Her gün bir başka Trump mı?
- GİRİŞ16.04.2026 08:46
- GÜNCELLEME16.04.2026 08:46
Trump’ı, Amerikan siyasal sisteminde artan kutuplaşmanın ve kurumsal gerilimlerin bir semptomu olarak görenlerin sayısı her geçen gün artıyor.
Ancak Turmap’ı hatalarıyla ya da tartışmalarıyla anlamaya çalışmak, her an birbiriyle çelişen veya çelişmeye hazır mesajlarıyla, demeçleriyle değerlendirmeye uğraşmak yüzeyde kalmak olur... Zatı muhterem belirli bir ideolojinin temsilcisi olmaktan çok, bir zihniyet biçiminin siyaset sahnesine taşınmış hali gibi.
Bu zihniyetin temelinde ise karmaşık olanı basitleştirme, basit olanı zorlaştırma, kolay olanı imkânsızlaştırma, kurumsal olanı kişiselleştirme, kişisel olanı kurumsallaştırma ve uzun vadeli olanı anlık kazançlara feda etme eğilimi yatıyor.
Trump siyasi pratiğinde ilk göze çarpan şey, tutarsızlığın bir zafiyet değil, adeta bir yöntem haline gelmiş olmasıdır.
Aynı konuda birbirini dışlayan açıklamalar yapabilmesi, çoğu zaman bir çelişki olarak değil, “esneklik” olarak sunulmaya çalışılsa da artık kimse itibar etmemeye başladı. Bu hali karar alma süreçlerinde ilkesel bir çerçevenin veya büyük bir hazırlığın bulunmadığını gösteriyor.
Bu akışın en görünür olduğu alanlardan biri ticaret politikası. Trump’ın gümrük vergileri üzerinden yürüttüğü ekonomik yaklaşım, ilk bakışta “yerli üretimi koruma” söylemiyle meşrulaştırıldı. Ancak uygulamada bu politika, küresel ticaret dengelerini zorlayan, müttefiklerle dahi ekonomik gerilimler yaratan bir çizgiye dönüştü. Çin ile girilen ticaret savaşları bunun en belirgin örneği. Ancak mesele Çin’le sınırlı kalmadı. Kanada ve Avrupa’daki müttefiklere yönelik ek vergiler, ekonomik rasyonaliteden çok politik mesaj kaygısı taşıyan hamleler olarak değerlendirildi. Sonuçta ortaya çıkan tablo, kısa vadeli kazanımlar ile uzun vadeli güvensizlik arasında sıkışmış bir ekonomik politika...
Bu ekonomik girişim, göç ve yabancı politikalarıyla birleştiğinde daha sert bir zemine oturdu. Trump’ın vize süreçlerini zorlaştıran, göçmen kabulünü sınırlayan ve belirli ülkelere yönelik yasaklar getiren yaklaşımı, güvenlik kaygılarıyla açıklanamayacak bir ton içeriyor. Meksika sınırına duvar örme ısrarı, bir güvenlik politikasının ötesinde sembolik bir dışlama pratiğiydi. Bu söylem zamanla, yabancılara yönelik genel bir şüphe ve mesafe üretmeye başladı. Bir devletin sınırlarını koruması başka bir şeydir; bunu sürekli bir kimlik meselesine dönüştürmesi bambaşka bir şeydir.
Trump’ın dili bu noktada belirleyici oldu. Göçmenleri suçla ilişkilendiren, yabancıları potansiyel tehdit olarak çerçeveleyen ve “biz” ile “onlar” arasındaki çizgiyi sürekli kalınlaştıran bir retorik, kısa vadede politik mobilizasyon sağladı. Bu durum uzun vadede toplumsal dokuyu zedeledi. Dışlayıcı, ötekileştirici, aşağılayıcı dil, iç politikayla birlikte dışarıdan bakıldığında Amerika’nın küresel imajını da dönüştürdü.
Dış politikadaki örnekler bu zihniyetin başka tezahürleridir. Nicolás Maduro’nun ve eşinin bir gece yarısı operasyonu ile kaçırılmasına varan Venezuela üzerine kurulan baskı politikası, rejim değişikliği söylemleriyle desteklendi; sonuçta ağzındaki baklayı çıkardı “Bu ülkenin petrolleri artık ABD’nin…”
İran’a karşı İsraille birlikte iki kez denenen, görünürde nükleer silaha erişimi engelleme amaçlı savaşın umulanı vermemesi, sürekli zafer anlatıları ile bezenmesine rağmen kamuoyunda karşılık bulmaması şimdi Trump’ı yeni bir kolay ulaşacağı “zafere” doğru sürüklüyor… Hedef Küba. Küba ile ilişkiler gergin. Söylemler sert.
Geçtiğimiz aylarda Trump’ın en yoğun dile getirdiği Grönland’ı satın alma fikri ve hatta baskısı netice vermedi. Burada AB ve NATO desteği umdu, bulamadı. Bu tavrı uluslararası ilişkileri neredeyse ticari bir pazarlık düzeyine indirgeyen bir zihniyetin sembolü haline geldi. Aynı şekilde Panama Kanalı üzerindeki kontrol imaları, tarihsel ve hukuki gerçeklikten kopuk bir güç tahayyülünü yansıttı.
Katil, soykırımcı Benjamin Netanyahu ve çetesi ile kurulan yakın ilişki, ABD’nin Orta Doğu politikasını dar bir eksene sıkıştırdı. İran’a yönelik saldırılar ise bu daralmanın en somut sonucudur. Yüksek sesli söylemler, sert yaptırımlar ve belirsiz hedefler. Bu üçlü yapı, strateji üretmekten çok gerilim üretmeye yaradı.
Donald Trump’ın İran’a karşı tavırları nedeniyle farklı ülkelere yönelik art arda sıralanan sert ve tehditkâr söylemleri, uluslararası ilişkiler literatüründe “zorlayıcı diplomasi” ile “retorik popülizm” arasında konumlanan problemli bir dil pratiğine işaret ediyor. İspanya’dan İngiltere’ye, Fransa’dan Çin’e uzanan bu dağınık hedef listesi, stratejik tutarlılıktan ziyade anlık güç projeksiyonu ve iç politikaya dönük mobilizasyon amacı taşıyor gibi görünüyor.
Klasik caydırıcılık teorisi, tehditlerin inandırıcılığı için hem kapasite hem de niyet açısından tutarlı bir çerçeve gerektirir. Bu bağlamda özellikle Iran üzerinden kurulan “bir saat içinde yok etme, taş devrine döndürme, bir medeniyeti ortadan kaldırma” türü ifadeler jeopolitik, jeostratejik, askeri gerçeklikten kopuk abartılı bir söylem ve bölgesel gerilimleri tırmandırma potansiyeli taşıyan bir şantaj retoriği olarak okunabilir. Nitekim İran örneği, devletler arası güç dengelerinin çok katmanlı doğasını (asimetrik kapasite, vekil aktörler, jeopolitik ittifaklar) göz ardı eden bu yaklaşımın ne kadar indirgemeci olduğunu gösterir.
Keza, Hürmüz başarısızlığına ortaklığı kabul etmeyen, NATO’nun kullanılmasına yönelik teklifleri duymazdan gelen, İsrail saldırganlığına itiraz edenlere yönelttiği sert çıkışlar zikrettiğimiz diplomatik sınırları zorlayan bir üslup ve tehdit -şantaj dilinin sistematik biçimde kullanıldığı bir retorik örüntüsü sunuyor.
“İspanya bedel ödeyecek”, “İngiltere’nin başı belaya girecek” ya da “Fransa sırada” gibi ifadeler, klasik diplomatik söylemde yer bulamayacak ölçüde doğrudan ve cezalandırıcı bir ton taşırken “Küba kırılgan bir devlet” ve “Çin sorunlarla karşılaşacak” gibi cümleler ise üstü örtük tehditler aracılığıyla güç gösterisi yapma amacını yansıtıyor. Bu dilin en çarpıcı örneklerinden biri ise “İran İtalya’yı 1 saatte yok eder” ifadesidir. Bu tür söylemler küresel güvenlik dengelerini basitleştiren ve korku üzerinden etki elde etmeyi hedefleyen bir şantaj retoriği olarak değerlendirilebilir.
Uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında, bu tarz çıkışlar kısa vadede iç politikada mobilizasyon sağlayabilir, uzun vadede ise devletler arası güveni aşındıran, müzakere zeminini daraltan ve krizlerin daha öngörülemez hale gelmesine yol açan bir iletişim biçimi olarak ciddi eleştirilere açıktır.
Tüm bu örnekler bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo “tutarsızlıkta” tutarlılık olarak belirginleşmektedir. Ortada tekrar eden bir kalıp var, kurumsal süreçleri kişisel reflekslerle ikame etmek ve her durumu bir güç gösterisine dönüştürmek.
Yine Jeffrey Epstein bağlantıları, yolsuzluk iddiaları ve çıkar çatışması tartışmaları da Trump siyasetini sürekli bir “şüphe alanı” içinde tutan önemli bir başka başlık…
Netice itibariyle, Trump klasik anlamda “başarılı” ya da “başarısız” gibi kategorilerle değerlendirilebilecek biri değil. O, daha çok sistemin sınırlarını zorlayan, bu sınırların nerede kırılabileceğini gösteren biridir. Mamafih döneminde ortaya çıkan maliyetler kurumsal aşınma, toplumsal bölünme, uluslararası güvensizlik olarak siyasal mirasının ayrılmaz bir parçası olarak kalacaktır.
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol