Ortadoğu Barışı mı Ortadoğu Kıyameti mi?
- GİRİŞ26.01.2026 09:40
- GÜNCELLEME26.01.2026 10:01
Gençlerin oynamayı sevdiği bir strateji oyunu var. İçerisinde güç paritelerinin (teknoloji, nüfus, üretim kapasitesi, vb) yanında geriye veya ileriye dönük zaman tünelinde düşünmemize de imkan veren birbiriyle etkileşen senaryolar bulunmaktadır. Oyunu oynarken güç paritelerini kullanabildiğiniz gibi çatışma, savaş ve fetihlerin kısa, orta ve uzun vadeli sonuçlarını da görmek mümkündür. Bu oyunda tercih ve kararlarınızda özgürsünüz, ancak sonuçları belirleyen sisteme yüklü stratejik altyapının ve sistemin veri ve analizleri. Veri ve analizler önceden yüklendiği için şu veya bu güç arasında taraflı davranma olasılığı bulunmamaktadır. Veri ve analizler her güç için aynı etkileri ve sonuçları içermektedir.
Aslında bu bir nevi adetullah (Allah’ın kanunları) diyebileceğimiz konsepte yakın bir uygulamadır. Allah’ın (cc) kevni kanunlarında herkes ve her şey için eşitlik söz konusu olduğu gibi bu strateji oyununda da veriler, kurallar ve analizler her güce eşit bir şekilde tatbik edilmektedirler.
Bu oyunu oynarken bazı aldığınız inisiyatiflerin kısa vadede size fayda sağladığını ama uzun vadede aleyhinize olduğunu veri ve analizlerle müşahade ediyorsunuz. Bu oyunu kurgulayan aklın ve beyin ekibinin ciddi bir bilimsel altyapısının olduğunu anlıyorsunuz. Zira oyundaki bazı ortaya çıkan durumların tarihte gerçekleşmiş örneklerle örtüştüğünü, eşleştiğini görmek mümkün.
Bu tür kurgusal oyunların geçmişte yaşanmış olaylardan meydana gelen bir veri altyapısı olduğu gibi ileriye yönelik projeksiyon gerçekleştirebilecekleri stratejik algoritmalar yaratabilecekleri açıktır. Günümüzdeki güç savaşlarının da geçmiştekilere benzer bir şekilde belirli stratejilerin ürünü olduğunu söylemek mümkündür. Büyük İmam Şafi Hazretlerinin bir sözünü hatırlatmak isterim “Tarih okumak aklı ziyadeleştirir”.
Bu yüzden aşağıdaki örneklerde daha çok tarihten kesitler yer alacaktır. Vakıa strateji oyunlarına ilk müracaat eden askeri yapılar olduğunu biliyoruz. Harp oyunları daha dar kapsamda çabuk sonuç alınabildiği için iyi bir strateji ve taktik modellemesidir. Askeri gücü diğer güç unsurlarından soyutlayarak yapılan harp oyunlarında yeni silahlar, platformlar, taktikler, manevralar denenir. Eksiklikler, harp araçlarının performansları, yeni risklere karşı verilen cevapların etkinliği, vb değerlendirilir. Konu teknik bir mesele olduğu için üzerinde değerlendirme yapılması nispeten daha kolaydır.
Askeri Safahatta Bile Stratejik Tercihte Bulunma Zorluğu
Ancak, bütün güç bileşenlerinin içinde olduğu, genel siyaseti de içeren yaklaşımların değerlendirilmesi o kadar kolay değildir. Zira işler askeri safahata kadar geldiğinde birçok konu tamamlanmış, artık düşmanla karşı karşıya kalınmış olmaktadır.
Ancak, henüz siyasi düzeyde iken askeri vektörlerden önce çok sayıda vektör bulunmaktadır. Mesela bizatihi ana güç içerisindeki güç çatışmaları, toplum önderlerinin ihtirasları, birbirlerine karşı psikolojik tutumları, toplumun ikna edilmesi aşamasında karşılaşılan zorluklar (Toplumların uzak çıkarlarını değil yakın çıkarlarını daha ön planda tutmaları, toplumsal gruplar arasında mantığa değil duygulara ve küçük çıkarlara bağlı gerilimlerin etkili olması, vb) stratejik aklın çalışmasını engeller.
2. Viyana Kuşatması öncesi kurulan harp divanında yapılan tartışmalar bu söylediğimizin dar kapsamda bir örneğini oluşturmaktadır. Vakıa seferin tüm devlet bileşenleri arasında kararlaştırılmış, kurumları içinde hazırlığı yapılmış, bütün ön çalışmaları tamamlanmış ve meşru gerekçeleri oluşturulmuş değildir. Ne yazık ki, tek adam, muktedir adam kültü (Tek Adama Tapma) bu gerekli olan bütün rasyonel aşamaları sıfırlamıştır. Elbette ki bu o dönemin şartlarında askeri safhada bile karar vermenin ne kadar zor olduğunu göstermektedir.
1683 yılının yaz mevsiminin başlarında toplanan harp divanı her biri arasında uçurumlar bulunan hayallerin, ihtirasların, kaygıların, rasyonalitenin, duygusallığın, vs her şeyin yoğunlaştığı yerdir. Başvezir Kara Mustafa Paşa Viyana Kuşatmasını açıklamıştır. Komutanların bu fikre boyun eğmelerini beklemektedir. Tabiatıyla dönemin en kudretli adamı olan Kara Mustafa Paşa karşısında herkes aklen kabul etmese de söz söyleyecek durumda değildir. Zaten Eflak prensi gibi ikili oynayanlar da vardır. Kırım Hanı gibi süvarileri Avrupa içlerinde talan ve tedhiş akınları yapanlar da…
Harp divanında muktedir Paşaya iki kişiden itiraz gelir. Budin Beylerbeyi Uzun İbrahim Paşa hem saraya damat hem de serhat ahvalini en iyi bilen yaşı da hayli ileri bir akıncı beyidir (Özel kuvvetler komutanı). Coğrafyayı ve Avrupa iç dengelerini iyi bilmektedir. Bu müktesebatına güvenerek ciddi delillerle itiraz eder.
“Paşam” der, “Siz Viyana'yı kuşatmaya başlarsınız, askere yağma izni vermezsiniz, asker ağırdan alır ve kuşatma uzar. Önümüzden gelen de bu bölgenin yağmur mevsimidir. Yağmurlar sonrası zemin ağır çamur olur. Ağır topları kolay hareket ettiremeyiz. Ordunun hareketi zorlaşır, manevra kabiliyeti azalır. Bu arada, Avrupa birleşir, bizi arkadan vurur.” Mustafa Paşa “Avrupa ordusunun bizi arkadan vuracağı bir geçit var, orayı da Kırım Hanı tutacak” der. İbrahim Paşa “Kırım Hanı size ihanet eder Paşam” der. Paşa'nın itirazları artınca Kara Mustafa Paşa muktedir olmanın avantajını kullanır: “Paşa'nın yaşlılıktan kaynaklanan dirayetsizliği diline vurmuş” der, düpedüz hakarettir bu.
Kara Mustafa Paşa kendisine itiraz eden Transilvanya Prensi Michael I Apafi'yi de dinlemez. Halbuki M. Apafi'nin düşüncesi de Ibrahim Paşa gibi “Kuşatmanın bu sene yapılmaması, çevredeki kalelerin, şehirlerin alınmasıyla yetinilmesi, kuşatmaya hazırlık yapılması” yönünde idi. Hatta tarihçi bu konuşmayı aynen aktarır. M. Apafi Kara Mustafa Paşaya “Pilavı yemeğe ortadan mı başlarsın yoksa kenardan mı” diye sorar. Pilavın ortası Viyana'dır.
Olayların bu aşamadan sonraki gelişmesi aynı İbrahim Paşa’nın dediği gibi olur. Hezimet üstüne hezimet yaşanır. Kuşatmaya devam eden orduyu arkadan Avrupa ordusu vurur. Kırım Hanı kılıçlı süvarileriyle geçitte önünden geçen ateşli silah kullanan Alman piyadesine engel olamaz veya olmaz. Viyana önünde tarihin en kalabalık Osmanlı ordusu utanç verici bir yenilgi alır.
Son not, hezimetten sonra Kara Mustafa Paşa bir harp divanı daha kurar. Yenilginin sebebi olarak Damat İbrahim Paşayı yay ile boğdurur. İbrahim Paşa'nın siyasi vasiyeti bugünler için de ibret vesikasıdır. Paşa vasiyetnamesinde “Hezimetin yegane müsebbibi Kara Mustafa Paşa’dır. Ancak, sakın ola azledilmeye, siyaset edilmeye! Zira Devleti içine düştüğü durumdan kurtaracak yegane adam da odur!” der.
Ölüm Fermanını Taşıyan Tosun Bey Kimdir?
Şehit /Damat /Uzun İbrahim Paşa’nın idam ettirilmesi nedense bana Ömer Seyfettin'in Ferman hikayesini ve kahramanı Tosun Beyi hatırlattı. Okurlarımıza da hararetle tavsiye ederim. Bu satırların yazarının da bir kişisel hikayesidir bu: “Kendi idam fermanını celladına kendisi taşır koynunda.”
Hikaye Belgrad yolunda ilerleyen Orduyu Hümayunun yaşadığı zorluklarla başlar. Belgrad Sabaç yolu çökmüştür. Şiddetli, sanki gök delinmiş gibi yağmur yağmaktadır. Sel, sis, çamur ve boran içinde ordu ilerlemektedir. Sadrazam ordunun önünden bir gün öncesinden ilerlemekte, yolda padişahın otağını kurdurmaktadır. Ancak o gün otağı kuracak askerler kaybolmuştur. Padişah “Otağımız niye kurulmadı” diye sorduğunda “ Otağcılar fırtınadan yolu kaybetmişler. Konak yerine gelemediler padişahım” cevabını almıştır. Padişah nikris (gut) ağrılarından muzdariptir. Hikayenin buraya kadarki kısmı Kanuni Sultan Süleyman’ın Viyana seferine gidişini hatırlatmaktadır.
Hikayenin ilerleyen paragraflarında Tosun Beyle karşılaşırız. Padişahın gözdelerinden Tosun Bey ordunun gah ilerisinde gah gerisinde ormanlarda dağlarda orduya musallat olacak haydutları, düşman gözcülerini temizleyerek gelmektedir. Tam o tufanın içine girdiğinde padişahı ve otağını sorar. Tabi ki aynı cevabı alır. “Otağcılar kayboldular, padişaha otağ kurulamadı”.
Kazasker gibi devlet erkanının bulunduğu çadırda padişah otağının kurulamamasını acı acı eleştirir. “İki konak arasında kaybolan bir adam nasıl koca bir devleti yönetebilir!” diyerek şiddetli sözler sarfeder. Padişahı aramaya devam ederken, o karmaşa içinde Sadrazamın adamlarıyla karşılaşır. Sadrazamın kendisini beklediğini söylerler. Sadrazamın çadırına gittiğinde sadrazam yanında başka devlet adamlarıyla onu beklemektedir. Kendisine Niş Beyine verilecek bir fermanın olduğunu, bu fermanı en çabuk ve güvenli onun götürebileceğini söyler. Tosun Bey fermanı koynuna alıp, Niş’e yola koyulmak üzere dışarı çıkar. Yemek bile yemez açlığına rağmen, sadece su içer. Deli gibi yola koyulur… Niş yakınlarında bir çiftliğe gelince istirahate çekilir. Bir tas ayran içip uykuya dalar. Ancak, tam uykuya dalacağı sırada göğsünün üzerinde koyduğu fermanın ateş alıp yandığını görür, elini fermana götürdüğünde fermanın yerinde olduğunu anlar, tekrar uykuya yatar. Bu kez de rüyasında gördüğü fermanın eriyip kan olduğunu, bütün vücudunu sardığını görür…
Bu rüyalardan sonra merakına dayanamaz. Fermanı açar. Ferman Tosun Bey’in idam fermanıdır: “İş bu kutsal buyruğumuzu getiren, devletimize zararlı olan Tosun Bey kulumun da hemen vücudundan başını kesesin… ” içinde kısa bir muhasebeden sonra fermanı Niş Beyine görünmeye karar verir. Aklını en çok onu hangi iftira ile padişaha sundukları olur…. Babası Salih Ağanın sözleri aklımdadır, “padişah buyruğuna uy…"
Niş Beyi fermanı alınca Tosun Beye beklemesini, padişah efendimize çifte tatar (Posta askeri, ulak) çıkartıp affını isteyeceğini söylese de Tosun Bey fermanın yerine getirilmesinde ısrar eder.
“Padişah emrine uymayanın kellesini bizzat alacağını” söyler. Niş Beyinin gözyaşları bir odada seccadeye düşerken avluda Tosun Beyin kanı taşlara düşmektedir.
Bu hikayenin ikinci kısmı işte bana Şehit Damat İbrahim Paşayı hatırlatmaktadır… İkisinin de kaderi ne kadar birbirinin kaderine benzemektedir? Ve hayat memat meselesi büyük hadiseler önümüze geldiğinde İbrahim Paşa ve Tosun Bey gibi hakikati korkmadan söyleyen gerçek sadakat sahibi vatanperverlerden mi olmayı tercih edersiniz yoksa o ikisinin de idam fermanını yazanlardan mı olmayı tercih edersiniz?
Büyük Fetih Siyaseti Projesi
Strateji oyununa geri dönecek olursak, askeri safahattaki coğrafya, lojistik, askeri teknoloji, nüfus, konuşlanma, vb vektörlerin ne derece hayati sonuçlar doğurduğunu anlamak mümkün olacaktır.
Kanuni döneminde yapılan 1. Viyana Kuşatmasına da (1529) kapsamlı bir hazırlık yapılmadan başlandığı bilinmektedir. Şu halde strateji oyununda kural, hüda-i nabit savaşlardan kaçınma, savaş ve özellikli fetihlerden önce kapsamlı bir siyasi proje hazırlama ve hedef sahasının bu siyasi projemizle uyumluluk sağlayıp sağlamadığını teyit etmektir. Genel hatlarıyla bir proje tesis edecek olursak; Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş döneminde Balkan Fetihleri için kapsamlı bir siyasi proje söz konusuydu. Balkan coğrafyasında Sırp İmparatorluğu hariç ciddi bir devletin olmaması, Balkan halklarının ağır vergiler altında eziliyor olması, Balkanlar’ı kurtarmaya gelen son Haçlı Seferlerini düzenleyenlerin bizatihi kendilerinin geçtikleri ve geldikleri yerlerde yaptıkları yıkımlar, vb Osmanlı fetihleri için Balkan bölgesini elverişli hale getirmişti.
Ancak, bu tabi ki tek başına yeterli değildi. Yerel ihtiyacı karşılayacak bir siyasi tasarım, ekonomik düzen, sosyolojik uyum gerekmekteydi. Nitekim Osmanlı fatihleri yerel halka karşı müsamaha ile davranıyorlardı. Bölgeyi tahrip için değil, bölgede yaşamak için geliyorlardı. İlk gelen kolonizatör Türk dervişleri (Ömer Lütfi Barkan) usta zanaatkarlardı aynı zamanda. Dini müsamaha geneldi. Yerel zadegan ve soylu sınıflar imparatorluğun protokolüne dahil oluyorlardı. Mesela Martoloslar devletin askeri protokolüne dahildiler. Salınan vergiler eskisi ile kıyas kabul etmeyecek derecede azaltılmıştı.
Diğer yandan Balkanlar’ın sinir ağının ucundaki amigdalası diyebileceğimiz Bizans büyük ölçüde etkisizleştirilmişti. Balkanlar’ın Kuzey ucundaki Lehistan İmparatorluğu ile informal da olsa barış yapılmıştı. Geriye sadece Avrupalı güçler kalıyordu. Devlet İtalyan şehir devletlerinden bazılarıyla işbirliği yapıyordu. Mesela Niğbolu Savaşında (1396) Haçlı Ordusunun gelişini Yıldırım’a Batılı kroniklere göre Milano Kralı haber vermişti.Geriye sadece Kuzeydeki Germanik milletler kalmıştı. Osmanlı’nın yükseliş dönemi de dahil asıl savaştığı milletler bu grupta yer almaktadır İlber Ortaylı Hocamıza göre. Burada maksadım Balkan Fetihleri siyasi projesinin kapsamını ifade etmektir. Viyana’nın Fethi ise ayrı bir siyasi proje gerektirmektedir kuşkusuz. Zira Viyana ne Belgrad ne Sofya ne de Bükreş’ti, Viyana bir Orta Avrupa şehriydi. İmparatorluğun Orta Avrupa için bir siyasi, askeri, sosyolojik ve ekonomik fetih planı olmalıydı. Zannımca bu hiç olmadı. Burada tarihsel bir tartışma yapmak amacında değilim. Sadece büyük fetihler için bir siyasi proje belirlemenin gerekliliğini vurgulamak istiyorum. Şunu da ifade edeyim ki, bu siyasi proje üzerine müstakil çalışma yapılabilir.
Seçilmiş Travma Oluşturan Yanlış Kararlar
Ancak, olayların hakikati her zaman eş zamanlı anlaşılamayabilir. Ahlat Kalesini ve şehrini eman ile teslim aldıktan sonra 10.000 kişiyi kalenin bedenlerine astıran Tarihimizin Büyük Komutanlarından Celalettin Mengüberti (Harzemşahlar prensi) kendisini Moğol saldırılarına karşı bir ümit olarak gören (Ki gerçekten de Cengiz'in karşısında durabilecek yegane askeri lider O idi) Ortadoğu milletlerinin ve çeşitli devletlerin nezdindeki prestijini bizatihi kendisi yıkmıştı. Bu olaydan sonra hiçbir bölgesel aktör kendisiyle ittifak yapmayacaktır. Celalettin Harzemşah’ta siyasi kabiliyetin olmamasını tarihçiler müttefikan belirtirler. Bu siyasi kabiliyet eksikliğine ben odak yanılsamasını da ilave etmek istiyorum. Yaklaşık 2500 km Cengiz’in orduları ile savaşarak geri çekilen dahi bir askeri komutanın zaten Müslüman ve Cengiz'e karşı ittifak yapması gereken Ahlat halkı ile savaşmak, Ahlat Kalesini fethetmek istemesi bir odak yanılsaması değil de nedir? Kaldı ki o tarihlerde Ahlat’ın Eyyubilerde olması Celalettin için uzak bir Müslüman güç odağıyla sorun yaşaması anlamına gelmekteydi. Diyelim ki, Ahlat bir stratejik hedef olsun. Kalenin bedenlerine eman ile teslim olan 10.000 kişinin kafasının kesilerek asılması nasıl bir aklın ürünü olabilir? Nitekim bu bir seçilmiş travma yaratmış, Celalettin bölgedeki bütün potansiyel müslüman müttefiklerini kaybetmiştir.
Stratejinin Doğal Sınırları
Doğal güç etkisi fiziksel yasalar gibidir. Mesela bir coğrafyanın güç ve beşeri sınırlarını bilmek bu açıdan önemlidir. Osmanlı gücü erken bir tarihte Kırımda Kefe’yi almış olmasına rağmen Kırım’ın gerisindeki geniş bozkırları akınlarla yağma etmiş ama bozkırlarda bir hakimiyet kurma düşüncesi taşımamıştır. Zira bozkırları elde tutabilmek için gücün sınırlarının daha da Kuzeye kadar çıkması elzemdir (Balkanlar için Lehistan ile diplomatik ilişkiler kurulmasını hatırlayalım) Ayrıca bir de nüfus meselesi vardır ki, yukarıda Yavuz’un ifadesiyle “Moskof nüfusu çok üremektedir”.
Osmanlı’nın ise nüfus ihtiyacı vardır. Hatta Osmanlı müesses nizamının adamları Lehistan İmparatorluğunun bile fethedilmesini değil, yaşamasını Avrupa Rus dengesi açısından daha evla görmüşlerdir. Bu karar ve tasarruflar son derece yerinde karar ve tasarruflardır. Zira bu tarz fiziki engeli olmayan, fiziki coğrafyanın ucunda da başka bir millete ait yüksek sayıda bir nüfus var ise uçsuz bucaksız toprakları korumak bir anlamda denizden toprak kazanmaya benzer. Geleneksel Hint güç teorisinde olduğu gibi komşunun öte yakasında sınırları olan ülkeyle dost olma ilkesi buna benzer bir yaklaşımın ürünüdür kim bilir?
Elbette ki, zamanla gelişen teknolojiler, yaratılmış sıradışı güç sistematikleri, dönüştürülen zenginlikler stratejinin doğal sınırlarını revize edebilir. I. Bowmen’ın modern “Jeopolitik yaratma teorisi” buna bir örnek sayılabilir. Diğer yandan, balistik füze teknolojileri de bir anlamda fiziksel uzaklıkları ve sınırları revize etmiştir. Ancak, tek başına bu yeterli de olmayabilir. Mesela Pakistan bir nükleer güç olmasına rağmen büyüklüğü itibariyle stratejik derinliğe sahip değildir. Sıradışı güç sistematiklerine gelince çağımızın en büyük teknolojik gücü ABD’yi örnek verebiliriz. ABD bu askeri teknolojileri sayesinde uzayın her boyutunda yer üstünde, yer altında, uzay derinliğinde, okyanuslar ve yerküremiz derinliklerinde büyük ölçüde tahrip erişimine sahiptir. Müthiş bir kuvvet transferi kabiliyetine de sahiptir. Dönüştürülen doğal zenginlikler tek başlarına olmasa da stratejinin doğal sınırlarını zorlamaktadırlar. Mesela Körfezin petrol zengini ülkeleri kendilerinden daha büyük devasa güçlerle ittifaklar kurarak küçüklüklerini aşan devasa projeler gerçekleştirmektedirler. Bölgelerinde büyük etki sahibi olmaktadırlar. Ancak yukarıda bahsettiğimiz revizyonların çoğunluğu mutlak değildir.
Ortadoğu Barışı mı Ortadoğu Kıyameti mi?
Bu sorunun bir muhatabı hatta ilk muhataplarından biri de biziz kuşkusuz. Ancak ilk önce bizatihi Ortadoğu açısından stratejik bir değerlendirme yapmak yararlı olacaktır. Zira meydana gelen olaylarda Trump’ın tuhaf övgülerine ve bizde de yaratılmaya çalışılan algılara rağmen Ortadoğu’daki yaşanan hercümercin, fay hatlarındaki kırılmaların, yeni yapılanmaların, vs ana muharrik gücünün ABD olduğu gün gibi ortadadır. Yerel aktörlerin davranışları daha çok göz önünde olmasına hatta bilinçli bir şekilde göz önüne getirilmesine rağmen güç ve ana siyaset merkezinin başka bir yerde olduğu açıktır. Ancak, Amerikan devlet aklı bölgede Türkiye’nin Arap devletleri, Kürtler gibi Ortadoğulu aktörlerle arasında duygusal bariyer kurmayı hedeflemektedir.
Arap Baharından beri devam eden olaylar özellikle Ortadoğuda boyut kazanarak gelişmeye devam etmiştir. Kuzey Afrika ülkelerinde (Tunus’ta bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla başlayan Arap Baharı Libya hariç Kuzey Afrika ülkelerinde büyük ölçüde sonlanmıştır.
Ancak, İsrail’in güvenliğiyle ilişkili Libya’da, Ortadoğu’nun diğer ülkelerinde bir şekilde Arap Baharı devam etmiştir. Yıkıcı sonuçlar da doğurmuştur bu ülkelerde. Adına bahar deniliyorsa da bunun Arap cehennemi olarak anlaşılması daha yaygındır. Bu öyle bir cehennemdir ki, Ortadoğu iki büyük savaşta görmediği yıkımı bu dönemde görmüştür. Bir kere Bazı ülkelerin devlet başkanları kendi hükümet kabineleriyle birlikte Yemenˆde olduğu gibi ortadan
kaldırılmışlardır. Ortadoğu’da 1980 sonrası ortaya çıkmış örgütler, İran’ın paramiliter güçleri topyekun yok edilmişlerdir. Bölgede devletlerin haritaları değişmiş, bölge güçleri arasındaki savaşlar boyutlanarak devam etmiştir. Bu olayların arasında Mısırˆda darbe, Türkiye’de 15 Temmuz olayları, İran’da devletin üst düzeyinin önemli bir kısmının selektif bir şekilde ortadan kaldırılması, Lübnan’da devletin tamamen iflası, Suriye Baas rejiminin çöküşü ve haritasının değişmesi ile egemenlik paritelerinin iflası, Doğu Akdeniz jeopolitiğinin değişmesi, Ortadoğu’nun Kafkasya ve Afrika’ya doğru genişletilmesi gibi büyük olaylar dikkati çekmektedir. Halen Ortadoğu’nun istikrar kazanmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Ortadoğu
kaynamaktadır. ABD’nin 1990’ların sonundan itibaren benimsediği istikrarsızlık merkezli politikaları artık savaşlara evrilmiş durumdadır. Bu savaşlar ya bölgesel aktör devletlerin arasında ya bölgesel topluluklar ve devletdışı güç odakları arasında ya da bizatihi ABD ve İsrail gibi güçlerin doğrudan ve keyfi olarak saldırmaları şeklinde cereyan etmektedir. Bundan 10 yıl öncesine kadar Çin’in yükselmeye başladığını ama dünya düzenini devam ettirecek güce sahip olmadığı söylenirdi. Bugün ise Çinin ekonomik üretiminin devasa artış gösterdiği ama tüm diğer dünya ülkeleri gibi ABD destekli savaşları önlemeye gücünün yetmediği söylenmektedir. Bu hakikatin ta kendisidir. Bu kısa geçmiş özetini verme nedenim geleceğe, Ortadoğu’nun geleceğine yöneliktir. Düşüncem şudur ki, bugüne kadar provoke edilen isyanlar, toplumsal çatışmalar, bölgesel aktörlerin savaşları, vb aslında bir sonuç değil, sebep veya daha kaotik bir sürecin parçalarıdırlar. Gelecek projeksiyonlarımızı yaparken bu tespiti dikkate alarak yapmalı ve buna göre hazırlanmalıyız.
Hangi Uzvumuz Ağrırsa Canımız Oradadır
Ortadoğu’nun birçok bölgesinde çatışmalar ve oyun değiştirici olaylar olmakla birlikte bizi yakınlığı ve özel nüfus birlikteliği dolayısıyla daha çok ilgilendiren Suriye’de yaşanan olaylardır. O yüzden halk arasında söylenen bir sözü başlığa aldım. Büyük resimde birçok olay cereyan ediyor olabilir ama bizim canımızı acıtacak veya bize ferahlık verecek olaylar yakınımızda meydana gelen olaylardır.
Özellikle ABD’nin politik aksını değiştirmesi ve yeni müttefiklerle başka bir proje için çalışmaya karar vermesiyle Suriye’de beklenmedik olaylar gelişmeye başlamıştır. Bu olaylardan bazıları bizim bazı çekincelerimize olumlu karşılık verdiği için bizde de memnuniyet uyandırmıştır. Hatta öyle ki, bazıları Türkiye açısından Suriye’de bir fetih yolunun açıldığını ifade etmektedirler. Hatta bu dostlarımıza göre Türkiye baştan sona Suriye’deki olayları olağanüstü bir şekilde zekice planlamış Suriye’nin kuzeyinde muhtelif merkezlerde yoğunlaşan terör odaklarını etkisizleştirmiştir. Artık fetih dönemi başlamıştır. Hatta Türkiye’nin desteklediği gruplar Suriye’nin doğal zenginlik kaynaklarına (petrol ve su) doğru ilerlemektedirler. ABD lideri de özellikle ve ısrarla Türkiye liderliğinin başarısı olarak gösterdiği Suriye’deki gelişmeleri memnuniyetle karşıladığını her fırsatta belirtmektedir. ABD liderini dikkatle takip eden ve her sözünü yalansız doğru kabul eden bir müşahit Ortadoğu planlamasını önce Türkiye’nin yaptığına ve bu plana Amerika’yı da ikna ettiğine inanma potansiyeline sahiptir. Bunun bir başka göstergesi ise özellikle Suriye ve Türkiye’deki hatta dünyanın muhtelif yerlerindeki bazı Kürt mahfillerin Suriye’deki ilerleyen Suriye Şam
Hükümeti güçlerinin aslında Türkiye’nin desteklediği muhtelif paramiliter güçler olduğu savlarıdır. Bu konuda, Kürtleri Türkiye’nin de ABD ile anlaşarak oyuna getirdiği ifade edilmektedir.
Farklı yelpazelerden aşırı görüşleri ifade etmemin nedeni gerçeğin bunlarla doğrudan ve tam bir alakası olmadığını savunduğum içindir. Diğer yandan, böylesi bir tabloyu önümüze getiren güçlerin gerek Türkiye’deki vatandaşlarımızın gerekse Türkiye dışındaki Kürt topluluklarının da bunlara inanmasını istediklerini düşündüğümdendir. “Topu taca atmadan” doğrudan ifade etmek gerekirse, Amerika Suriye’de ve Ortadoğu’da yeni bir politik aks belirlemiş, yeni hedefleri projelendirip yeni müttefiklerle yola devam etme iradesi ortaya koymuştur. Bu sistemde, Kürtler eski önemlerini ciddi oranda kaybetmişler.
Arap milliyetçiliği ve Sünni Arap damarı güç kazanmıştır. Herkesin de fark ettiği gibi kısa vadede Kürtler sadece kendi kültürel yaşamlarını kendi bölge ve gettolarında devam ettirecek şekilde düşük bir varlık düzeyi sergileyecekler; bölgedeki ana güçler Türkiye ve
Arap devletleri ana bölgesel oyuncu olacaklardır; bu tabi ki Amerika’nın çizdiği sınırlar içinde ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması şartıyla mukayyettir. Yine bu şartlarda bölgesel güçlerin kendi aralarındaki güç rekabetine de izin vardır (!). Ne Amerika ne İsrail bu güç rekabetine karışmayacaklardır, bunu memnuniyetle karşılayacaklardır.
Her büyük değişimde olduğu gibi en zayıf görülen topluluklar değişimin acı sonuçlarına ve ağır komplikasyonlarına maruz kalacaklardır. Özellikle Kuzey Suriye’den gelen haberler, video kayıtlarına yansıyan olaylar, kayıt dışı alanlarda meydana gelen olumsuz olaylarla ilgili bir fikir vermektedirler. Bölgedeki özerk yapıların ve terör örgütüyle ilişkili örgütlerin geçmişteki şımarıklıkları, aşırı talepleri, haksız uygulamaları da şimdiki olumsuz olayları kamuoyunun gözünden az da olsa kaçırmaktadır.
Siyasi olarak Ortadoğu’nun bu bölgesinde diğer bölgelerinde de olduğu gibi kesin bir harita ve müstakar bir siyasi yapı uzak görünmektedir. Yerel bölgesel çatışmalar ve intikam yarışı hızla devam edeceğe benzemektedir. Bu arada, Amerika daha geniş perspektifli bir politika benimseyerek bugün müttefik olmaktan çıkardıklarına da müttefik olduklarına da güç santrancı çerçevesinde bakacaktır. Bölgedeki aktörler Amerika için bir akraba, dost, yakın vs değildirler; sadece güç satrancının piyonlarıdırlar. Kolayca harcanabilir, kolayca üzerlerinden hesaplar yapılabilir. Nitekim Amerika’nın yakın dönem planları bile meçhulümüzdür. Sadece tahminler yapabiliyoruz. Bu tahminlerin arasında ne yazık ki istikrara ve mutlak güvenliğe erişmiş bir Ortadoğu milletleri bulunmamaktadır. Buna bölgesel güçlerin rekabet ve güç mücadeleleri de zaten izin vermeyecektir. Ortadoğu gibi bölgelerde tabiri caiz ise hep kasa kazanmaktadır. Kaybeden bir yerel oyuncunun rakibi veya bir diğeri kazanmamaktadır. Nitekim bu son şahit olduklarımız ışığında Kürtlerin kesin bir kayıp ve yenilgi yaşadığı açıktır. Ancak, bunun galipleri yoktur. Bu yaşadıklarımızın bölgedeki karşılığı bir ise ana muharrik güç açısından karşılığı beştir, ondur.
Olayların ve çıkarların kısa vadeli paralellik arz etmesinin iradi değilse bir karşılığı yoktur. Ancak, kendi bağımsız irademiz ve öz gücümüz ile yaptıklarımızın bir karşılığı vardır. Kırım Savaşını (1853-1846) ayrıntılı olarak hatırlamakta yarar vardır. Ruslar karşısında galip olduğumuz tek savaş olarak bilinir. Ancak, savaşın politik çerçevesini İngiltere’nin belirlediğini, savaş sürecini de İngiliz büyükelçisinin (Lord Stratford Canning) yönettiğini, sahada İngiliz ve Fransız ilk modern silahları kullanan orduların etkin olduğunu, sonuçta da Rusya’nın utanç verici bir yenilgi aldığını söylemek mümkündür. Savaş sonrası İngiltere Hindistan sömürgesini Afganistan’a inen Rus saldırılarından bir süre daha koruyabilmeyi, Fransa ise kıta Avrupa’sında Rusya tehdidinden azade kalabilmeyi ve Avrupa Uyumunda (Concert of Europe) Avrupa güçleri lehine dengenin kurulmasını garanti etmişlerdir. Zaten Rusya bu savaştan sonra uzun bir içe kapanma dönemi yaşamıştır. Osmanlı’ya kalan şeyise 1877’ye kadar Rus Çarlığının tehdidinden azade kalabilmek ama diğer yandan büyük savaş borçları olmuştur. Adeta savaş tazminatını ödemek yükümlülüğü kalmıştır.
Türkiye’nin Suriye Politikasına Nazik Değinmeler
Öncelikle Türkiye’nin müstakil politika tesis eden ve icrasına muktedir olan bir güç olarak gelişmesine önem vermeliyiz. Sahada yaşanan olayların ana muharrik gücü biz isek zafer hissiyatını yaşamalıyız.
Eğer başka büyük güçlerin politikaları ile çıkarlarımız belli vadede uyuşuyor ise bu zaman kesitinde yine müstakil politika ve yaklaşımlar geliştirmeye çalışmalıyız. Önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi birleştir yöneti yaraları sar yönet, ekonomik ve sosyolojik açıdan entegre et yönet, rıza üret yönet politikalarını benimsemeliyiz. Ana prensip olarak, hem Türkiye içinde hem de Türkiye dışındaki Kürt nüfus bizim insanımızdır. Bu nüfusa Amerikalıların, Batılıların, hatta İran ve Arap güçlerinin baktığı bir perspektiften bakmamalıyız.
Bu nüfusun içinden neş’et etmiş bazı örgütlü yapılar siyasi olarak yanlış yapmış olabilirler. Bir devlet aklına sahip olamamaktan kaynaklanan bu hataları ve siyasi eksiklikleri elbetteki not etmek gerekir, elbetteki bundan dolayı başka güçlerle işbirliklerini engellemek gerekir, devletimize ve milletimize bir tecavüzde bulunurlarsa tenkil etmek gerekir. Özellikle Suriye’de bir terör yapılanması olarak güç kazanan yapı ile terörle mücadele teknikleri ve perspektifleri doğrultusunda mücadele edilmesi, bu yapılara sızmış yabancı devlet istihbarat örgütlerinin uzantılarının tespit ve etkisiz hale getirilmesi şarttır.
Ama insani ve toplumsal açıdan bir zorluğa düştüklerinde ve insani facialara maruz kaldıklarında ilk yardım elini uzatan devlet Türkiye olmalıdır. Eğer cari insan hakları ihlalleri, açlık gibi acil insani ihtiyaçları var ise yine ilk yardım eden biz olmalıyız. Kaldı ki, bazı büyük güçlerin istediği şekilde, Kürt nüfus ile aramızda bir seçilmiş travmaların yaratılmasına mani olmalıyız. Türkiye büyürken önce yakın çevresini entegre edecektir. Bu entegrasyon kabul edilebilir, tercih edilebilir ve rızaya dayalı ve ortak çıkarlara dayalı olacaktır. Anadolu’yu yurt yapan, yerli insanıyla kaynaşan ecdadımızın Balkan Futuhatını yeni gelişmeler ışığında bir kez daha incelemek lazımdır.
Gücümüzün düzeyine göre nüfuz alanı yaratma çalışmalarımızda bölgesel bütünlük ve stratejik sınır perspektifimiz olmalıdır. Mesela Suriye’deki denkleme girdiğimizde hangi bölgesel güçlerle karşılaşacağımızın baştan tespit edilmesi gerekir. Arap milliyetçiliğinin acı sonuçlarını 20. Yüzyılın başlarında gördük. Bugün için mutlaka durum tespiti yapmamız gerekir. Arap milliyetçiliğinin çağdaş geçinenleri üzerine çok çalıştığımızı düşünmüyorum maalesef. Üstelik bu ideolojik yapı üzerine devlet tecrübesi de kazanmış odaklar vardır. Kaldı ki güneyimizde sadece çöller yoktur, ya da kuzeyimizdeki gibi sonsuz düzlükler yoktur, ciddi Arap nüfus vardır. Bu nüfusun doğal olarak, coğrafyasından dışarı taşma seviyesine geldiğini görmekteyiz. Körfez ülkelerinin zenginlikleri ve politikaları ile bu nüfusun mobilize edilmesini de hesaba katmamız gerekir. Ancak, nihai olarak şunu ifade edelim ki, ne Kürt toplulukları ile ne Araplar ile ne de Farslar ile aramızda Ahlat kalesinin teslim alınması tarzında bir seçilmiş travma yaratılmamasına özen gösterilmelidir. Bunu ifade ederken tıpkı Celalettin Mengüberti’nin yaptığı gibi bir katliamı kastetmiyorum. Bazen ölçüsüz ve şuursuz söylenmiş sözler de ciddi travmalar yaratabilir. Zamanında doğru adımlar atılmadığında da benzeri travmalara elverişli ortamlar oluşabilir.
Halen Suriye Kuzeyinde Amerikalıların etkisiyle bir ateşkes ilan edilmiştir. Ancak, ateşkes bitiminde ne olacağına dair kesin öngörülerimiz bulunmamaktadır. Eğer karşılıklı veya tek taraflı bir katliamlar ve mukateleler olursa bu savaşa bölgesel güçlerin katılımları üzerine bir senaryo felaket senaryosu olabilir. Barzani’nin “Eskisi gibi imkanım olsaydı Peşmerge gönderirdim… Kobani Kürdistani bir yerdir ve oraya el uzatılmamalıdır… Siyasi sorunlar çözülmeli ancak Kürtlere saldırılmaz” (Rudaw Türkçe; 23.01.2026) sözleri dikkatle analiz edilmelidir. Ayrıca Barzani IŞID tehlikesinin devam ettiğine de aynı haberde vurgu yapmıştır. Barzani’nin tutumundan ve sözlerinden Suriye’deki çatışmaların bir şekilde Kuzey Irak’a da genişleteceğine dair kaygıları olduğu da anlaşılmaktadır. Vakıa bu kaygılar sadece Irak için değil, İran dahil bütün bölgeyi sarma potansiyeli taşımaktadır.
Aslında bu konuda karar vermenin elbette ki yazmaktan daha zor olduğunu düşünüyor, karar alıcıların işlerinin hayli zor olduğunu düşünüyorum. Zira bölgesel savaşa müdahil olduktan sonra savaşın sınırlandırılması çok zor olabilir. Nasıl ki Osmanlı gücünün Balkan fetihleri başından itibaren Haçlı Seferleriyle savaşa savaşa olduysa, bugün Güney (Ortadoğu) siyasetinde çıkabilecek savaşın küresel büyük güçlerin müdahalesine kadar uzanan bir genişleme temayüle olacaktır.
Bu duruma küresel ortamda, hatta bizatihi küresel güçlerin içlerinde (Amerika’da iç savaş riskinin olduğu gibi) ciddi savaş riski bulunmaktadır. Bunun da Ortadoğuyu etkileyecek bir büyük olay olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım. Dolayısıyla Türkiye’nin sadece küçük bir bölgesel savaş değil, daha büyük ölçekli bir savaş için de hazır olması gerekir. Dolayısıyla yazının başında yer alan strateji unsurlarının (Ülkemizin askeri teknolojilerde inovatif ve masif üretim kapasitesi, lojistik kabiliyetimiz, kuvvet transferi özelliğimiz, savaşın finansmanı için güçlü bir finansal ve ekonomik altyapı ve birikim, bütünleşmiş milli yapı, lider ve uzman kadro, hazır ordu, güçlü müttefik ağı, vb) tamamını birlikte değerlendirmek ve takviye etmek elzemdir. Bu açılardan tam hazırlıklı olduğumuzu söylemek zordur.
Halbuki Ortadoğu bir barış düzeninden ziyade Ortadoğu kıyameti diyebileceğimiz dehşetli bir girdaba tutulmuş gitmektedir. Yapay ve iç iktidara odaklanmış gündemleri bırakıp gerçek gündemimize odaklanmalıyız. Damat Şehit Uzun İbrahim Paşa olsa böyle derdi herhalde. Keza Ömer Seyfettinin hayal ürünü Tosun bey de öyle haykırırdı.
Mehmet Ali BAL - Haber7
Yorumlar3