kullanımı diline evrilmesi, yalnızca ideolojik değil; aynı zamanda ahlaki bir kırılmaya da işaret etmektedir.

Bakalım ABD gibi bir süper güce karşı mücadelesiyle Latin Amerika tarihine iz bırakan devrimcilerin ülkesi Küba, kendi kökenlerinden gelen Rubio’nun öncülük ettiği bu son dalgayı nasıl atlatacaktır?

Ertuğrul Cingil 

Yorumlar1

  • Dumrul 13 saat önce Şikayet Et
    Rubio Kübanın chpkk zihniyeti amerika onu çağdaş aydın ilerici yapmış
    Cevapla Toplam 1 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat