İran’da Değişimin Sınırları: Dış Baskı mı, İç Dönüşüm mü?

  • GİRİŞ13.01.2026 08:45
  • GÜNCELLEME13.01.2026 08:45

İran İslam Cumhuriyeti, 1979 Devrimi’nden bu yana birçok kriz atlattı; savaş, yaptırımlar, kitlesel protestolar ve uluslararası izolasyon bu rejimin “olağan” deneyimleri hâline geldi. Ancak bugün yaşanan durum, önceki krizlerden niteliksel olarak farklıdır. Mevcut tablo, geçici bir sarsıntıdan ziyade yapısal bir çözülmeye işaret etmektedir.

Bu zayıflığın ilk ve en görünür boyutu ekonomik çöküştür. Uzun süredir devam eden yaptırımlar, kötü yönetim ve yaygın yolsuzluk, İran ekonomisini sürdürülemez bir noktaya taşımıştır. Yüksek enflasyon, hızla değer kaybeden ulusal para ve işsizlik, yalnızca alt sınıfları değil, rejimin geleneksel dayanaklarından biri olan orta sınıfı da ciddi biçimde yoksullaştırmıştır. Böylece İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren zımnen var olan “ekonomik güvenlik karşılığında siyasal itaat” şeklindeki toplumsal sözleşme fiilen çökmüştür.

İkinci ve daha derin kriz alanı toplumsal meşruiyet kaybıdır. İran nüfusunun büyük bir kısmını oluşturan genç kuşaklar, rejimin ideolojik referanslarıyla bağ kuramamaktadır. Devrim, savaş ve “direniş” söylemi, bu kuşak için tarihsel bir anlatıdan ibaret hâle gelmiştir. Özellikle kadınların, şehirli gençlerin ve etnik azınlıkların itirazları artık yalnızca belirli politikalara değil, rejimin kendisine yönelmektedir. Protestoların süreklilik kazanması ve farklı toplumsal kesimleri kapsaması, rejimin meşruiyet krizinin derinliğini ortaya koymaktadır.

Üçüncü olarak, rejimin iç yapısında da belirgin çatlaklar gözlemlenmektedir. Dinî otorite, güvenlik aygıtı ve ekonomik elitler arasındaki denge giderek bozulmuştur. Devrim Muhafızları’nın siyasette ve ekonomide artan ağırlığı, rejimi ayakta tutarken aynı zamanda onu daha dar, daha askerî ve daha az temsil edici bir yapıya dönüştürmektedir. Bu durum kısa vadede kontrol sağlasa da uzun vadede rejimin toplumsal tabanını daha da daraltmaktadır. Sistem giderek ideolojik bir devlet olmaktan ziyade güvenlik merkezli bir yönetime evrilmektedir.

Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo açıktır: İran rejimi bugün ne ekonomik performansıyla, ne ideolojik çekim gücüyle ne de kapsayıcı bir siyasal vizyonla toplumun geniş kesimlerini ikna edebilmektedir. Bu durum, rejimi tarihsel olarak en kırılgan dönemlerinden birine sokmuştur. Ancak bu kırılganlık, otomatik olarak bir çöküş ya da sağlıklı bir dönüşüm anlamına gelmez. Aksine, bu tür rejimler en zayıf oldukları anlarda dahi, uygun koşullar oluştuğunda kendilerini yeniden tahkim edebilme kapasitesine sahiptir.

Bu nedenle İran’daki mevcut zayıflık, yüzeysel bir “sonun başlangıcı” anlatısından ziyade, dikkatle analiz edilmesi gereken karmaşık ve çok katmanlı bir süreç olarak ele alınmalıdır.

ABD ve İsrail Ne Yapıyor? Neyi Amaçlıyor?

İran’daki mevcut kırılganlık, yalnızca ülke içi dinamiklerin değil, aynı zamanda dış aktörlerin hesaplarının da yoğunlaştığı bir moment yaratmıştır. Bu bağlamda özellikle ABD ve İsrail, İran’daki gelişmeleri yakından izlemekte ve kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda pozisyon almaktadır. Ancak bu iki aktörün İran’a bakışı, büyük ölçüde İran toplumunun taleplerinden ziyade, İran rejiminin bölgesel ve askerî kapasitesi etrafında şekillenmektedir.

ABD açısından İran, uzun süredir “sorunlu devlet” kategorisinde değerlendirilmektedir. Washington’un temel öncelikleri nükleer programın sınırlandırılması, bölgesel nüfuzun azaltılması ve müttefiklerinin güvenliğinin sağlanmasıdır. İnsan hakları ihlalleri ve demokratik talepler, söylemsel düzeyde sıkça vurgulansa da, pratikte bu başlıklar çoğu zaman yaptırım politikalarını meşrulaştıran ikincil araçlar olarak kullanılmaktadır. Rejim değişikliği fikri ise ABD siyasal söyleminde açıkça telaffuz edilse bile, bunun nasıl ve ne pahasına gerçekleşeceğine dair tutarlı bir yol haritası bulunmamaktadır.

İsrail’in İran algısı ise daha dar ama daha sert bir güvenlik çerçevesine oturmaktadır. İran, İsrail için öncelikle nükleer kapasitesi ve bölgedeki vekil aktörler üzerinden tanımlanan varoluşsal bir tehdittir. Bu nedenle İsrail’in yaklaşımı, İran’daki toplumsal dönüşüm ihtimalinden ziyade, rejimin askerî ve teknolojik kapasitesinin zayıflatılmasına odaklanmaktadır. Sabotajlar, örtülü operasyonlar ve sürekli tehdit dili, bu stratejinin temel unsurlarını oluşturmaktadır. Bu perspektifte İran toplumu, büyük ölçüde arka planda kalan bir değişkendir.

Her iki aktörün ortak noktası, İran’ı esasen bir rejim sorunu olarak ele almalarıdır. Bu yaklaşım, İran’daki krizi bir “iç toplumsal dönüşüm” meselesi olmaktan çıkarıp, uluslararası güç mücadelesinin bir parçası hâline getirmektedir. İran halkının talepleri, dış aktörlerin stratejik hesapları içinde araçsallaşma riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Dahası, ABD ve İsrail kaynaklı sert söylem ve müdahale imaları, İran rejiminin uzun süredir kullandığı “kuşatma altındaki ülke” anlatısını yeniden üretmektedir. Rejim, bu söylem sayesinde kendi meşruiyet krizini görünmez kılmakta ve toplumsal itirazları dış güçlerin manipülasyonu olarak sunabilmektedir. Böylece dış baskı, paradoksal biçimde rejimin elindeki en etkili ideolojik araçlardan birini yeniden işlevsel hâle getirmektedir.

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat