Demokratik milli devletin yükselişi
- GİRİŞ28.01.2026 08:55
- GÜNCELLEME28.01.2026 08:55
Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, 2005 yılının Şubat ayında Paris’te yaptığı bir konuşmada şunları söylemişti:
“Bugün Arap dünyasındaki koşullar kabul edilemez. Arap ülkelerinde büyük bir özgürlük açlığı var. Özgürlük açlığı ve ekonomik durgunluk terörizmi doğuruyor”
Aynı isim, Ağustos 2003’te Washington Post gazetesinde yayınlanan “Ortadoğu’yu Dönüştürmek” başlıklı makalesinde “Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek” diyordu.
Bayan Rice, bu iddiayı yazdığında ABD’nin Irak’ı işgali beşinci ayını doldurmuştu. Amerikalı ve İngiliz askerler, çoluk çocuk demeden öldürüyor, her gün yeni bir katliam haberi geliyordu. Yani 22 ülkenin sınırlarını değiştirme işi çoktan başlamıştı!
Tüm operasyonların altındaki temel gerekçe 11 Eylül saldırıları idi.
Bugün Amerikalılar bile 11 Eylül’ün küreselci bir komplo olduğunu tartışıyorlar. Siyonistlerin sevinç çığlıkları ile karşıladığı, hala sayısız soru işareti barındıran eylemlerden söz ediyoruz.
Kesin olarak bildiğimiz şey ise sonuçta Doğu’nun kana bulandığı, milyonlarca masum insanın öldüğü ve Siyonizmin hiç olmadığı kadar güçlendiği…
Afganistan’ın, Irak’ın ve Libya’nın işgali ile başlayan proje, Arap Baharı dalgası ile devam etti. Amerikan havucu ile “özgürlük” hayali kuran halklar, maalesef çok ağır bedeller ödediler.
ABD’nin fatura kesmek istediği ülkelerden biri de Türkiye idi.
Rice’ın sözünü ettiği 22 ülke arasında adı geçmiyordu belki ama, doğrudan ABD tarafından desteklenen bir terör örgütünün ‘toprak koparma’ hedefi Türkiye ile ilgiliydi.
NATO üyesi bir ülkenin “parçalaması” üzerinden siyaset üretemeyeceğini bilen ABD, Türkiye’ye dair tezlerini açıktan konuşmak yerine PKK, FETÖ ve sair taşeronlar eli ile içeriden uygulamayı seçti.
Bu, ABD için 60’lı yıllardan beri bir klasiktir: Düşmanlar işgal ve saldırı ile, dostlar ise askeri darbeler ve iç karışıklıklar ile “dize getirilir”.
25 yıl önceki Amerikan projesi etnik temelde bölmek, parçalamak üzerineydi.
Kısmen başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Resmi sınırlar değişmese de bölgede etnik yönelimler başat hale geldi, Yemen’den Lübnan’a kadar ülkelerde etnik ayrışma yolunda muazzam bir enerji birikti.
Ayrışma basıncının yenildiği ve tam tersi yönde -ulusal birlik yönünde- bir eğilimin ortaya çıktığı an, Suriye’de Esad yönetiminin devrilip yerine halkçı bir hükümetin kurulduğu andır diyebiliriz.
Şam’daki hükümet, ülkeyi bir arada tutmak için aylardır muazzam bir çaba sarf ediyor. Anayasa çalışmaları ve iç barışı hedefleyen kararnameler bunun en önemli göstergesi. Hükümetin terör örgütü SDG/YPG ile yaptığı 10 Mart mutabakatı da bu yönde atılan bir adımdı.
Fakat örgüt, attığı imzaya sadık kalmadı. “Liderimiz” dediği terör elebaşının “silah bırakın” çağrısına da uymadı. Ulusal birliği sağlamak için Şam hükümetinin önünde askeri operasyondan başka bir çare kalmadı.
Bugün izlediğimiz operasyon ve çatışmalar esasen Suriye’nin “toprak bütünlüğü hakkını kullanma” hamlesinden başka bir şey değildir ve her anlamda meşrudur.
Suriye, kendi toprak bütünlüğü için mücadele ederken tüm bölgeye de bir mesaj veriyor. “Ulusal sınırlar etnik örgütler yolu ile değiştirilemez. Bölgedeki devletler buna müsaade etmeyecek” diyor.
Devlet dışı unsurların tasfiye edildiği, milli devletlerin elinin rahatladığı bir döneme giriyoruz. Batılılar da -el mecbur- yeni duruma göre vaziyet alıyor.
Bizi ilgilendiren nokta ile bitirelim: Galip gelen ve yükselişe geçen “demokratik milli devlet” formülünün aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal vizyonu olduğunu da akıldan çıkarmamak lazım.
Yorumlar3