Netanyahu yönetimi SDG’nin kaderini yaşar mı?
- GİRİŞ24.01.2026 08:58
- GÜNCELLEME24.01.2026 08:58
Jeopolitikte ebedi dostluk yok malumunuz. Yalnızca değişken çıkarlar ve bu çıkarların üzerine binen bölgesel, konjonktürel ortaklıklar var.
Amerika'nın, Suriye'de yıllarca "saha ortağım" diyerek legalleştirmeye çalıştığı terör örgütünün kullanılıp bir kenara fırlatılması, giriş cümlemizde bahsettiğimiz meselenin en net tezahürü bugünlerde. Başlığımızda sorduğumuz soruyu bir kez daha soralım ve yanıt arayalım şimdi.
Milyonlarca dolarla beslenilen YPG/SDG bir gecede denklemin dışına itilebiliyorsa, benzer bir kader bölgeyi cehenneme çevirme arzusundaki Binyamin Netanyahu ve onun radikal yönetimi için de söz konusu olabilir mi?
ABD İŞARET FİŞEKLERİNİ ATTI!
Suriye sahasında yaşananlar, yaklaşan büyük kopuşu gözler önüne seriyor. Trump'ın ilk başkanlık döneminde de şu anki görev sürecinde de öncelikleri arasında Suriye'den ABD ordusunun çekilmesi bulunuyordu. CENTCOM'un Trump'ın karşısında pozisyon aldığını görüyorduk sıklıkla. Zaman içerisinde CENTCOM'da da söylem değişikliği oluştu ve terör örgütüne "Gidin Şam ile anlaşın" çağrısı yapıldı.
YPG/SDG bu ortaklığa öyle güveniyordu ki İsrail'i denklemin içine sokmakta bir beis görmedi. Açıkça yardım istendi Netanyahu yönetiminden. Amerika'yı Netanyahu yönetimiyle karşı karşıya getiren adımlardan biri de bu oldu. İsrail'in YPG/SDG üzerinden Suriye'yi istikrarsızlaştırma çabasına Paris'teki Suriye toplantısında set çekildi. İsrail-Suriye hattında güvenli bir mekanizma kurulmasını içeren anlaşma hazırlandı. Akabinde Washington, DEAŞ ile mücadele konusunda YPG/SDG yerine meşru olarak muhatap kabul ettiği Suriye yönetimiyle çalışma kararı aldı. Devam eden süreçte Suriye Ordusu'nun başarılı operasyonlarına ve terör örgütünün yalnız kalışına şahit olduk.
Amerika ile İsrail arasında, Suriye üzerindeki bu kıvılcım, İsrail'in olası Dürzi kozunun da Washington yönetimi tarafından Tel Aviv'in elinden alınmasıyla devam etti. Trump yönetimi çarpıcı bir hamleye imza atarak Şam ile diyalog yanlısı olan Leys el-Belus ve Süleyman Abdülbaki gibi Dürzi kanaat önderlerini, İsrail güdümündeki Hikmet el Hicri'nin Dürzileri kışkırtma ihtimalini bertaraf etmek üzere denkleme dahil etti.
Trump'ın Netanyahu'ya Amerika topraklarında verdiği ayarların yanı sıra "Patron benim" tavrını en çok hissettiren son açıklamasına ise hafta içinde İsviçre'nin Davos kentinde katıldığı Dünya Ekonomik Forumu'nda şahitlik etti. Trump, “Bibi, Demir Kubbe için kendine pay çıkarmayı bırak. Bu bizim teknolojimiz, bizim malımız.” dedi. Yani "Seni koruyan biziz, sınırını biz çizeriz." mesajı verdi.
NETANYAHU'YU ÇİN DE SATTI!
Sadece Washington değil, Dünyanın bir başka merkezi Pekin de Netanyahu’nun üzerini çizmiş durumda.
Çin, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde İsrail’e karşı açılan soykırım davasına Güney Afrika ile birlikte katılacağını açıklayarak safını netleştirdi. Pekin'den gelen "Netanyahu yargılanmalıdır" çıkışı, İsrail için sadece Batı’da değil, Asya’da da kapıların kapanmaya başladığının kanıtı adeta.
Süreç sadece Netanyahu’yu yutmakla kalmayacak gibi gözüküyor. Yemen’de, Sudan’da ve Somali’de İsrail'in kirli oyunlarına iştirak eden BAE yönetimi de büyük bir güç kaybı yaşıyor bugünlerde..
Muhammed bin Zayed’in Arap dünyasında giderek daha fazla istenmeyen adam ilan edilmesi ve Dubai Emiri Muhammed bin Raşid ile yaşadığı gerginlik, içeride liderliğin yeniden şekilleneceğinin habercisi. İngiliz Financial Times, BAE’nin İngiltere’deki aşırı sağcıları İslam’la mücadele için fonladığına yönelik haber yaptı mesela. Sanki Batı, BAE yönetimini Müslüman dünyanın önüne atarak gözden çıkarma sinyali veriyor.
NETANYAHU DIŞLANIRKEN, TÜRKİYE’NİN AĞIRLIĞI ARTIYOR!
2018 yılını hatırlayalım. Türkiye güneyde Rusya-İran-Esad ekseniyle baş etmek durumunda kalmıştı. Mezhepsel çatışmaların oluşturduğu göç ve terör sorunlarına çözüm aranırken, bir taraftan da CENTCOM destekli YPG, Afrin'e kadar işgal ettiği topraklarla denize ulaşmanın hesabını yapıyordu.
Ankara, 2026 yılında 8 yıllık kuşatmayı, sabırla jeopolitik bir başarı hikayesine dönüştürdü. Hem de emperyal bir işgal yapmadan, kendi güvenlik doktriniyle uyumlu yerel aktörler üzerinden komşusunun siyasi düzenini yeniden tasarlayabilen dünyadaki nadir güçlerden biri haline geldi.
Bugün Suriye artık bir tehdit değil, Türkiye'nin stratejik bir uzantısı ve tampon bölgesi konumunda. Ayrıca daha sırada Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan üçlüsünden oluşan Orta Doğu'nun yeni ittifakı var. Bu 3’lü, petrolün gücü, nükleer caydırıcılık ve Türkiye'nin savunma sanayii dehasıyla, İsrail’i izole edecek ve bölgedeki Müslüman askeri gücünü birleştirecek yeni bir düzen inşa etme potansiyeli taşıyor.
Denklemin 8 senede nasıl değiştiğine bakın!
TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİ DERİNLEŞİYOR!
Türkiye'nin Washington ile ilişkilerini "stratejik çıkar" zemininde derinleştirdiğini görüyoruz bir diğer taraftan. ABD’li enerji devleri Chevron ve Exxon Mobil ile yapılan petrol ve doğalgaz anlaşmaları, Türkiye’nin Akdeniz’deki haklarını garanti altına alıyor.
Bu durum en çok Atina’yı rahatsız etmekte. Yunanistan, Avrupa’nın aksine Netanyahu ile poz vermeye devam ediyor çünkü Doğu Akdeniz’de tutunacak başka dalı kalmadı.
Nikos Dendias’ın "12 mil" provokasyonları, aslında bu sıkışmışlığın dışavurumu.
ABD TÜRKİYE’Yİ SATAR MI?
Tablo bugünlerde ne kadar olumlu olsa da iki ülke arasındaki ilişkilere temkinli yaklaşmakta fayda var. "ABD Türkiye’yi geçmişte sattı mı?" diye sorsak, aklımıza Patriotlar, S-400 krizi, F-35 projesi.. Pek çok başlık gelir.
"Kötü mü olmuş" diye soralım. Bu ambargolar, Türkiye'nin prangalarından kurtulmasını sağlamadı mı?
F-35'imiz olmadığı için Kızılelma'mız KAAN'ımız var. Diğer tarafta bakıyoruz Danimarka'nın elinde F-35'ler var ancak Grönland konusunda ABD'ye karşı uçakları uçurma şansı var mı?
Allah'ın izniyle çok daha müreffeh günler bizleri bekliyor.
Bu nedenle Amerika'nın Türkiye'yi satıp satmama ihtimalinden çok zamanın kimin lehine işlediğine odaklanalım.
Suriye'de Türk tezleri kazandı; Sudan, Somali ve Yemen'de de kazanmaya devam ediyor. Doğu Akdeniz'de ABD şirketlerinin denkleme girmesi, Türkiye'nin lehine bir enerji koridoru oluşturuyor. F-35’lerin eksikliğini dert etmiyoruz çok daha iyilerini envanterimize katacağız. Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye ekseni, İsrail'in bölgedeki "mutlak güç" illüzyonunu yıkacak, Türkiye’nin ağırlığını perçinleyecek..
Sözün özü, dünya Netanyahu'yu ve onun bölgedeki işbirlikçilerini satmaya hazırlanırken, Türkiye oyun kurucu koltuğundaki yerini her geçen gün daha da sağlamlaştıracak.
Ancak iki temel riski de zikretmek gerek.
Bu bölgede istikrarı engelleyecek hiçbir gerilime yer yok artık. Bölgesel savaşların yayılmaması, Türkiye'nin yeni göç dalgalarıyla uğraşmaması gerekiyor. Ayrıca dış güçlerin ekonomik tetikçilik kozunu sahada görmemek için ekonomik istikrar ve toplumsal mutabakatla da gelişim sürecinin desteklenmesi şart.
Hüseyin Akif Küçükal / Haber7
Yorumlar6
-
Serkan x
47 dakika önce
Şikayet Et
Sayın cumhurbaşkanımızı özellikle alkışlıyorum. Ustalık döneminde en iyi şekilde çözdü bu duru mu. Abd ye de israilin ona verdiğinden fazla petrol ve gaz verdi Akdeniz'de, Yunan şimdi o çaldığı adaları verecek sıra orada bir kaç yıl daha var , ab de yunanı ve rumu satacak yakındır. Şükürler olsun Allah'ıma..
Beğen
Cevapla
Toplam 3 beğeni
-
kahramanmaraş lı
1 saat önce
Şikayet Et
rabbim devletimize ve yöneticilerine yardım etsin
Beğen
Cevapla
Toplam 5 beğeni
-
Ferdi
1 saat önce
Şikayet Et
Teşekkürler çok güzel özetlediniz Elinize sağlık
Beğen
Cevapla
Toplam 8 beğeni
-
Bingöl
1 saat önce
Şikayet Et
Allah devletimize ordumuza güç kuvvet versin hep güçlü kılsın
Beğen
Cevapla
Toplam 8 beğeni
-
qwerty
1 saat önce
Şikayet Et
Sıkıntı Reis sonrası ne ılacak.Bu hususta halkı tekrara çoğunlukla kendine tekrar çekecek bir organizasyon yapmalıdır.Çünkü Reis sonrası olası bir iktidar değişikliği tüm kazanımları çöp yapabilecek bir sürece sokabilir.
Beğen
Cevapla
Toplam 6 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle