Türkiye’nin Irak Türkmenlerine Yönelik Tarihsel ve Stratejik Yükümlülüğü
- GİRİŞ03.02.2026 09:00
- GÜNCELLEME03.02.2026 09:00
Irak Türkmenlerinin Irak coğrafyasındaki varlığı, modern tarih yazımının ötesine geçen derin bir geçmişe sahiptir. Türkmenlerin bölgedeki yerleşimi yalnızca göç hareketleriyle açıklanamayacak kadar köklü; siyasi, askeri ve idari süreçlerin ortak bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İlk büyük Oğuz-Türkmen yerleşimleri 7. yüzyıldan itibaren görülmeye başlansa da bölgedeki Türk varlığının sistematik hâle gelişi özellikle Selçuklular dönemine rastlar. Selçuklular, hem Bağdat’ın hem Musul–Kerkük hattının yönetimini organize ederken Türkmen boylarını bölgenin siyasi ve askerî düzenine entegre etmiş, böylece Irak coğrafyasının Türkleşme süreci kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Bu dönem, Türkmenlerin yalnızca bir nüfus grubu değil, aynı zamanda devletin taşıyıcı unsurlarından biri hâline geldiği bir kırılma noktasıdır.
Büyük Selçuklu Devleti ve devamında Irak Selçukluları döneminde Türkmenler, Irak’ın siyasi ve sosyo-kültürel dokusunun vazgeçilmez bir bileşeni hâline gelmişlerdir. Musul, Kerkük, Telafer ve Erbil gibi merkezlerde büyük Türkmen aşiretleri yerleşik düzene geçmiş; bölgede hem askeri garnizonlar hem de idari yapılar içinde etkin roller üstlenmişlerdir. Selçukluların Bağdat merkezli düzeni inşa ederken Türkmenleri öncü askerî güç olarak kullanması, bu nüfusun bölgeye entegre edilmesinin ardındaki en önemli faktörlerden biridir. Bu askeri rol zamanla kültürel ve idari bir rol ile birleşerek Türkmenleri Irak’ın kurucu toplumsal sütunlarından biri hâline getirmiştir.
Osmanlı hâkimiyetinin başlamasıyla birlikte Türkmen varlığı sadece korunmakla kalmamış, aynı zamanda kurumsal olarak güçlendirilmiştir. Osmanlı Devleti, Musul ve Bağdat vilayetlerini yönetirken Türkmenleri devlet bürokrasisi, tımar sistemi, sipahi teşkilatı ve yerel idare mekanizmalarında aktif şekilde değerlendirmiştir. Kerkük, yüzyıllar boyunca önemli bir Osmanlı idari merkezi olarak gelişmiş; şehrin kültürel dokusu Türkmen edebiyatı, musikisi ve toplumsal örgütlenmesiyle şekillenmiştir. Osmanlı’nın kapsayıcı idare geleneği sayesinde Türkmen kimliği bölgedeki diğer etnik unsurlarla birlikte barışçıl bir biçimde varlığını sürdürmüş ve güçlü bir toplumsal devamlılık ortaya çıkmıştır. Bu dönem, Irak Türkmenlerinin yalnızca bir etnik topluluk değil, devlet geleneğinin ayrılmaz bir parçası olduğunun en somut tarihsel kanıtlarından biridir.
19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’nın merkezîleşme politikaları ve bölgedeki büyük güçlerin nüfuz mücadeleleri Irak coğrafyasını karmaşık bir rekabet alanına dönüştürmüştür. Buna rağmen Türkmen varlığı, bölgenin sosyo-politik düzeni içerisinde istikrar sağlayıcı bir unsur olarak önemini korumuştur. Türkmenlerin hem Osmanlı bürokrasisindeki rolleri hem de bölgedeki yerleşik nüfus yapısı, onların Irak’ta “yerli ve kurucu unsur” konumunu pekiştirmiştir. Bu durum, modern Irak devletinin kuruluşu sırasında da Türkmenlerin siyasi kimliğinin ve toplumsal ağırlığının göz ardı edilemeyecek düzeyde olduğunu göstermektedir.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı yönetiminin bölgeden çekilmesiyle birlikte Türkmenlerin kaderi büyük ölçüde uluslararası siyasetin yönlendirdiği süreçlere bağlı hâle gelmiştir. Lozan sonrasında Irak’ın İngiliz mandası altına girmesi, Türkmenler açısından yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Buna rağmen Türkmenler, bölgedeki demografik ağırlıklarını korumuş ve hem Musul hem Kerkük hattında siyasi, ekonomik ve kültürel varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu tarihsel süreklilik, Türkiye ile Irak Türkmenleri arasındaki bağı güçlendiren temel unsur olarak günümüze kadar ulaşmıştır.
Irak Türkmenlerinin Stratejik Önemi
Türkmenlerin yaşadığı bölgelerin jeopolitik konumu, onların stratejik önemini daha da artırmaktadır. Kerkük, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip olması nedeniyle uluslararası enerji rekabetinin kalbinde yer almakta; Musul ve Telafer hattı ise Türkiye’nin güney sınır güvenliğini etkileyen temel bir bölgesel kuşak oluşturmaktadır. Bu coğrafyada nüfus dengesi, kontrol alanları ve siyasal temsil güçleri, yalnızca bölgesel aktörlerin değil küresel güçlerin de yakından takip ettiği konulardır.
Demografik ve toplumsal açıdan bakıldığında Türkmenler, Irak’ın üçüncü büyük topluluğunu oluşturarak ülkenin etnik yapısına yön veren temel unsurlardan biridir. Coğrafi dağılımları kuzey ve orta Irak’a yayılan geniş bir hatta yoğunlaşmakta; bu durum, onları yalnızca yerel bir grup olmaktan çıkarıp devletin bütünlüğü içinde dengeleyici bir rol üstlenen kurucu bir unsur hâline getirmektedir.
Siyasi açıdan Türkmenlerin durumu, Irak’ın geleceği üzerinde belirleyici niteliktedir. Irak Anayasası her ne kadar Türkmenleri ülkedeki asli topluluklardan biri olarak tanımlasa da pratikte özellikle Kerkük ve Musul gibi kritik bölgelerde siyasi temsil ve idari eşitlik konusunda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Kerkük’ün statüsünü düzenlemesi öngörülen 140. maddenin uygulanamaması, Türkmenlerin siyasi haklarının fiilen belirsiz bırakılmasına yol açmıştır. Bu durum yalnızca bir yönetim sorunu değil, bölgesel güç mücadelelerinin doğrudan yansımasıdır. Buna rağmen Türkmen siyasi teşkilatları, özellikle Irak Türkmen Cephesi, hem ulusal parlamentoda hem yerel düzeyde Türkmen varlığını koruma mücadelesini sürdürmekte; bu siyasi direncin kendisi dahi Türkmenlerin Irak siyasetinde kilit bir konuma sahip olduğunun göstergesidir.
Irak Türkmenlerinin Karşılaştığı Temel Sorunlar
Türkmenlerin yaşadığı en temel sorunlardan biri, uzun yıllar boyunca planlı şekilde yürütülen asimilasyon politikaları ve kimlik erozyonu girişimleridir. Baas rejimi döneminde Türkmen bölgeleri sistematik olarak Araplaştırma politikalarına maruz bırakılmış; Kerkük, Musul ve Altunköprü gibi şehirlerde demografik yapı değiştirilmeye çalışılmıştır. Nüfus kayıtları tahrif edilmiş, Türkmen aileler göçe zorlanmış, eğitim kurumlarında Türkçe yasaklanmış ve kültürel faaliyetler baskılanmıştır. Bu durum, Türkmenlerin yalnızca demografik değil, kültürel ve dilsel anlamda da kuşatılmasına neden olmuştur. 2003 sonrası dönemde Araplaştırma politikalarının yerini bazı bölgelerde Kürtleştirme çabalarının alması, Türkmenleri ikinci bir demografik baskı sürecinin içine itmiş; böylece kimlik alanındaki tehditler çok boyutlu bir hâl almıştır. Bu çift yönlü baskı, Türkmen kimliğinin kuşaklar arasında aktarımını güçleştiren yapısal bir sorun yaratmıştır.
Türkmenlerin karşı karşıya kaldıkları bir diğer temel sorun, bölgenin kronikleşmiş istikrarsızlığı içinde giderek ağırlaşan güvenlik tehditleridir. 2014 yılında DEAŞ’ın Musul, Telafer ve çevresine yönelik saldırıları, Türkmen nüfusu doğrudan hedef almış ve on binlerce Türkmen’in yerinden edilmesine yol açmıştır. Telafer özelinde yaşanan katliamlar ve toplu saldırılar, Türkmen toplumunun yakın tarihindeki en yıkıcı travmalardan birini oluşturmuştur. DEAŞ tehdidinin zayıflamasının ardından ise bu kez bölgede etkinlik göstermeye başlayan bazı milis gruplar Türkmen yerleşimlerine baskı uygulamaya başlamış; Kerkük, Tuzhurmatu ve Amirli gibi bölgelerde saldırılar, adam kaçırma olayları ve mülkiyet gaspı iddiaları gündeme gelmiştir. Ayrıca PKK’nın Sincar ve Kerkük kırsalındaki varlığı da Türkmen bölgelerini bir güvenlik riskinin odağı hâline getirmiştir. Bu durum, Türkmenlerin yalnızca fiziksel güvenliğini değil, siyasi iradelerini ve toplumsal dayanıklılıklarını da zayıflatan çok katmanlı bir tehdittir.
Türkiye’nin Sorumluluğu: Tarihten Gelen Bir Yükümlülük
Türkiye’nin Irak Türkmenlerine yönelik politikası, yalnızca kültürel yakınlığa dayanan duygusal bir yaklaşım değil; tarihsel süreklilik, uluslararası hukuk, bölgesel güvenlik ve toplumsal sorumluluk eksenlerinde temellenen çok boyutlu bir stratejik çerçevedir. Türkmenler, Osmanlı’dan bugüne uzanan ortak bir tarihsel mirası temsil ettiklerinden, Türkiye açısından yalnızca soydaş bir topluluk değil; aynı zamanda bölgesel istikrarın, kültürel sürekliliğin ve tarihsel mecburiyetin doğal bir parçasıdır. Bu nedenle Türkiye’nin Irak Türkmenlerine yönelik hassasiyeti, dönemsel koşulların ötesine geçen, tarih tarafından şekillendirilmiş bir yükümlülük niteliği taşımaktadır.
Bu sorumluluğun en önemli temellerinden biri, uluslararası anlaşmalar ve diplomatik belgeler üzerinden şekillenen tarihsel-hukuki çerçevedir. 1926 Ankara Antlaşması, Musul Vilayeti’nin statüsünü belirlerken Irak Türkmenlerinin güvenlik ve haklarının korunmasını Türkiye’nin yakın ilgi alanı içinde konumlandırmıştır. Bu antlaşma, Türkiye’ye Irak’taki Türk varlığını yakından takip etme imkânı tanıyan bir uluslararası zemin yaratmıştır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 62. maddesi, yurt dışındaki Türk topluluklarına yönelik kültürel ve sosyal destekleri devletin açık bir görevi olarak tanımlamakta; bu da Irak Türkmenlerinin korunması ve desteklenmesi konusundaki sorumluluğu iç hukuk düzeyinde de teyit etmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin Irak Türkmenleriyle ilişkisi hem tarihsel sözleşmeler hem de hukuki normlarla çerçevelenmiş bir devlet politikasıdır.
Tarihsel-hukuki temelin ötesinde Türkiye’nin Türkmenlere yönelik yaklaşımının omurgasını oluşturan bir diğer unsur kültürel ve kimliksel sürekliliğin korunmasıdır. Türkmenler yüzyıllar boyunca Türk-İslam medeniyetinin önemli bir taşıyıcısı olmuş; dil, edebiyat, müzik, gelenek ve toplumsal örgütlenme biçimleri bakımından Anadolu ile ortak bir kültürel alan inşa etmişlerdir. Bu kültürel süreklilik, Irak coğrafyasının ulus-devlet yapılanmalarından bağımsız olarak Türkiye ile Türkmenler arasındaki gönül ve kimlik bağını canlı tutan en güçlü unsurdur. Türkiye’nin TİKA, Maarif Vakfı, Yunus Emre Enstitüsü, Türk İşbirliği ve Kalkınma Programları gibi kurumsal yapılar üzerinden eğitim, kültür ve sosyal programlarla Türkmen kimliğini desteklemesi bu alanın en somut tezahürleridir. Bu faaliyetler, Türkmen kimliğinin asimilasyon baskıları karşısında direnç kazanmasına katkı sağlamaktadır.
Türkiye’nin Irak Türkmenleriyle ilişkisini belirleyen bir diğer boyut ise ulusal güvenlik perspektifidir. Musul–Kerkük hattı, tarih boyunca Türkiye’nin güvenlik kuşağının doğal bir parçası olarak görülmüş; bugün de terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği riskli bölgelerle iç içe geçmiş bir coğrafyayı kapsamaktadır. PKK’nın Sincar ve Kerkük kırsalındaki varlığı, DEAŞ’ın 2014’te Musul ve Telafer’e yönelik saldırıları ve bölgedeki milis güçlerin kontrol alanları, Türkmen bölgelerini Türkiye’nin güvenlik stratejilerinin merkezine yerleştirmektedir. Bu nedenle Türkmenlerin güçsüzleşmesi yalnızca insani bir sorun değil; Türkiye’nin bölgesel güvenliğini doğrudan etkileyen bir zafiyet alanı olarak değerlendirilmektedir. Türkiye’nin sınır ötesi operasyonlarının ve bölgesel diplomatik girişimlerinin Türkmen nüfusun güvenliğini dikkate alan bir çerçevede yürütülmesi, bu stratejik bütünlüğün somut göstergesidir.
Tüm bu boyutların ötesinde Türkiye’nin Irak Türkmenlerine yönelik sorumluluğu, tarihsel vicdani bağların ve ortak kader bilincinin doğal bir sonucudur. Irak Türkmenleri, Osmanlı’nın son döneminden bugüne, savaşların, rejim değişikliklerinin, nüfus mühendisliği uygulamalarının ve terör saldırılarının hedefi hâline geldikçe, onların yanında yer almak Türkiye için bir tercihten ziyade tarihsel bir zorunluluk hâline gelmiştir.
Yorumlar1