Hamaney suikastı ve uluslararası düzenin çöküşü

  • GİRİŞ02.03.2026 09:16
  • GÜNCELLEME02.03.2026 09:49

Tarihsel kırılma anları, çoğu zaman ancak geriye dönük okumalarla belirginleşir; ancak bazı eşikler, yaşandıkları anda dahi sistemsel bir dönüşümün habercisi olduklarını açık eder. 28 Şubat sabahı gerçekleşen operasyon bu türden bir andır. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik eş zamanlı askeri müdahalesi çerçevesinde Tahran’ın merkezine indirilen saldırılar, yalnızca 86 yaşındaki dini-siyasi lider Ali Hamaney’in ve ailesinin hayatını sona erdirmemiş; aynı zamanda II. Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen ve “kurallara dayalı uluslararası düzen” söylemiyle meşrulaştırılan sistemin normatif iddiasını da fiilen hükümsüz kılmıştır. Bu operasyon, klasik anlamda bir suikastın ötesine geçerek devlet egemenliği, güç kullanma yasağı ve sivillerin korunması gibi uluslararası hukukun temel prensiplerini doğrudan ihlal eden bir nitelik arz etmektedir.

Konunun hemen başında Hamaney’in ideolojik çizgisiyle derin bir uyuşmazlık içinde olduğunu ifade etmem gerekir. Ne var ki burada tartışılan mesele bireysel bir figürün şahsiyeti değil, bir devletin egemenlik alanının, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin fiili işlevsizliği altında ve herhangi bir uluslararası denetim mekanizması devreye girmeksizin, askeri güç yoluyla ihlal edilmesidir. Mesele, bir insanın, üstelik aile fertleriyle birlikte yoğun bombardımana maruz bırakılmasıdır. Daha temelde ise mesele, uluslararası sistemde hesap verilebilirlik ilkesinin fiilen askıya alınmış olmasıdır. Güçlü aktörlerin, yaptırımla karşılaşma ihtimali olmaksızın öldürebilmesi, sistemsel bir çözülmenin göstergesidir.

BİR PROVADAN AÇIK SAVAŞA

Gelinen süreci yalnızca anlık gelişmelerle açıklamak gerçeği görmemizi engeller. Kırılmanın öncüllerini aramak için geriye gidildiğinde, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun bir Amerikan operasyonuyla evinden kaçırılması dikkat çekici bir örnek teşkil etmektedir. Seçilmiş bir devlet başkanının, diplomatik dokunulmazlık ve egemenlik ilkelerine rağmen hedef alınması, uluslararası kamuoyu nezdinde herhangi bir yaptırımla karşılaşmamıştır. Bu fiil, yalnızca münferit bir ihlal olarak kalmamış; yapılabilirliğin sınırlarını genişleten bir emsal işlevi görmüştür. Normalleştirilen her ihlal, bir sonraki adımın daha ileri gitmesini mümkün kılar.

Uluslararası siyasetin doğası boşluk kabul etmez. Cezasız kalan her güç kullanımı, daha cüretkâr bir sonraki eylemin önünü açar. Maduro vakası, uluslararası sistemin tepkiselliğini ölçen bir ön test niteliği taşırken, Tahran’ın bombalanması bu testin başarıyla geçildiğinin ilanıdır. Tarihsel örnekler bu dinamiğin yeni olmadığını göstermektedir: 1930’larda Milletler Cemiyeti’nin İtalya’nın Etiyopya’yı işgaline verdiği zayıf ve kararsız tepki, Almanya’nın yayılmacı politikalarının önünü açmıştır. Hesap sorulmadığı her durumda ihlal zincirleme biçimde genişlemiş; ancak büyük güçler bu tarihsel dersi kalıcı biçimde içselleştirmemiştir.

ULUSLARARASI HUKUKUN YAPISAL EROZYONU

“Soğuk Savaş sonrası kurallara dayalı düzen” söylemi, Birleşmiş Milletler Şartı’na bağlılık, güç kullanımının meşru müdafaa ya da Güvenlik Konseyi kararıyla sınırlandırılması, devlet egemenliğine saygı ve diplomatik çözüm önceliği gibi normatif ilkeler üzerine inşa edilmiştir. Ancak pratikte bu ilkelerin seçici biçimde uygulandığı açıktır. Büyük güçler ve onların müttefikleri söz konusu olduğunda normların esnetilebilir olduğu defalarca kanıtlanmıştır.

1999’daki Kosova müdahalesi, BM Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın gerçekleştirilmiş; 2003 Irak işgali, kitle imha silahlarına ilişkin iddiaların uluslararası denetim mekanizmaları tarafından doğrulanmamasına rağmen sürdürülmüştür. Hedefli öldürme programlarının kurumsallaşması, insansız hava araçlarıyla gerçekleştirilen suikastlar ve devletlerin sınır ötesi infaz pratikleri, uluslararası hukukun normatif metni ile fiili uygulama arasındaki uçurumu sistematik hâle getirmiştir. Artık söz konusu olan bir norm ihlali değil, normun işlevsizleşmesidir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu hakkında çıkardığı tutuklama müzekkeresinin fiili sonuç doğurmaması, evrensel hukuk iddiasının seçici karakterini açık biçimde ortaya koymaktadır. Hukuk, yalnızca belirli aktörler için bağlayıcıysa, evrensel olmaktan çıkar; araçsallaştırılmış bir güç enstrümanına dönüşür.

Bu tabloya küresel sistemin geri kalanının cılız tepkisi eklendiğinde, yapısal asimetri daha görünür hâle gelmektedir. Büyük güçler dışındaki devletlerin dağınık ve etkisiz itirazları, sistemin kimin güvenliğini garanti altına almak üzere tasarlandığını göstermektedir. Uluslararası düzen, normatif eşitlik iddiasına rağmen fiilen hiyerarşik bir güvenlik mimarisi üretmektedir.

İKİYÜZLÜLÜĞÜN YAPISAL MANTIĞI

Bu operasyonu ayırt edici kılan unsurlardan biri, müdahaleyi gerçekleştiren aktörlerin aynı zamanda uluslararası normların en güçlü savunucuları olarak konumlanmalarıdır. Bu durum yüzeyde bir çelişki gibi görünse de, aslında güç merkezli bir normatif mimarinin tutarlı sonucudur: Normlar, zayıf aktörleri sınırlamak üzere işler; güçlü aktörler ise normların kapsamını ve yorumunu belirler. Bu mantık tarihsel olarak yeni değildir; ancak bu denli açık ve savunmacı bir retoriğe ihtiyaç duyulmadan uygulanması, sistemsel bir eşik aşıldığını göstermektedir.

Batılı başkentlerin ve medya organlarının kullandığı dil de bu çerçevenin parçasıdır. “Tehdit bertarafı” ya da “istikrarsızlaştırıcı unsurun ortadan kaldırılması” gibi ifadeler, sivil kayıpları görünmezleştirerek operasyonu güvenlik söylemi içinde meşrulaştırmaktadır. Benzer eylemler başka devletler tarafından gerçekleştirildiğinde ise aynı dil hızla “devlet terörü” ya da “uluslararası hukukun ihlali” kavramlarına evrilmektedir. Bu epistemik çifte standart, yalnızca söylemsel bir tercih değil; kolektif ahlaki muhakemeyi yönlendiren yapısal bir çarpıtma mekanizmasıdır.

Operasyonun Ramazan ayında gerçekleştirilmiş olması da sembolik bir boyut taşımaktadır. İslam inancında bu dönem, çatışmanın askıya alınmasını ve manevi arınmayı temsil eder. Bu zaman diliminde gerçekleştirilen bir suikast, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda kültürel ve dini bir mesaj da içermektedir. Bu boyutun uluslararası kamuoyunda kayda değer bir yer bulmaması, hangi acıların evrensel kabul edildiği ve hangi kayıpların tali görüldüğü sorusunu keskinleştirmektedir.

Söz konusu suikast, tekil bir liderin tasfiyesinden ibaret değildir. Bu olay, uluslararası hukukun bağlayıcılığının fiilen askıya alındığı, egemenlik ilkesinin güç karşısında eridiği ve normatif düzen iddiasının inandırıcılığını yitirdiği bir tarihsel moment olarak kayda geçmektedir. Uluslararası sistemin krizi artık teorik bir tartışma değil; açık bir yapısal çözülme hâlidir.

Cihad İslam YILMAZ / Haber7

Yorumlar4

  • Ersever 53 dakika önce Şikayet Et
    Güçlüysen haklısın.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Yorum 1 saat önce Şikayet Et
    Uluslararası hukuk diye bir şey yoktur, Güçlünün hukuku vardır. BM ve UCM - Uluslararası Ceza Mahkemesinin i.rail aleyhine verdiği kararlar hep karşılıksız kaldı... nerde hukuk. Sömürgecinin mantığına göre hukuku / adaleti zayıflar ister.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Osman 1 saat önce Şikayet Et
    Yazınızdaki tespitler çok güzel. Kısaca dünyayı artık normlar değil güç yönetecek görünüyor. ABD'ye yaptıkları için diğer güçlü ülkelerin cılız tepki vermeleri veya sessiz kalmaları da; aynı sizin belirttiğiniz gibi ileride bunların da aynı yöntemi kullanmalarını meşrulaştırdığı olguyu güçlendiriyor. Bu durum da 3. Dünya Savaşı ortamını tetiklemeye yeter diye düşünüyorum.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Adil Kara 2 saat önce Şikayet Et
    Alma mazlumun ahını................. En’âm Suresi 129. Ayet İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.
    Cevapla Toplam 4 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat