III. Darius, Merkez Asya ve Asimetrik İran-İsrail-ABD Savaşının 18. Günü
- GİRİŞ17.03.2026 11:50
- GÜNCELLEME17.03.2026 12:49
MÖ 331’de Makedonya Kralı İskender, Pers İmparatoru III. Darius’u Gaugamela’da büyük bir meydan savaşına ikna ederken; teknik üstünlük sayesinde Persler ve III. Darius kaybetmiş, İskender için antik tarihçiler Arrianus ve Quintus Curtius Rufus şöyle yazmıştı: “İskender için Babil’e girmesi, çıkmasından daha zor bir imparatorluk olmuştu” Belki bu bağlamda Merkez Asya sınırlarından çıkmayı denerken ilk defa emperyal bir yenilgi alan İranlıların tarihi; vasî lokal güçler dışında Merkez Asya fikrinden yıllarca kopamayan bir devlet geleneğiyle bütünleşti ve bugünlere ulaştı. Tıpkı antik Gaugamela savaşı gibi Osmanlı döneminde de pek çok örneği bulunan konvansiyonel yenilgiler, İran’ı antik dünyadan beri Merkez Asyacı ve harp konsepti itibarıyla da 20. yüzyıldan beri birkaç istisna dışında asimetrik bir savaş doktrinine itti. Diğer yandan Büyük İskender’in Babil’i işgal ettikten sonraki emperyal genişleme dalgaları her seferinde büyük isyanlar, afetler ve salgınlarla tamamlanamayan Helenistik ütopyanın asırlarca ispat edilmiş başarısızlığıyken; çağımızda ABD’nin Merkez Doğu’ya ilgisinin 1948 Arap-İsrail savaşları ile başladığını söyleyebiliriz. Soğuk Savaş döneminin hemen ardından Körfez Savaşı, Afganistan Savaşı ve Çöl Tilkisi gibi konvansiyonel savaşlarla devam eden süreç, iki rasyonel gerçeği yani petrol ve İsrail rejiminin bölgedeki varlığını, belki de ABD emperyalizmi için az önce bahsini ettiğimiz antik tarihçilerin lanetli kehanetinden ABD’ye uzanan süreci binlerce yıl sonra hatırlamaya değer kılacaktır.
Günümüze gelecek olursak, kamuoyunda On İki Gün Savaşı olarak takip ettiğimiz İran’a karşı ABD ve İsrail rejiminin Körfez Savaşı’ndan beri ilk defa icra ettiği yoğun hava harekâtı, İran’ın nükleer silah programını bahane ederek sınırlı operasyonel hedeflerin tahrip edilmesini amaçlamıştır. Fordow, İsfahan ve Natanz nükleer tesisleri başlıca hedeflerdi. İran’a karşı derin darbe (deep strike) hava harekâtı düzenleyen ABD ve İsrail rejimi, İran altyapısını hedef almakla kalmayıp; Siyonist rejimin İran’ın nükleer kapasitesine ve gizlilik mimarisine nüfuz edebilme güçlüğü karşısında ABD’nin B-2 stratejik bombardıman uçaklarıyla destek verdiği, İran’ın ise asimetrik savaş doktrininin gereği olarak balistik füzelerle karşılık verdiği bir tablo ortaya koydu. Altı çizilmesi gereken ve maalesef daha vahim olan durum ise İsrail rejiminin istihbarî anlamda yürüttüğü beşinci kol faaliyetleriyle İran İslâm Cumhuriyeti’nin siyasi ve askerî yönetim kadrosunun büyük bir bölümüne yönelik düzenlediği suikastların, Siyonist rejimin yenilmezlik mitine İran kaynaklı istihbarat zafiyetinin bir sonucu olarak marjinal bir katkı sağlamış olmasıydı. Çünkü Siyonist rejimin hedefi İran’da toplumsal bir kaos oluşturmaktı. Uzun ve maliyetli bir savaştan daha etkili ve kesin yöntemin rejim değişikliği olduğu, saldıran taraflar tarafından iyi bilinmektedir.
Diğer yandan ABD ve İsrail rejiminin 28 Şubat’ta başlattığı son saldırılar 17. gününe gelirken, bir an önce savaşı bitirme çabası içinde olan bu ikilinin füze temelli bir savaş konsepti karşısında beklemedikleri derecede mukavemetle karşılaşmaları, Siyonist rejimin peşine takılan ABD’yi şaşırtmıştır. Hem küresel ölçekte derinleşebilecek bir enerji krizi ihtimali hem de kendi kamuoyunda bu savaşı meşrulaştıracak araçların yıpranması; ayrıca ABD’nin Körfez müttefiklerinin üsler nedeniyle hedef hâline gelmesi, Arap kamuoyunda spekülatif görünen diplomatik sonuçlar doğurmuştur. İlk defa geniş bir koalisyon olmaksızın ve NATO’nun doğrudan dahil olmadığı bir savaşa giren ABD’nin, füze konseptli misilleme yeteneğine sahip İran’dan almayı umduğu kesin sonuç, savaşın 18. gününe girilirken elde edilememiştir. Merkez Asyacı ve ambargolarla bunalmış İran’ın füze teknolojisi bir kez daha dünya gündemine taşınmıştır.
Bu perspektifte İran’ın ülke savunması için harbe hazırlık düzeyi yüksek ve modern bir hava kuvvetleri yerine ABD ve İsrail rejimini zorlayan füze temelli bir konsept belirlemesinin bazı tarihsel gerçeklik ve şartlarla yakın ilişkisi vardır. İran’ın Merkez Asya temelli tarihsel nosyonu ve asimetrik savaş doktrini, Pehlevi döneminde 1950-1980 arası modern hava araçlarıyla güçlendirilmiş İran Hava Kuvvetleri’nin (IRIAF) Irak-İran Savaşı’ndan önce F-4, F-5 ve F-14 gibi modern platformlarla güçlenmesini sağlamış; diğer yandan üç muhrip, dört firkateyn ve dört korvetten oluşan mütevazı sayılmayacak bir donanma gücü de ortaya çıkarmıştır. Gerek 1979 devriminin meydana getirdiği askerî ambargolar gerekse ordu–siyaset ilişkisi bakımından IRIAF bünyesindeki subay kadrosunun devrim muhafızlarıyla kurduğu karmaşık ilişki, devrimden sonra bile Musul askerî üssüne yapılan hava saldırısı ve H-3 olarak bilinen başarılı taarruzlarla Irak–İran savaşındaki rolünü 1990’lı yıllara kadar taşımıştır.
Gelinen noktada On İki Gün Savaşı ve 28 Şubat’ta başlayan ABD ve İsrail rejimi saldırıları karşısında askerî stratejisini büyük ölçüde asimetrik harp yöntemleriyle ve taarruzdan ziyade misilleme şeklinde ilerleten İran’ın balistik füzeler, insansız hava araçları, deniz mayınları ve bölgeye yayılmış paramiliter vekil güçlerle verdiği tepkinin nihai hedefleri bulunmaktadır. Birincisi, Körfez’de konuşlu ABD üslerine yoğun balistik füze saldırıları yaparak hem İsrail rejimine yönelen füzeleri önleyen katmanlı savunma sistemlerini zayıflatmak hem de askerî altyapı bakımından ABD’ye bağımlı Ürdün, BAE, Bahreyn, Katar ve Kuveyt gibi ülkelere savaşı yayarak bölgedeki Amerikancı hegemonik düzene psikolojik zarar vermektir. İkincisi, Hürmüz Boğazı’nda küresel enerji piyasasında oluşturacağı baskıyı kendi lehine kullanarak ABD’nin olası müdahale planlarıyla eş zamanlı biçimde konvansiyonel bir çatışmanın maliyetini ABD kamuoyuna yansıtmaktır. Üçüncüsü ise On İki Gün Savaşı’ndaki zafiyeti devlet itibarı açısından toparlamak amacıyla Hayber Şekan, Seccil, Hürremşehr-4 ve Fettah-1 gibi balistik ve hipersonik füzelerle hedef aldığı Siyonist rejimin yenilmezlik mitini zayıflatmaktır.
Dolayısıyla İsrail rejiminin uyguladığı sansüre rağmen basına yansıyan şehir yıkımları, İran’ın asimetrik askerî konseptinin modern savaş olgusuna ilişkin bazı parametrelerini yeniden değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. On İki Gün Savaşı da dâhil olmak üzere son çatışmalarda ABD ve İsrail rejiminin kısa sürede İran hava sahasını baskı altına alması, 28 Şubat’ta başlayan bu savaşın 18. güne ulaşmasını engelleyememiştir; İran’ın mobil biçimde kullandığı füze altyapısı ve yeraltı tesislerinin sınırları belirsizliğini korumaktadır.
III. Darius’un Gaugamela’da emperyal güçlere yenilmesinden bu yana binlerce yıldır Merkez Asyacı kalan İran’ın, bölgeyi askersizleştirme çabasıyla katliam ve kaos ortamına sürükleyen İsrail rejimine karşı konvansiyonel bir savaşa girip girmeyeceğini, geniş bir Atlantik koalisyonuna dayanmadan hareket eden ABD’nin kararlılığı belirleyecektir. ABD’nin bu süreci ne kadar sürdüreceği ve Siyonist İsrail rejiminin gerilimi ne ölçüde artıracağı, savaşın ilerleyen günlerinde netleşecektir.
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol