Savaş Üzerine: Sun Tzu Versus Clausewitz
- GİRİŞ16.03.2026 08:31
- GÜNCELLEME16.03.2026 09:33
İran'a Amerika ve İsrail'in saldırıları ile başlayan savaş sürekli boyut kazanarak geometrik
olarak büyüyor. Ortadoğu’nun kadim şehirleri ve post-modern finans, turizm merkezleri
modifiye edilmiş modern konvansiyonel bombalarla tahrip ediliyor. Devletlerin zaten cetvel ile çizilmiş sınırları bir anda buharlaşıp yok oluyor. Gökdelenler, lojistik merkezleri, petrol rafinerileri ve tankerleri alev topuna dönüşürken öldürülen çocuklar başta bütün insanlar “Sivil zayiat ya da ikincil kayıplar” denilerek sıradanlaştırılıp istatistiklere, grafiklere indirgeniyor.
Bölgesel Savaş mı Küresel Savaş mı?
Savaş bölgesel ölçekli bir savaş olarak görünümünde ise de aslında Küresel Savaşın bütün özelliklerini ve uzantılarını in perfecto içeriyor. Savaşın İran tarafından bir anda bölgesel sahaya yayılması, bugüne kadar olmadığı şekilde, Amerika ve İsrail üslerinin, farklı şekillerdeki askeri istihbari yapılarının bulunduğu Ortadoğu ülkelerini hedef alması zaten savaşın başlangıcından itibaren bölgesel düzeyde olmasına sebep olmuştur.
Ancak, savaş bölge sınırlarını kısa sürede aştığını göstermiştir. Küresel petrol tedarikinin
yapıldığı Hürmüz Boğazının kapatılması; Körfezdeki petrol rafinerilerinin, doğalgaz
depolarının, yükleme limanlarının bombalanması küresel petrol ve doğalgaz arz krizinin
ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu krizin savaşı küresel boyuta taşıdığı açıktır.
Medeniyetler Çatışması mı Kapitalizmin İç Krizi mi?
Huntington Medeniyetler Savaşı tanımını yapalı yaklaşık 34 yıl oldu. “Medeniyetler
Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması” isimli bir kitaba dönüştürülen S.
Huntington'ın makalesi Medeniyetler arasındaki çatışmaları ana merkeze almıştı. Ancak,
günümüzde devam eden bu savaşların finalite (Nihai gaye) ve araçlar açısından çoklu bir
analizden geçirilmesini daha rasyonel bulmaktayım. Küresel güç dengeleri açısından ana
amaç daha (En) üstün gücü (Ultimate Power, Super Power) elde etmek, bunun vasıtasıyla da öncelikle varlığının devam ve bekasını temin etmek, sonra da bu güç vasıtasıyla daha düşük maliyetli ama yüksek düzeyde ekonomik çıkarlar elde etmektir.
Savaşlara baktığımız perspektife göre de finalite ve araçsallık durumları değişmektedir. Ultimate Power sadece askeri savaşları kazanan güç değildir. Ultimate Power aynı zamanda itibari bir ekonomik değişim birimi olan paraya değer kazandıran ana sebeptir. Bu ilişki zincirini geriye doğru işlettiğimizde ise karşımıza savaşlar birer kahramanlık vesilesi hatta kendileri bizatihi ayrı bir olgu olarak görülmekle beraber ekonomik amaçların güçlü araçlarıdırlar. Bu açıdan, farklı bir analiz aracı kullanan bir diplomatımızın tabiriyle ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü insanlıkdışı saldırı bir savaş değil, bir yatırımdır. Bu savaşın ardındaki ekonomik, ticari arka planı ve alt yapıyı görmemiz gerekir.
Dolayısıyla doğru konsepte oturtma açısından bugünkü İran saldırılarını ve savaşını,
Ukrayna’daki savaşı, dünya genelindeki öz şiddet kullanımına ramak kalmış kısıtlamaları, baskı ve gerilimleri Huntington gibi Medeniyetler çatışması ile izah etmek güçtür. Zira bir medeniyetin bir üyesi ABD’ye diğer üyesi de Çin’e öteki üyesi Rusya’ya müttefik olabilmektedir. B. Lewis’in Ortadoğu analizi ve tasvirinde berrak bir şekilde ifade ettiği Gassan ve Hire Melikliklerinin durumu bugün de aynen geçerlidir. Ki her iki meliklik Arami kültürüne sahip ve Arap asıllı idiler. Ancak biri Bizans’ın diğer ise Pers İmparatorluğunun bağlısı idiler. Burada önemli olan bir gücün ne olduğu kadar hangi büyük gün çekim yörüngesinde olduğudur. Astronomi diliyle ifade edersek, uzaydaki gök cisimleri daha büyük bir gök cisminin çekim alanına girdiklerinde kaçınılmaz olarak o merkezin gücü ve yörüngesiyle hareket ederler. Bu kaçınılmazdır. Siyasal ve sosyal olaylar, ilişkiler ve çatışmalar da kendilerine özgü karakterleri yanında genel olarak bu umumi cazibe kanunlarına göre davranırlar.
Ultimate Power küçük güçleri kendi çevresinde dönmeye zorlar, bu zorlama bazen içsel bazen dışsal amillerle gerçekleşir. Ki bu da olayın sosyal ve siyasal boyutunun fizik boyutundan farklılığını gösterir. Fiziksel boyutunda bütünüyle dışsal amiller etkilidir. Siyasal ve sosyal boyutunda ise bazen küçük güçler bizatihi kendi çıkarlarını orada buldukları için Büyük Gücün yörüngesine girerler. İnsanlar irade ve ihtiras sahibi varlıklar olduklarından her yeni cazibe (Çekim) sorunu ortaya çıktığında kendilerini yeni duruma göre konumlandırırlar. Ancak bu konumlandırma salt fizik yasaları ile uyumlu olmadığından bu çelişkiden kaynaklanan gerilimler, çatışmalar, savaşlar doğar. Bazen dünyanın bir köşesindeki savaş aslında küresel bir çatışmanın hariçte açığa çıkan bir göstergesidir. Nitekim biz Ukrayna Savaşı gibi İran Savaşına da küresel çatışmanın bir cüz’ü ve göstergesi olarak bakıyoruz.
Bunu alışıldık bir jargon ile ifade edersek, aslında Çin ABD gerilimi iki ayrı medeniyetin arasındaki gerilim değildir finalite sorunu açısından, bizatihi aralarında ton farklılığı olan iki devasa kapitalist gücün arasındaki gerilimler, ilişkiler ve çelişkilerin bütünüdür. Ve gayet tabii ki, savaş da her iki gücün en ileri aşamada gelişmiş kapitalist sistemlerinin araçlarıyla yapılmaktadır.
Bunu biraz boyutlandırırsak, tıpkı kapitalist sistemin ana üretim sektörlerinde olduğu gibi
savunma sanayii alanındaki keşif ve icatların yapılması, daha yüksek performanslı araçların üretimi önem kazanmıştır. Tıpkı iç müşteri memnuniyetinin sağlanmasına matuf olarak ücretlendirme, disiplin biçimlendirmesi, motive etme, rıza kazanma gibi modern yönetim ilkeleri bu savaşta da geçerlidir.
Rakip endüstriyel yapılarla mücadele burada siyasi hegemonlar arasındaki mücadeleye dönüşmüştür. Ancak, her güç diğerini yine kapitalist araçlarının performansı açısından değerlendirmektedir. Savaş sırasında kullanılan bombalar, silah sistemleri, savaş platformları birer askeri birim olduklarından daha fazla ekonomik birimdirler. Üretim ve son kullanma tarihinin ideal noktasını tespit ederek yapılan mühimmat sarfiyatı, kaybedilen her savaş platformu (Nikolai Voznesensky döneminde “Makinesi”) yerine yenisinin üretilmesi ve harp sahasına taşınması, bu araç ve platformların bizatihi insan eliyle veya Yapay Zeka vasıtasıyla optimum etki yapacak şekilde kullanılması birer ekonomik ve endüstriyel mühendislik sorunudur. Nitekim kendisinden alıntı yaptığımız N. Voznesensky (1903- 1950) 2. Dünya Savaşı sırasındaki Alman Sovyet Savaşının Gosplan (Devlet Planlama Ajansı) yönetimini sağlayan Sovyet ekonomi planlamasının en üst sorumlusu idi.
Genç yaşta olmasına karşın savaşın, makineler, silah platformları ile ilişkisini net görmüş, kaybedilen savaş makineleri yerine yenilerinin konulmasıyla ve yüksek ekonomi koordineli bir yaklaşımla savaşın kazanılabileceğini anlamış parlak bir bir Sovyet bürokratı idi. Nitekim 2. Dünya Savaşının en önemli olaylarından biri olan Sovyet Savunma sanayiinin milyonlarca işçi ile birlikte Urallar’a taşınması operasyonunu yönetmiştir. Büyük savaşın özellikle son iki yılında Batılı müttefiklerinin üretimleri kadar sofistike ve yüksek nitelikte olmasa da devasa sayıda harp makinelerini (Tanklar, uçaklar, taşıyıcılar, mühimmat, vb) Kızılordu’ya teslim etmeyi başarmıştır.
Dış müşteriye ulaşma, dış müşteri memnuniyeti, etkili pazarlama stratejisi ve ticaret ağı, ürün ve fiyatlandırma grafiğinin yüksek karlılık eğrisi oluşturması, ürün kullanımı ve geri bildirim tam anlamıyla modern savaşta geçerlidir. Bu açıdan baktığımızda nasıl ki aşırı gelişmiş bir denizaltı torpidosunun üretimi sırasında diğer ölçme araçlarıyla anlaşılmayacak kadar hassas milimetrik kumpaslar kullanılıyor öyle de ürünlerin pazarlanması, tam zamanında savaş sahasına ulaştırılması gibi konular da öylesine hassas zamanlamalar içinde gerçekleştirilmektedir/ gerçekleştirilmesi gerekmektedir. (Kumpaslar, bir nesnenin iki zıt tarafı arasındaki mesafenin ölçümünde kullanılmak üzere iki ayarlanabilir çeneye sahip bir ölçüm aletidir. Genellikle kalınlıkları ve diğer ölçüm cihazları ile erişimi zor iç ve dış çapları ölçmek için kullanılırlar.)
Modern zamanlara kadar bir generalin sevk ve komuta ettiği ordunun sayısı önemli iken artık bugün bir generalin sevk ve komuta ettiği savaş platformları ve silah sistemlerinin sayısı, niteliği hayati önem kazanmıştır.
Bir şehir kurmadan önce nasıl ki o şehrin altyapısı, yolları, diğer şehirler ile bağlantıları, yaşayacak belirlenmesi, ekonomik ve diğer yaşamsal etkinlikler için kapasitesinin tasarlanması gerekir, öyle de savaş yapmadan ve askeri unsurları savaş bölgelerinde yapılandırmadan önce bu birliklerin ulaşım ağlarını, lojistik hatlarını, diğer birliklerle bağlantı noktalarını, hücum ve ricat noktalarını, vb ilk önce inşa ve tesis etmek gerekmektedir.
Nihayet ürünün pazarlanmasından elde edilecek fayda nedir sorusunu savaşlar için
yorumlayalım: Savaş sonunda ne gibi bir sonuç almayı planlıyoruz? Bütün ekonomik
üretimin, ürünlerin, dağıtımın, pazarlamanın sonucunda ne elde edilecektir? Buna bir
anlamda siyasi sonuç da diyebiliriz. Bu artık zaferin üzerine kurgulanacak bir siyasi/
ekonomik planlamanın konusudur.
Bu bölüme sonuç yerine şunu söyleyebiliriz ki, bu savaş İran üzerinden dünyanın iki büyük ekonomisinin savaşıdır. Kapitalizmin iç krizidir. Çin üretim biçimleri ve araçları açısından kapitalist üretim biçiminden farklı değildir. Hatta diyebiliriz ki, en büyük kapitalist gücün doğrularının ve tashih edilmiş tekniklerinin bir kopyasıdır.
Ekonomik ve ticari nitelikli başlayan rekabet süper güç pozisyonundaki ABD’yi tehdit eder
hale geldikçe önce gerilimler oluşmuş sonra da özellikle Amerika tarafından ekonomik
kısıtlamalar gelmeye başlamıştır. Bunu takiben askeri gerilimlerin oluşması beklenirdi, ki öyle olmuştur. Amerika açık bir şekilde dünyanın farklı bölgelerinde askeri operasyonlar, müdahaleler yürütmeye başlamıştır. Trump 2. Döneminde de realist bakış açısını çok aşmış, hatta savaş hukukunu hiçe sayan askeri saldırılar başlatmıştır. Bu tutumun şiddetli bir savaşa evrilmesi artık tamamen kendi doğallığında giden bir sürecin zaman akışının sonucudur. Bubir nedenle veya bir kıvılcımla çıkan savaş olgusundan daha dehşetli bir durumdur. Kendi doğallığında şiddete verilecek bir dünyayı tasvir etmektedir.
Bu konuya ilişkin son tespit, savaşın varoluşsal sonuçlarıyla ilgilidir: yani savaş sonucunda güçlerden birisi veya bir kısmı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır. Son İran saldırısı ve takip eden savaşa bakarsak başlangıçta İran açısından varoluşsal savaş niteliği taşıyan bu durum gittikçe İsrail ve Amerika için daha fazla varoluşsal savaşa dönüşmüştür.
Ancak, bu aşamada başka bir şiddeti artıracak durumla karşılaşmaktayız. Zira varoluşsal
savaşlarda milletler kolay teslim olmazlar, kendileri yok olma pahasına düşmanlarıyla büyük mücadeleye girişirler. Bu konuya yer kalırsa tekrar döneceğiz.
Savaşların Finalitesi ve Araçları Açısından Sun Tzu ve Clausewitz
Bugüne gelen olayları ve halen yaşadığımız savaşı iki farklı dünyanın strateji üstadı/ ve uzmanının gözünden değerlendirmeye çalışacağız. Bu değerlendirmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Zira bu sadece bir değerlendirme değil, iki farklı dünyanın güçlerinin üzerine dayandığı zihni/entelektüel temeldir.
Sun Tzu Çin’in en eski strateji üstadı, filozof, stratejist ve generaldir. Bu isim onun ünvanıdır: Usta Sun demektir. Bir Han Hanedanı tarihçisi ve diğer geleneksel Çin tarihçileri O’nun yaşam yıllarını MÖ 544- 496 arasında kayıtlandırmışlardır. Kendisi dönemin hükümdarının savaş danışmanı ve generalidir en yalın haliyle. Kendisinin soyundan gelen Sun Bin isimli bir general de savaş taktikleri üzerine bir eser yazmış, Sun Bin’in 1970’lerde ayrı bir kişi olduğu fark edilmiştir. Bu durum çok da yadırganamaz. Vakıa Savaş Sanatını Sun Usta yazmıştır ama eserin arkasındaki müktesebat büyük ölçüde Çin kültürüdür; Çin devlet ve askeri pratiklerinin ve teamüllerinin yerleşik hale gelen kurallarıdır.
Carl Von Clausewitz (1780- 1831) ise Sun Tzu’dan yüzyıllar sonra yaşamış Prusyalı bir general ve entelektüeldir. Derin ve mükemmeliyetçi bir üslupla yazdığı eserinin anlaşılması zordur. O yüzden eserinin özünü vermek zor görünmektedir . Sadece ortak olarak üzerinde anlaşılmış ana düşünceleri üzerinden hareketle değerlendirmeler yapmaya çalışacağız.
Şunu ifade edelim ki, bu iki devasa insan ve eserleri birbiriyle tam ve mutlak mukayese edilecek eserler değildir. Savaş Sanatı (Sun Tzu) daha felsefi, daha esaslı bir kültür içeren daha genel kaideler inşa eden bir eserdir. Sadece savaşta değil, devlet ve diplomasi başta olmak üzere hayatın her alanında kullanılabilecek taktik ve stratejiler bütünüdür. Savaş Üzerine (C. V. Clausewitz) ise daha özel ve teknik anlamda savaş üzerinedir. Ancak eser o derece yüksek bir kıymete haizdir ki, bu özel, teknik ve dar alandaki felsefi müktesebat devlet, diplomasi ve hayatın birçok alanına teşmil edilebilir. Tam uymamakla birlikte bir ölçüde, bu konuda, Sun Tzu’ un eseri tümdengelim Clausewitz’in eseri ise tümevarım yoluyla benzeri alanlarda kullanılabilir. Sun Tzu’nun eseri adeta bir mecazlar cennetidir, ancak her mecaz somut ve teknik ilkelere dönüştürülebilir. Buna karşılık Clausewitz'in eseri taktik ve stratejik olarak somut teknikler içerir ancak bunlar mecazlara dönüştürülebilir.Tabi ki bu ifadeler iki eseri de aynileştirmemelidir. Zaten o yüzden bugünkü olayları bu iki eserin perspektifinden değerlendirme düşüncemiz oluşmuştur.
Sun Tzu “En yüksek gaye düşmanın direncini savaşmadan kırmak” der. Clausewitz ise “Düşmanın direnme iradesini topyekun imha ile yok etmek bütün savaşların amacıdır” der.
Sun Tzu adeta Çin kültürünün enginliği ve dinginliği içinde hareket etmektedir: “Şartlar uygun olduğunda planlarını değiştir, şartlara uydur” . “Bütün savaşlar kandırma üzerine kuruludur. Saldırmaya kapasitemiz olduğunda güçsüz görünmeliyiz. Şayet Silahlı güçlerimizi kullanacak isek atıl görünmeliyiz. Düşmana yakın isek ona ondan uzak olduğumuza inandırmalıyız. .. Şayet düşman sizden güçlü ise saldırmaktan kaçının. Düşmana en hazırlıksız anında saldırın” .
“Hiçbir ülkenin uzayan bir savaştan çıkarı yoktur”.
“Şayet düşmanını tanıyor ve kendini de biliyorsan yüz savaş da olsa korkacak bir şeyin yoktur”.
“Askeri taktikler su gibidir,
zira su doğal alkışında yüksekten dökülür ve aşağıya doğru akar gider. Aynı şekilde savaşta strateji güçlü olana saldırmaktan kaçınma ve zayıf olana hücum etme üzerinde durur.
”Projeleriniz, planlarınız gece gibi karanlık ve içine nüfuz edilemez olsun, hücum ettiğimizde toz gibi saldırın”.
“Harekete geçmeden önce düşünün ve karar verin”.
Clausewitz yukarıda da ifade ettiğimiz gibi doğrudan savaşa odaklanmıştır. Ona göre “Savaş siyasetin başka araçlarla (Şiddet araçlarıyla) devamıdır. Savaşların amacı düşman ordularını toptan imha ederek düşmanın iradesini teslim almaktır.
“Taktik muharebe bilimi; strateji ise savaş bilimidir” .
“Taktik zaferler somut olgulardır; ama stratejik zafer manevi olgudur”.
“Savaşta savunma pozisyonu saldırı pozisyonuna göre pasif ve harbin doğasına aykırı
olmakla birlikte avantajlı bir pozisyondur.
”Ancak, Clausewitz tamamen somut ve fizik yasaların üstünlüğünde düşüncesini donuklaştırmaz O aynı zamanda “Savaş hakkında teknik ve matematik teorilerin mutlak geçerli olmadığını, savaşın belirli kuralları olmakla birlikte bir “belirsizlik ortamı” olduğunu söyler. Ancak, genel kurallar arasında yolunu şaşırmamak için “Muharebe kazanmanın” önemini de yadsımaz.
Elbette muharebeyi kazananlar savaşı kaydedebilirler. Ama savaşı kazanmanın yolu muharebeden geçmektedir. Bu açıdan baktığımızda Çin gücü var olan gücünü ve imkanlarını hep az göstererek, dünya kamuoyunda büyük güçlerin tecessüs ve nüfuz edici bakışlarından hep kaçınarak, savaşın kendinden ve adından uzak durarak (özellikle Deng Chaoping döneminden itibaren) sürekli savaşmadan zafer kazanabileceği bir model üzerinde yoğunlaşmıştır. Buna karşın ABD ve diğer güçler savaşın siyasetin başka araçlarla devamı olduğunu idrak etmişler ama siyasetin barış döneminde icrasında hata etmişlerdir. Düşünelim ki, 1960’lardan itibaren masif yığınlar halinde
ABD’ye Çinli öğrenci akını olmuş; bu akın ve ABD üniversitelerindeki bütün ilişkiler,
planlamalar bir merkezden yapılmış nihai bilgiyi, loji ve “know how’ı elde etmek üzerine
disiplinli bir örtülü savaş verilmiştir. Çin düşmanına yakın olduğu halde kendisini hep uzak hissettirmiştir.
“Planları gece gibi karanlık ve nüfuz edilemez olmuştur.”
Savaş yapmadan savaş altyapısını hazırlamıştır. Clausewitz'in somut taktik ve stratejik tekniklerinden ve müktesebatından daha üst mecazlar boyutuna yükselemeyen ABD ve diğer Batılı güçler ise mücadeleyi sadece “Savaş ile sınırlı algılamışlar”, “Son yüzyılların verdiği aşırı ve tehlikeli özgüvenle savaş altyapısını inşa etmede ihmalkâr davranmışlardır.”
Batının dayanılmaz bir üstünlük kurduğu son yüzyılda savaşın bütünselliğini ihmal eden, salt muharebe ve askeri savaş üzerine yoğunlaşan ABD savaşın altyapısını inşa bağlamında geride kalmıştır. Bugün elinde devasa bir savaş makinesi vardır. Ancak, bu savaşın bütünselliği içinde zafer getirmekten uzaktır. Hatta bizatihi muharebe özelinde başarısı tartışılır duruma gelmişir.
Ayrıca, geçmişte Hitler Almanya'sının ve faşist Japonya’nın yaptığı gibi sadece etkili savaş harekatıyla ve hızlı askeri zaferle düşmanın iradesini yok etme amacı güdülmüştür. Ancak, bu o kadar temelden yoksundur ki, zira Yıldırım Harbi (Blitzkrieg) ile düşman iradesini teslim alma, avantajlı bir anlaşmaya icbar etme Japon Çin Savaşında, Alman Sovyet Savaşında bile mümkün olmamıştır. Bugün mümkün olması ihtimali ise tartışmalıdır. Nitekim İran gibi teknolojik altyapı olmadan yaşayabilen ve farklı bir kültüre sahip olan ülkeyi böylesi bir yıldırım harbiyle diz çöktürmek mümkün olmamıştır.
Bu bağlamda Çin tarafından inşa edilen savaş altyapısı devreye girince savaş uzamıştır.
Daha da uzama ihtimali vardır. Zira başta İran için söz konusu varoluşsal savaş şimdi ABD ve müttefiki İsrail için söz konusudur. Böyle olunca savaşın şekli değişmektedir. Mesela saldırı savaşındaki motivasyonlarla savunma savaşındaki motivasyonlar farklı olabilmektedir.
Ülkeden uzak coğrafyalarda savaşan asker ile bizatihi kendi ülkesinin topraklarında savaşan askerin moral durumu farklıdır.
Neticede her iki büyük gücün de savaşın nihai gayesi üzerine Sun Tzu ve Clausewitz’in
zihinsel anlamlandırması doğrultusunda düşüneceğini öngörmekteyiz. Savaşların Araçları açısından Sanırım İran’ın bugünkü direnişinin salt kendi gücüyle olmadığı fikri üzerinde hemfikir durumdayız. Şu halde savaş araçlarını ve savaş altyapısını Sun Tzu perspektifinde inşa eden ana aklı görmek gerekir. Daha yakın bir tarihte Krepinevich “ Keşif gözetim sistemlerinin gelişmişliğinin denizlerde ve karalarda Amerikan askeri gücünün konuşlanmasında yeni bir perspektif gerektirdiğini” ifade etmişti. Aynı zamanda bu keşif gözetim sistemleri nedeniyle, ABD ordusu için bir üstünlük vesilesi olan kıtalararası kuvvet aktarma imkanlarının işlevsiz kalabileceğini de anlamak mümkündü.
Ancak, günümüzde savaşa karar veren siyasi makamların askeri müsteşarları da sayılabilecek generallere az danışmaları, hatta sivil yetkin müsteşarları da devre dışı bırakmaları, ABD örneğinde olduğu gibi kendini küçük bir tanrı gibi gören yeni dönem liderliklerin yeni çağın başlamasını etkileyecek askeri keşifleri, icatları, konseptleri, vb anlamış olmaları beklenemez.
Ne yazık ki kesin bir sonuç çıkarmaktan son derece uzağım. Sun Tzu ve Clausewitz’in
ardılları bir süre daha bu belirsiz savaş ortamından çıkamayacak gibi görünmektedirler. Bir tarafın iradesinin kırılması kolay değildir. Ayrıca tarafların sahip oldukları güç aparatları ve devasa endüstriyel savaş kompleksleri birbirinden farklı farklıdır. Dolayısıyla birinin diğerini mutlak anlamda aşması da söz konusu değildir. Böyle olunca bilgelik içeren bir barışın tesisi de zor görünmektedir.
Yukarıda anlatmaya çalıştığım kaos ve büyük tahrip gücüne rağmen birbiri ile barış
yapamayan güçlerin sonsuz çelişkileri ve çatışmalarının yoğunlaştığı bu ortam başka bir oluşumun, doğuşun, tutumun, vb zamanı olabilir. Dünya yeni bir doğumun eşiğinde…
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol