İspanya'nın ilkeli duruşu üzerine

  • GİRİŞ09.03.2026 08:56
  • GÜNCELLEME09.03.2026 08:56

Uluslararası politikada ilke, genellikle çıkarın gölgesinde solup giden bir kavramdır. Devletler, sistemli bir şekilde ahlaki söylemi araçsallaştırır; insani değerlere yönelik retoriği güç mücadelesinin yumuşak yüzü olarak kullanır. Bu nedenle gerçek anlamda ilkeli bir dış politika tutumu, son derece nadir rastlanan ve tam da bu nadirliği nedeniyle ciddiye alınması gereken bir olgudur. İspanya, Pedro Sánchez liderliğinde son yıllarda tam olarak bunu yapmaktadır: söylemle eylemin örtüştüğü, stratejik maliyetlerin göze alındığı ve konjonktürel baskılara rağmen tutarlılığın korunduğu bir dış politika hattı çizmektedir. 

Gazze'den başlayalım. 7 Ekim 2023 sonrasında Batılı hükümetlerin büyük çoğunluğu, İsrail'in "kendini savunma hakkı" çerçevesine yerleşti ve orada kaldı. Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, Birleşik Krallık ve Fransa eleştiriden özenle kaçındı; "ateşkes" kelimesini ağızlarına almak yerine "insani ara" gibi muğlak formüllere sığındı. Bu süreçte, İspanya farklı bir çizgi izledi: Ekim 2023'te İsrail'e yönelik fiili silah ihracatını derhal kesti, tüm izinleri iptal etti. Kasım 2023'te Sánchez, AB içinde ateşkes çağrısı yapan ilk başbakanlardan biri oldu. Bu adımlar sembolik jest değildi. Haziran 2024'te İspanya, İsrail'e karşı Uluslararası Adalet Divanı'nda açılan soykırım davasına resmen katıldı. Dünyanın en köklü hukuk kurumunda ülkesinin adını taraf olarak kayıt ettirmek; bu, jeopolitik konfor alanının çok ötesinde bir adımdır.

Mayıs 2024'te İspanya, Norveç ve İrlanda ile birlikte Filistin devletini resmen tanıdı. Bu karar, İsrail'in sert tepkisine yol açtı; İsrail, İspanya'nın bu kararının ardından Madrid Büyükelçisini geri çekti ve hâlâ İspanya'da yalnızca maslahatgüzar seviyesinde temsil ediliyor. Peki bu diplomatik gerilime rağmen İspanya geri adım attı mı? Atmadı. Sánchez hükümeti, soykırımın durdurulması amacıyla dokuz maddelik bir yaptırım paketi açıkladı: silah ambargosunun yasal hale getirilmesinden İsrail'e yönelik liman ve hava sahası kısıtlamalarına, işgal altındaki topraklardan gelen ürünlerin yasaklanmasına kadar uzanan geniş çaplı bu paket, o güne kadar büyük bir Avrupa hükümeti tarafından atılan en kapsamlı adımlardan biri oldu.

Bu noktada kaçınılmaz bir soruyu sormak gerekir: İspanya bunu neden yapıyor? İspanyolların yüzde 82'si İsrail'in Gazze'de soykırım işlediğine inanıyor; yüzde 78'i ise Avrupa devletlerinin Filistin'i resmen tanımasını destekliyor. Dolayısıyla bu tutumun güçlü bir iç kamuoyu desteği bulduğu açıktır. İspanya, tarihsel suçluluk refleksiyle hareket etmiyor. Almanya ve Fransa gibi ülkeler İsrail'le güvenlik iş birliği ve siyasi sorumluluk bağları üzerinden şekillenmiş bir yük taşırken, İspanya böyle bir yükten azade. Bu özgürlük, Madrid'e bağımsız bir dış politika vizyonu kurma fırsatı tanıyor ve Sánchez bu fırsatı kullanıyor.

Şimdi İran meselesine geçelim; çünkü bu, İspanya'nın tutumunu gerçekten sıra dışı kılan ikinci ve belki daha kritik sınav. İsrail ve ABD, devam eden müzakere sürecinin ortasında İran'a yönelik kapsamlı askeri saldırılar başlattı. İsrail Hava Kuvvetleri, 200'den fazla savaş uçağıyla yaklaşık 100 hedefe 330'dan fazla mühimmat atarken; ABD, Fordow, Natanz ve Isfahan dahil olmak üzere İran'ın nükleer tesislerini B-2 bombardıman uçaklarıyla vurdu. Avrupa'nın büyük çoğunluğu bu saldırılar karşısında ya sessiz kaldı ya da son derece temkinli, dengesiz açıklamalarla geçiştirdi. Oysa İspanya Başbakanı Sánchez, bölgedeki şiddet sarmalına Avrupa kıtasından ilk üst düzey tepkiyi vererek ABD ve İsrail'in tek taraflı saldırısını açıkça reddetti.

Sánchez'in açıklaması, dikkatli okunmayı hak ediyor. Başbakan, söz konusu müdahaleyi "tek taraflı bir eylem" olarak nitelendirdi ve bu girişimi reddettiğini ifade etti. Aynı zamanda İran yönetiminin attığı adımları da eleştirerek mevcut krizin askeri yöntemlerle değil, diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğini vurguladı. Buradaki titizliğe dikkat edin: ne salt bir "İsrail karşıtlığı" ne de "İran taraftarlığı" var. Bu, gerçek anlamda dengeli ve ilkeli bir tutumun yapısıdır: taraf tutmak değil, tutarlı bir uluslararası hukuk perspektifini uygulamak.

Daha da çarpıcı olan eylem boyutudur. İspanya, ülkesindeki ABD üslerinin İran saldırılarında kullanılmasını yasakladı. ABD uçakları, hükümetin üslerin İran'a yönelik saldırılarda kullanılamayacağını söylemesinin ardından İspanya'dan ayrıldı. Bu kararın ağırlığını küçümsememek gerekir. ABD ile NATO ilişkilerini doğrudan zorlayan, somut jeopolitik maliyeti olan bir adım bu. Üstelik Trump yönetiminin son derece agresif bir tutum benimsediği, müttefiklerine "yanımızdasınız ya da karşımızdasınız" mesajı verdiği bir konjonktürde. İspanya, bu baskıya rağmen kendi topraklarının bir saldırı platformuna dönüştürülmesine izin vermedi.

Şimdi şunu sormak gerekiyor: Yüzlerce milyar dolar savunma bütçesi olan, Müslüman nüfusları çoğunlukta olan pek çok devlet bu süreçte ne yaptı? Körfez ülkelerinin büyük çoğunluğu "endişelerini dile getiren" diplomatik açıklamalar yayımladı; ardından işlerine döndü. Bazı devletler, İsrail uçaklarına hava koridoru sağlamak konusunda belirsiz kaldı ya da bölgesel baskılara boyun eğdi. Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün hepsi kısmen ya da tamamen İsrail-ABD ekseninin fiilen yarattığı sonuçları sessizce kabullendi. Bu, acı bir gerçeğin tespiti. İslam dünyasının coğrafi, demografik ve tarihsel olarak doğrudan taraf olması gereken meselelerde, İspanya'nın gösterdiği netliğin yarısını bile ortaya koyamayan devletlerle karşı karşıyayız.

Körfez monarşileri, ekonomik ve güvenlik bağımlılıkları nedeniyle gerçek anlamda özgür bir dış politika yürütme kapasitesinden yoksundur. Suudi Arabistan, ABD güvenlik şemsiyesi olmadan rejim güvenliğini sağlayamaz; Birleşik Arap Emirlikleri, Abraham Anlaşmaları çerçevesinde kurduğu ilişkiyi riske atmaktan kaçınmaktadır. Mısır, her yıl aldığı milyarlarca dolarlık ABD askeri yardımına mecburdur. Peki bu yapısal kısıtlar gerçektir; ancak gerçek olmaları, bu ülkelerin Filistin ve İran meselelerinde Batılı bir demokratik hükümetin gerisinde kalmasını anlaşılır kılamaz. Bir Avrupa ülkesi, NATO müttefikliğini, ABD ile ikili ilişkilerini ve ekonomik çıkarlarını tehlikeye atarak netlik gösterirken, kaynakları, nüfusları ve siyasi ağırlıklarıyla çok daha güçlü konumdaki devletlerin diplomatik muğlaklık arkasına sığınması; bu bir kısıt değil, bir tercih meselesidir.

Cihad İslam YILMAZ 

Yorumlar2

  • HAYRİ HOCA 1 saat önce Şikayet Et
    Sánchez i tebrik ediyorum.Gerçek bir devlet adamı..Bir müslümanda olması gereken iradeyi bu adamda ve halkında görüyorum.Sanki topyekün İslam a girecekler ve İslam şeriatını uygulayacaklar gibi geldi bana.Hadi hayırlısı...
    Cevapla Toplam 5 beğeni
  • ebubekir 1 saat önce Şikayet Et
    Çok isabetli tespitler, ufuk açıcı bir yazı.
    Cevapla Toplam 6 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat