İran Savaşı Sürecine Dair Düşünceler
- GİRİŞ30.03.2026 08:52
- GÜNCELLEME30.03.2026 11:30
Her Savaşın kendine özgü bir karakteri, motivasyonları ve dinamikleri vardır. Ancak, sadece mukayeseler yapabilir; özgün şartlarına ilişkin verileri ve göstergeleri benzer savaşların nispeten nihayete ermiş sonuçları ile yorumlayabilir, bir ortak uzlaşma çizgisine yaklaşabiliriz.
Devam eden İran Savaşının nasıl bir sonuç doğuracağına dair soruların fazlalığı sizin de dikkatinizi çekmiştir. Bu sorular aynı zamanda bir korku ve kaygıyı da içermektedir. Zira savaşın etkilerini ülkemiz sınırlarında görmeye başladığımız tespiti bir vâkıadır. Boğazlarımıza 14 mil uzaklıkta ve boğaza girmek için dümen kırmış bir Türk gemisinin İDA ve İHA ile vurulması, ülkemizde düşen ve düşürülen SİHA’lar ve balistik füze parçaları, riske giren doğalgaz ve petrol tedarik sistemimiz, özellikle tarım üretimimizi olumsuz etkileyecek gübre tedarikinde yaşanan ve yaşanacak sıkıntılar, savaşın tam anlamıyla bir bölgesel savaşa dönüşmüş olması, Türkiye’nin bağımsızlığını korumaya çalışmakla beraber her geçen gün biraz daha bu savaşa ve gelecekteki henüz bizce meçhul savaşlara doğru konumlandırılıyor görüntüsü, Rusya gibi İran Savaşından varoluşsal düzeyde etkilenmeyen büyük tedarikçi ülkelerin hammadde ve gıda ihracatına getirdikleri kısıtlamalar, vb korku ve kaygı duymamızı gerektirecek nedenlerdir.
İran savaşı süreçlerini çok teknik ayrıntılara girmeden soru cevap şeklinde sunmak yararlı olabilir. Bu şekilde aklı çok dağıtmadan sadece savaşa odaklanmak mümkün olacaktır.
İran Savaşı Ne Zaman Sona Erecek?
İlk sorulan soruların başında gelmektedir başlıkta yer alan soru. İran Savaşı artık ara fasılalar verilse de hiç durmayacaktır. Sadece süresine ilişkin tahminlerimiz açısından bakarsak, Suriye Savaşı yakın bir örnektir, 14 yıl sürmüştür. Ve henüz Suriye’de kurulan sistemin stabil ve kalıcı olduğunu söylemek mümkün değildir. Ayrıca Suriye Savaşı bölgesel güçlerin arasında gelecekteki muhtemel savaşların sebeplerini doğurmuştur. Mesela Suriye’deki yeni güç kompozisyonu ile ortaya çıkan Türkiye İsrail ve Türkiye Suudi Arabistan komşuluğu ve gelecekteki savaşa dönüşecek rekabetleri bu bağlamda görülmelidir. İran Suriye'nin katbekat üzerinde bir güç yapısalıdır. Özetle sadece Suriye savaşıyla mukayese edilirse, İran Savaşının çok daha uzun süreceği anlaşılabilir.
Savaşın Süresini Belirleyen Güçlü Nedenler
Ancak, savaşın süresini belirleyecek daha farklı ve güçlü nedenler vardır. Bunların başında gelen savaşın sebebidir. Savaşın sebebine ilişkin olarak en kolay söylenen neden İsrail’in bölgesel saldırgan stratejisidir. Ancak, bunun tek başına yeterli olmadığı açıktır. Amerika gibi bir süper güç salt İsrail’in isteğiyle böylesi bir savaşa başlama kararı almaz ve alamaz. Şu anda Amerikan müesses nizamının temsilcilerini Yahudi karşıtı tutum ve söylemleri salt İsrail politikasının ve taleplerinin Amerika’yı savaşa sokmak hele hele savaşı büyüterek devam ettirmek için yeterli olmayacağını göstermektedir. Savaşın sebepsiz saldırganı Amerika daha ciddi bir varoluşsal sebeple İran’a saldırmış bulunmaktadır. Mesele içine girdiğimiz yeni dönemde küresel süper güç pozisyonunun devamının sağlanmasıdır. Bunun için de rakiplerinin özellikle yükselen Çin gücünün enerji hammaddesi kaynaklarına erişiminin kısıtlanması, küresel enerji kaynaklarının sadece ABD denetiminde olmasının sağlanmasıdır. Çin dalında kalan dünyanın süper güç şemsiyesi altında Çin kontrolünden çıkarılması, Amerika şemsiyesi altında yapılandırılmasıdır.
Küresel Sistemin Bilinçaltı
Amerika bir anlamda da 1968 yılında kurulan Roma Kulübünün ana ilkelerinden birini kendi lehine kullanmaktadır. Roma Kulübüne göre dünyadaki kaynaklar sınırlı ancak ihtiyaçlar sınırsızdı, bu yüzden dünyanın neresinde olursa olsun yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin yerel hükümetler tarafından israf edilmesine ve dolayısıyla sadece onların kararlarıyla bu zenginliklerin işletilmesine engel olunmalıydı. Şu anda Amerikan yönetici elitinin bilinçaltında biraz da bu vardır. Trump buna bir neden daha eklemiştir özellikle Grönland üzerinde hak talep ederken “Grönland’ı siz koruyamazsınız!
Ticaret Güzergahları Savaşları
Sadece enerji kaynakları mıdır saldırma nedeni? Bilindiği üzere Roma Kulübünün kurulduğu dönemde hele hele 19. ve 20. yüzyıllarda stratejik noktalar, geçitler, boğazlar, vs önemliydi. 21. Yüzyılda ise ticaret güzergahları ve pazar alanları önem kazanmış durumdadır. İran geleneksel ipek yolu güzergahında sahip olduğu önemi bugün de korumaktadır. Amerika Ortadoğu'da Suriye Devleti ve sistemini tasfiye ederek Akdeniz’e erişimi kendinin ve Batılı ülkelerinin inhisarına almıştır. Bölgede tasfiye edilen diğer sistem ise Irak’tır ki, Suriye’den en aşağı 25 yıl önce tasfiye edilmiştir. Böylelikle Çin’in Tek Kuşak Tek Yol Projesinin bölgedeki önü kesilmiş durumdadır. Ermenistan’ın ehlileştirilmesi hatta Azerbaycan karşısında zayıf bırakılarak anlaşmaya mecbur edilmesinin Azerbaycan ve Ermenistan ile doğrudan ilgisi yoktur, Kafkasya’da Çin’in Tek Kuşak Tek Yol Projesinin önünün kesilmesiyle ilgisi vardır. Şimdi de bölgede Çin’in önemli bir hammadde kaynağı ve güzergah kardeşliğine sahip İran’ın tasfiyesine başlanmıştır. Buna İran’ın tasfiye süreci diyeceğiz. Çünkü İran’ın tek hamlede tasfiye edilemeyeceğini Trump bile biliyor olmalıdır. Amerikan müesses nizamı (Establishment) hayli hayli bunu bilir.
Tabi ki Çin’in Tek Kuşak Tek Yol Projesinin bölgede önünün kesilmesinin bütünsellik içinde görülmesine de değinmek lazımdır. Şöyle ki, Ortadoğu’da zengin Körfez ülkeleri, S. Arabistan ABD’nin politikaları ile büyük oranda uyumludurlar. Keza Türkiye ve Mısır da ABD ile ciddi ve bağlayıcı eşitsiz bir ittifak içine girmiş durumdadırlar. Balkan ülkeleri ise büyük ölçüde Amerika’nın stratejik ve taktik üsleri haline gelmiş durumdadırlar. Kuzeyde ise Kafkasya ile bağlantılı olarak Ukrayna Savaşı Tek Kuşak Projesinin engellerinden birini oluşturmaktadır.
Savaşın Faydalı Sonuçlarının Tezat Doğası
Genel kapsamda Bölgedeki dar kapsamda ise İran’daki savaşın bölge büyük ölçüde Çin’e kapanıncaya kadar devam etmesi planlanmıştır. Bu hedeften geri dönülmesi bugünün şartlarında mümkün görülmemektedir. Eğer ABD İran lehine bir anlaşma ile bölgeden ayrılırsa Süper Güç pozisyonu ciddi darbe alacaktır. Eğer İran tamamen teslim olursa bu Çin için ciddi bir pozisyon ve kaynak kaybıdır. Arada kısa fasılalar olacak olmakla birlikte bölgedeki savaş genişleyerek, yeni ittifak sistemlerini üreterek devam edecektir. Devasa Askeri Ve İstihbari Kompleksin Çıkarları İran Savaşının devamını sağlayacak diğer bir durum ise Amerikan Savunma Endüstrisi kompleksinin silah ve silah sistemleri üretimine hız vermiş olmasıdır. Bu üretim faaliyetinin devamı için sadece İran savaşına değil, daha çoklu taraf savaşlarına ihtiyaç duyacaktır. Basında bazı kıymetli yorumcu ve uzmanların ifade ettiği Amerikan savaş ürünü stoklarının tükendiği yolundaki değerlendirmelerine katılamıyorum. Zira ABD’nin küresel büyük savaş tecrübesi olan bir güç olduğunu unutmamak gerekir. Dolayısıyla Amerika savaşı başlattığı için silah sistemleri ve savaş platformları üretimine hız vermiş değildir. Aksine silah sistemleri ve platformları üretimini artırmayı planladığı için savaş politikalarına yönelmiş durumdadır. Hatta Çin ve Çin’de mevzilenmiş Amerika karşıtı küresel şirketleri dünya sistemi içinde kendi yörüngesine çekmek için olağan yollar dışındaki rekabet ve regülasyon araçlarına yani kaba kuvvet ve silah gücüne başvurmuş durumdadır.
Şunu da ifade etmek gerekir ki bu devasa kompleks küresel finans kurumları ve bilimsel kuruluşların en güçlü ortağıdır, paydaşıdır. Savaş Ekonomik Paradigmanın Askeri Araçlarla Devamıdır
Dev silah endüstrisini ekonomik paradigmanın dalında düşünmek de hata olur. Clausewitz'in meşhur ilkesini ekonomik açıdan okumayı deneyelim. Clausewitz “Savaş politikanın askeri yollar ve araçlarla devamıdır” demekteydi. Günümüzde ise “Savaşın ekonomik çatışmanın askeri yollar ve araçlarla devamıdır” diyebiliriz. Bugün savaşlar askeri faaliyet olmalarının yanı sıra hatta daha da fazlası ekonomik faaliyettir. Orduların büyüklük ve etkinliği anlamaya çalışırken orduların mali büyüklüklerini, lojistik imkanlarını, savaşı ettirirken asil planda savaşın finansmanını hayati seviyede düşünmek zorundayız.
Nathan Rothschild’in meşhur sözünü hatırlayalım: “Biz parayla savaş yaparız, biz parayla barış yaparız. ” BlackRock kurucularından ve CEO’su Larry Fink’in geçtiğimiz hafta ülkemize yaptığı ziyaret bu anlamda son yılların en kritik ve en önemli ziyaretidir demek mümkündür.
Unutmayalım ki, bu çok uluslu varlık yönetimi şirketi kurulduktan (1988) hemen sonra SSCB dağılmış (dağıtılmış), dünya ekonomik sistemi yeni bir düzene kavuşturulmuş, küresel kültür dalgaları güçlenmiş, dünyanın değerli hammadde kaynaklarının bulunduğu ülkelere (Irak operasyonu gibi) askeri operasyonlar başlatılmıştır. Bu ziyareti medyamızda yer aldığının ötesinde ve arka planında incelemek elzemdir.
Ancak, sadece bu başlık çerçevesinde diyebilirim ki, bu ziyaretin arka planı savaşa ekonomik paradigmanın müdahalesidir, savaşın öncesinde var olan ekonomik önceliklerin savaş sonrası hayatiyetinin devam ettirilmesidir. Küresel ekonomi ve finans güçlerinin aldığı ciddi bir inisiyatiftir.
Çin’in Henüz Düzen Kurucu Olmaya Yeterli Olmaması Çin’in Japon saldırganlığına karşı büyük bir savunma savaşı tecrübesi vardır. Ancak, kıta dışı askeri harekatlar ve savaş tecrübesi yoktur. Savunma savaşları ile küresel coğrafyanın uzak köşelerinde saldırı savaşları yapmanın arasında ciddi bir fark vardır. Çin bu farkı şimdilik bu farkı aktörlere (Pakistan, İran, Afrika’da bazı ülkeler, vb) silah ve gözetim sistemleri satarak kapatmaya ve askeri gücünü küresel planda işlevselleştirmeye çalışmaktadır. Bunda da başarılı olmaktadır. Ancak, bu başarının henüz Çin’i askeri anlamda belirleyici bir küresel süper güç yapmaya yetmediği açıktır.
Sonuç olarak, bugüne kadar insanlığın kazandığı uluslararası teamüllere, insani değerlere aykırı bir şekilde başlatılan İran Savaşının yukarıda saydığım konularda bir nihai sonuca varıncaya kadar devam edeceği açıktır. Dolayısıyla bütün hesaplarımızı ve planlamalarımızı uzun sürecek bir küresel savaşa göre doğru bir şekilde yapmamızda yarar vardır. Palyatif tedbirlerden, göstermelik adımlardan, dar politikalardan, ikili ve ikircikli tutumlardan, vb kaçınmak gerekmektedir.
Savaş Çin’i Süper Güç Yapmaya Yeter mi?
Yukarıda sunduğum çerçeve dahilinde bu henüz o derece mutlak sonuç doğuracak bir savaş süreci değildir. Mutlak kararlar alabilen süper güçlerin ortaya çıkması için 20. yüzyılın başından itibaren küresel çapta büyük savaş süreçlerinin icra edilmesi gerekmektedir. Günümüzün şartları tarihteki Hollanda- İngiltere, İngiltere- Fransa, Amerikan Bağımsızlık Savaşı, Amerikan İç Savaşı, 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı şartlarından daha fazla küresel çapta, mikro damarlara kadar inecek, daha sofistike ve çok disiplinli bir küresel savaşın şartlarını taşımaktadır. Bu savaşı Çin henüz tek başına verebilecek durumda değildir. Çin ittifak sistemi ise askeri ortak politika, harekatları, planlamaları içerecek derecede hiyerarşik, katı ve etkili değildir.
Savaş Amerikan Gücünü Mutlak Seviyeye Çıkarır mı?
Bu savaş mevcut Amerikan sistemi içinde ve dünya sisteminde derin değişiklikler yaratacaktır. Ancak bu değişiklikler Amerikan Gücünü mutlak seviyeye çıkaracak demek mümkün değildir. Daha ziyade sistem içinde ciddi değişiklikler ve dönüşümler olacaktır. Bunların en başta geleni Amerika dönüşecektir. Amerikan sistemi içinde emareleri görülen Evanjelik Yapı ile Amerikan Ulusçu Müesses Nizam yapısı arasındaki ayrışma daha da şiddetlenecektir. Ancak bu bazılarının ileri sürdüğü gibi bir Amerikan İç Savaşına yol açmayacaktır. Amerika’daki bu güç unsurlarının ve yardımcı güç unsurlarının yeni bir dengeye gelmesini sağlayacaktır. İşte bu yeni dengede şimdiki güçlerin hiçbiri önceki mutlak güçlerine sahip olmayacaklardır. Belki sisteme yeni güç unsurları dahil olacaktır. Zira Amerikan Gücünü devam ettirmek isteyen ulusçu Amerikan müesses nizamı sisteme bir gençlik aşısı yapmanın zorunluluğunu görmektedirler. Bu da sisteme yeni unsurların bir şekilde dahil edilmesidir.
Amerika dönüşürken dünyadaki diğer güçler de dönüşecektir. Bugün özellikle Avrupa’da ve Japonya’da görülen yeni yönelimler bu dönüşümlerin emareleridir. Ancak, bu dönüşümler söz konusu güçlerin karar vericileri tarafından doğru da yönetilebilirler yanlış da yönetilebilirler. Mesela Japonya’nın saldırgan bir militarizme yönelmesini ben yanlış yönetim olarak değerlendiriyorum. Keza Almanya’nın salt Germanik reflekslere kapılmasını da aynı tarzda değerlendiriyorum.
Sonuç olarak bu savaştan konvansiyonel anlamda Amerika mutlak bir galibiyetle çıkmayacaktır. Dolayısıyla mutlak bir süper güç pozisyonuna da erişemeyecektir. Ancak, gücünü dönüşerek koruyacaktır. Bu dönüşüm Amerika’yı olduğu kadar dünyayı da etkileyecektir.
Savaş Amerikan İttifak Sistemini Parçalıyor mu?
Trump’ın spesifik karakteri ve aldığı radikal inisiyatifler nedeniyle bizatihi Amerikan gücü içinde ve geleneksel Batı ittifak sisteminde derin çatlaklar oluştuğu gözlenmekte, ileri sürülmektedir. Trump’ın sistemin başına oturması olayının bir gerekçesi de Amerikan gücünün izah keyfiyetinden uzak olan bazı küresel icraatı için Trump gibi hesap sorulmayacak bir akıldışı figürün varlığına duyulan ihtiyaçtır demiştim. Bu görüş hala varlığını devam ettirmektedir.
Ancak, ittifakların somut olgulara dayandırılması gerekliliğini dikkate aldığımızda başka bir tablo ile karşılaşmaktayız. Mesela Amerika’nın üs taleplerine tam bir müttefik davranışıyla karşılık vermiyor görünen İngiltere ve Fransa’nın tutumuna dikkat edelim. Amerika ve İsrail Güneyde doğrudan İran'a dolaylı olarak da Çin'e saldırırken; Kuzeyde de Rusya’ya karşı İngiltere ve Fransa Ukrayna Cephesi üzerinden bir savaş yürütmektedirler. Bu savaştan dolayı Rusya İran savaşı nedeniyle azalan petrol ve doğalgaz arz sorunundan beklendiği kadar yararlanamamaktadır. İngiltere’nin Rusya’ya karşı yürüttüğü diğer bir baskı politikası da Baltık ve Kuzey Denizi bölgesinden icra edilmektedir. Bu bölgede İngiltere’nin genel koordine ve komutasında yürütülen NATO harekatları bizim iç kamuoyunda yeterli ilgiyi görmemesi normaldir. Ancak, Kuzey jeopolitik rekabeti ve gerilimi açısından söz konusu bu harekatlar ve manevralar son derece önemlidir.
Amerika İttifak Sisteminde İsrali’i Siler mi?
Bu bağlamda diğer bir soru da İsrail’in müttefik pozisyonuna ve Amerika’daki Evanjelik ve Yahudi unsuruna ilişkindir. Bazen Amerika’nın İsrail’i sileceği gibi ihtimaller de tartışılmaktadır. ABD’nin İsrail’e olan ihtiyacı ve ortaklığı tahminlerimizin ötesindedir. Belki İran Savaşının etkisiyle orta vadede İsrail’in küçültülmesi söz konusu olabilir. Ancak, Amerika tarafından tamamen ortadan kaldırılması ya da Ortadoğu politikalarında yok hükmünde bir düzeye getirilmesi mümkün görünmemektedir. Kaldı ki, İsrail’in ortadan kaldırılması için bir Batılı gücün değil, İslam dünyasından bir gücün küresel planda operasyonel olması icap eder. Bu ise hayal bile edilebilen bir ihtimal değildir ne yazık ki. Bu konu incitici olabileceğinden bu kadarla yetiniyorum.
Amerikan politikasını eleştiren bazı müttefik güçlerin bile Amerika'nın askeri harekatlarını zorlaştırıcı bir tutumları yoktur. Bazıları ise örtülü, yani haklarından gizli desteklerini sunmaktadırlar. Bazı bölge ülkeleri ise İran'a karşı ABD ve İsrail kadar şahin bir tutum içindedirler (Suudi Arabistan gibi)…İran Savaşı Salt İran Savaşı mıdır? Küresel askeri, siyasi, ekonomik güçlerin monopol haline geldiği dünyamızda yerel savaşların istisnaları olabilir ancak bölgesel savaşların küresel güç dengeleri ile ilişkili olduğunu apriori kabul etmemiz doğru olacaktır. Mesela Ukrayna Savaşını sadece Ukrayna ve Rusya savaşı olarak görmek eksik bir bakış açısı olacaktır.
İran Savaşı tam da bu konunun ikonik örneğidir. Bu zamanın tarihini yazacak tarihçiler muhtemelen yakın gelecekte bize daha kapsamlı bir harita sunacaklardır. Ancak, ben bugün eksik de olsa görebildiklerimi, anlayabildiklerimi paylaşmak istiyorum.
Küresel güçlerin savaşlarının küçük kıvılcımlardan çıktığını düşünmek ne şaşılacak bir naiflik! Küçük güçlerin savaşları büyük savaşın çevresel etkileri ve düzenlemesi küçük mahiyettedir. Büyük güçlerin savaşlarında ise çevresel düzenlemeler, sonuçlar, vb savaşın kendinden bile önemli olabilirler. Tabi ki savaşın ifade edilmeyen nedenleri de ifade edilenlerden mukayese edilmeyecek ölçüde önemli nedenlerdir. Genellikle bu savaşlar sonucunda sadece savaşan ülkelerin değil çevresel güçlerin de haritaları değişir, güç kaymaları ve dengeleri ortaya çıkar, vb. Her iki büyük küresel savaş sonra sadece mağlupların ve galiplerin değil savaşta etkisiz veya nötr kalanların da haritaları değişmişti. Amerika’nın Irak’a müdahalesi ile de Avrupa’da Almanya Uzakdoğu’da ise Japonya 90’lı yıllara doğru yakaladıkları ekonomik ivmeyi petrol tedarikinde yaşanan maliyet artışlarından dolayı yavaşlatmışlardı. Halihazırda süren İran Savaşının başta saldırgan ABD ve İsrail’in ve saldırıya uğrayan İran’ın yanında başka birçok ülkeyi de etkileyeceği görülmektedir.
Bunun en bariz emarelerinden biri 2. Dünya Savaşında olduğu gibi savaşın tarafı olmayan bazı ülkelerin topraklarına müttefik ordularının yerleştirilmesi gibi bazı stratejik noktalara NATO veya Amerikan birliklerinin, füze sistemlerinin, vb konuşlandırılmasıdır.
İran Savaşının küresel ve bölgesel etkilerini değerlendirirken ilk başta söyleyebileceğimiz tespit, bu savaşın Amerika’yı dönüştüreceği gerçeğidir. Bu savaş vesilesiyle veya bu savaş üzerinden Amerika’da iç güç odakları arasında yaşanan güç mücadelesi basına da yansımış durumdadır. Dolayısıyla ilk başta söylememiz gereken İran Savaşının salt İran savaşı olmayıp, başta Amerika’nın kendi iç savaşı olduğudur. En azından, sonuçları itibarıyla savaş Amerika’nın da kendi iç savaşıdır. Trump’ın itidal eksikliği ve ihmaliyle yapılan manevraların ve yaşanan kargaşanın içinde her güç odağı kendi savaşını vermekte, kendi hesabını görmektedir. Savaşın alacağı şekle göre savaşın sonuçları önce Amerika’da sonra da silsilesiyle diğer dünya ülkelerinde yapısal etkiler yaratacaktır. Yine savaşın alacağı şekle göre İran da dönüşecektir. Savaş bugün bitmiş olsa bile İran’ın alt yapı restorasyonu ve yeniden inşası yıllar alacak bir devasa iştir.
Savaşın saldırgan tarafı Amerika, içindeki her güç unsuruyla kendi savaş sonrası düzenlemeleri için bir plan ve stratejik yaklaşım içindedir. Amerika artık eski Amerika olmayacaktır. Büyük ihtimalle Amerika içinde savaş sonrası bir tasfiye yapılacaktır. Eğer Amerika yaşamını uzatmak istiyorsa savaş sonrası içini temizleme ve yeni bir gençlik aşısı yaptırma gibi sıradışı yolları denemek zorundadır. Büyük Britanya İmparatorluğunun uzun yaşamını sağlamak amacıyla benimsemiş olduğu yöntemlerin çağımıza uygun ve adapte edilmiş şekilde yeniden kurgulanması bir yol olabilir. Ancak, aynı yoldan iki defa geçilmesi zor da olabilir. Zira artık, dünyada daha çevik ve akıllı güçler de vardır. Her halükarda bir yeni paylaşım ve yeni oluşum şarttır. Bunu çerçevesini ve geleceğini Trump sonrası restorasyon belirleyecektir.
İran Savaşının Parçası Olarak Konumlandırılan Türkiye
İran Savaşının salt İran Savaşı olmadığının önemli bir delili de Türkiye özelinde yaşadıklarımızdır. Bu konuda, mümkün olduğunca sadece yorumsuz bir resim paylaşmaya çalışacağım. Türkiye İran Savaşında mümkün olduğunca tarafsız kalmaya gayret etmektedir. Diğer yandan savaşın ve taraf güçlerin zorlamasıyla da karşı karşıya kalmaktadır. Bu zorlamaların mahiyeti ve formlarını değerli okurlarımıza bırakıyorum. Bu mahiyet ve formu çeşitlilik arz eden zorlamalar karşısında bazen şartlar gereği bazen de rıza ile bazı inisiyatifler geliştirilmektedir. Bunlara dair başka bir yazı kaleme alınabilir. Bu yazının çerçevesinde Türkiye üzerinde İran Savaşının etkileriyle veya bu savaş bahanesiyle icra edilen bazı kararları duralamak istiyorum. Bunlardan ilki Türkiye tarafsız kalmaya çalmışsa da topraklarımız üzerindeki NATO radarları çalışmaya devam etmektedir. Hatta ülkemizin sonlarına yakın bölgelerde NATO radarları tarafından tespit edilen bazı İran füzeleri bizzat NATO füzeleri ile düşürülmüşlerdir. Milli Savunma Bakanımız NATO hava savunma füzeleri ile S-400 hava savunma füzeleri kullanımında reaksiyon süresinin farklı olduğunu, yani NATO radarlarıyla entegre hava savunma füzelerinin daha erken reaksiyon gösterdiğini ifade etmiştir. İran Savaşıyla ilgisiz olduğu ifade edilen, çok uluslu bir NATO kolordusunun Güney bölgemizde kurulmasına ve kolordunun kuruluşu sırasında da Adana merkezli 6. Kolordumuz tarafından ihtiyaçlarının karşılanmasına karar verildiği başında yer almıştır. Konuyla ilgilenen uzmanların hatırlayacağı gibi geçmişte bazı askeri üst düzey yetkililer tarafından çokuluslu NATO kolordusunun etkin olacağı görev sahası için NATO'dan mümkün olduğunca bağımsız bir ordu yapının kurulması önerilmiştir.
Bunlara ilaveten, MSB’nin 24 Mart tarihli “Anadolu Kavağı/Beykoz’da konuşlanması planlı Deniz Unsur Komutanlığına” ilişkin Basın açıklamasında şu bilgilere yer verilmiştir: “(Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre Fague (Fransa) ve Komutan Yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles Bell (Birleşik Krallık) ile beraberindeki heyet tarafından, Anadolu Kavağı/Beykoz’da konuşlanması planlı Deniz Unsur Komutanlığına ziyaret gerçekleştirildi. Ziyarete, İstanbul Boğaz Komutanı Tuğamiral Özgür Erken ve Mayın Filosu Komutanı Tuğamiral Birol Orak ile Deniz Unsur Komutanlığı personeli de katıldı.” 26 Mart 2026 tarihinde ise bir Türk şirketine ait ham petrol tankeri Ukrayna tarafından gerçekleştirildiği başında yer alan hem İDA hem de SİHA tarafından vurulmuştur. Bu durumda, her iki müşterek NATO ordu birimlerinin konuşlanacağı bölgelerde ya İran füzeleri ya da Ukrayna İDA ve İHA’ları tarafından aksiyonlar gözlemlenmiştir. Hatta bu tarihlerden daha önce Karadeniz üzerinden ülkemize keşif İHA’larının giriş yaptığı görülmüştür. Bunlardan birisi İspanyadaki NATO radarları tarafından makamlarımıza bildirilmiş, uçaklarımız tarafından Elmadağ yakınlarında düşürülmüştür. Diğer ikisi ise Kocaeli ve Balıkesir’de düşmüş şekilde yerde bulunmuşlar ve yetkili makamlara bildirilmişlerdir. NATO birlik ve unsurlarının füze atılan/ ya da düşürülen bölgeler ile güncel Ortadoğu olaylarına komşu bölgelerde kurulması şeyanı dikkattir.
Bu gelişmeler üzerine dikkat çekici diğer bir olay ise 14 Trilyon dolarlık fonun yöneticisi BlackRock Kurucularından CEO’su Larry Fink’in Türkiye ziyaretidir. Ziyaret sonrası kısa bir basın açıklaması yapılmıştır.
Son olarak, ABD’nin Ankara büyükelçisi ve (gayr-ı resmî) Ortadoğu Temsilcisi Thomas Barrack’ın Atlantic Council ile Suriye Amerika İş Konseyinde yaptığı sunumda Hürmüz ve Kızıldeniz’e alternatif rota bulunmalı dedikten sonra Suriye’nin alternatif bir rota oluşturabileceğini söylemiş; Dört Deniz Projesini (Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi, Basra Körfezi) hatırlatmıştır. Dört Deniz Projesi dönemin Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 2009 yılında Suriye’ye yaptığı ziyarette Beşar Esad ile yaptığı görüşmede gündeme getirilmiştir. A. Gül Beşar Esad’a “Suriye, Türkiye, İran ve Irak’ın çevresindeki dört denizi birbirine bağlayarak küresel bir ticaret merkezi haline getirme” önerisinde bulunmuştur. O tarihte projenin içinde İran zikredilmekteyken İsrail bulunmuyordu. Ancak, bugün İran “öz yönetimiyle” artık projenin içinde değildir, sadece kaynaklarıyla vardır. O tarihte İsrail projede yoktur, ama halihazırda İsrail hem Suriye'de hem de Projede güçlü bir şekilde vardır. Enerji arz ve tedarik sistemi merkezinde kurgulanan Proje ile o dönemde özellikle Avrupa’ya güvenli ve rantabl şekilde doğalgaz ve petrol arzının sağlanması amaçlanmaktaydı. Bu amaç bugün de aynıdır. Ayrıca Projenin Hindistan İsrail Avrupa ticaret yoluyla da bir ilişkisi vardır. Thomas Barrack “En zor aşamayı, yani jeopolitik uzlaşılar dönemini geride bıraktık. Yaptırımların büyük bölümü kaldırıldı. Suriye Merkez Bankası yeniden denklemde yerini aldı” ifadesinde bulunmuştur.
Bugün bu projenin sistem, güvenlik, finansman gibi somut adımlarının emarelerini görmekteyiz. Bu projeyi Türkiye’yi merkeze alarak bizi şahlandıran bir proje olarak gören refiklerimiz de vardır. Ancak bu durumun Türkiye’ye getirileri ve riskleri üzerine ciddiyetle düşünmek gerekir. Özellikle Türkiye’nin siyasi bağımsızlığı, Karadeniz dengesi ve Boğazlar rejiminin korunması, aksi durumda Türkiye aleyhine oluşabilecek bölgesel ve küresel riskler, küresel sermayenin vahşi yöntemlerine teslim olma, içinde olmak istemediğimiz savaşlara sürüklenme, Türkiye'nin bir cephe ülkesine dönüşmesi gibi riskler üzerinde düşünmekte yarar vardır.
Sonuç Yerine
Konumuz olan İran Savaş sürecine tekrar dönecek olursak yukarıda saydığımız nedenlerle savaş amaçlarını tam ortaya çıkarıncaya kadar devam etme riskini içermektedir. Bu risk endojen (Bünyevi) niteliğe sahiptir. Yukarıda saydığımız Amerika’nın küresel çıkarlarını gerçekleştirinceye kadar da ABD tarafından tırmandırılacaktır. Savaşa dair küresel medyada yer alan yoğun haberler ile bu tırmandırmanın sosyolojik boyutu hazırlanmaktadır. Savaşı süreç haline getiren, ekonomik bir kazanç olarak kabulünü temin eden Batılı aklın sadece Suriye ve Türkiye üzerindeki plan ve projelerini ve insiyatiflerini kısa örnekler olarak verdik. Allah’tan eşyanın hakikatinin künhüne vakıf olmayı diliyor ve niyaz ediyorum.
Yorumlar1