Çin Ziyaretinin Açık Göstergeleri
- GİRİŞ18.05.2026 09:02
- GÜNCELLEME18.05.2026 09:45
Amerikan Devlet Başkanı Donald Trump’ın 14- 16 Mayıs tarihleri arasındaki Çin ziyareti
dünyanın Uzak Doğusundaki tam sonuçlanmayan bir “Olimpos Zirvesi” olarak tarihteki yerini aldı. Aslında yazının başlığını daha gizemli kelimelerden seçmek mümkündü. Ancak, günümüzün teknolojik imkanları ile artık uzaklık ve gizemin, güç ve çatışmanın adeta röntgen filmini çıkartmanın mümkün hale gelmesi bu ziyaretin sembolik anlamlarını
çözmekten ziyade rasyonel analizler ve seküler yorumlarla anlaşılmasını önemli kılmıştır.

Şu halde beklenen soruyu soralım: Çin ziyaretinde ne oldu? Bu ziyaret ne anlama geliyor? Nasıl cereyan etti? Ne gibi sonuçlar doğurdu? Bir Batılı yorumcu “Mar-a-Lago’nun kibirli adamı Çin İmparatorunu etkilemek istiyordu” diyerek yazısının şifrelerini veriyordu (Alain Frachon; Le Monde gazetesi; 14 Mayıs 2016). Mar-a-Lago bilindiği üzere Trump’ın Florida’daki meşhur malikanesinin adıdır. Ülkelerin güç merkezleri anlatılırken ana semboller kullanılır. Bu da genelde ya başkent adları ya da başkentlerde başkanlık merkezlerinin olduğu yer isimleri veya bizatihi başkanlık saraylarının adıdır. Londra veya Vaşington ya da Pekin bir isimlendirmedir. Buckingham Sarayı, Downing Street İngiltere’deki güç odakları için “metonim” olarak kullanırlar. Mesela Downing Street İngiliz Başbakanı ve hükümetini ifade eder. Buckingham Sarayı da bir dönem İngiliz Kraliyet yönetiminin merkezidir.

“London City” İngiltere’deki finans merkezidir, finans imparatorluğunu ifade eder. Fransa’da “Matignon” bölgede konutu olmasından dolayı Fransa Başbakanı için kullanılır. Cumhurbaşkanının (Yarı Başkanlık sistemini hatırlatayım) Champ Élysée’ye yakın olan Élysée Sarayında oturmasından dolayı da Élysée Fransa Cumhurbaşkanının sembolüdür. Yorumcu baştan “Mar-a-Lago’nun kibirli adamı” diyerek Trump’ın son derece kişisel otoritesine vurgu yapmış, bu kişisel otoriteyi de kibirli vasfıyla kuvvetlendirmiştir. Bu yereldeki Trump imgesinin küresel plana taşmış halidir. Bu haliyle Trump Washington Dc. ’de idarenin başı ne de New York finans kapitalinin temsilcisidir; O Mar-a-Lago’nun kibirli adamıdır. Cümlenin devamında “Çin imparatorunu etkilemek istiyordu” ibaresi bulunmaktadır. Anlaşılan bu kibirli adamın ziyarette bulunduğu kişi “hem geleneksel hem de modern anlamda” Çin İmparatorudur. Bir kısım gelenekleri, kökenleri, tutumları itibariyle geleneksel bugün temsil ettiği modern Çin kurumları ve devasa güç yapısı itibarıyla da modern imparatordur. İşte bu kibirli adam Çin imparatorunu etkilemek istiyordu.
“Kibirli adam” tabiri aslında “büyüklük” değil “büyüklük taslayan zayıflık” anlamı içermektedir. Yoksa doğrudan “büyük adam” diyebilirdi. Nitekim “Çin İmparatorunu” etkilemek istiyordu derken “Sonuçta etkileyemedi” anlamını gizlemektedir. Gezinin normalde Mart Ayı sonunda planlanmıştı, Trump ve Xi Pekin’de bu tarihler arasında görüşeceklerdi. Ancak, görüşme öncesi Trump yönetimi Pekin'e eli güçlü gitmek istiyordu.
Venezuela Lideri Maduro’yu görece basit bir satın alma, delta force ekibi saldırısı, deniz kuşatması ve hava saldırısından mürekkep müşterek operasyon ile tasfiye ettikten sonra İran meselesini de benzeri bir kolaylıkla bir şekle getirip Çin ziyaretine öyle gitmeyi tasarlamışlardı. Tabi ki İran’ın Venezuela’dan çok farklı yönleri olduğunu unutmuş olmalılardı.
Bir kere İran Venezuela değildi. Halkı “Cortez katliamı” sonrası ortaya çıkmış bir halk değildi. Devlet gücü ve genetiği Batının algı ve anlayışından çok farklıydı. Vezirler şahlar feda edilmiş ama bir anda 32 farklı İran ortaya çıkmıştı; yani 32 bölge yönetimi müstakil savaş kararı alabilme ve yürütebilme yetkisi ile donatılmışlardı. Tek bir yönetimin ve komuta hiyerarşisinin olmayışı belki savaş şartlarında kullanılabilirdi. Ama Körfeze sevk edilen ABD Ordusunu generaller değil Trump İdaresinin TV sunucuları, aile fertleri, bazen de youtuberları, sosyal medya trolleri yönetiyorlardı. Sonuçta Trump en azından bir buçuk zaferin kudretiyle Xi ile görüşmek istiyordu. Sonuçta istediği gibi olmadı. Ekonomik ve siyasi etkisini henüz hissetmediği, düşmanlarını sendeletemediği bir zaferle ve Ortadoğu’da çizilmiş bir karizmayla Çin’e gidebildi. Xi’nin “Göğün Oğlu” ünvânı yerli yerinde duruyordu ama Trump artık Hollywood’un yenilmez süper kahramanı değildi.
Bu tür zirvelerin aslında hem zirve tarafları ülkelerdeki hem de dünyadaki diğer milletler için bir merak uyandırması beklenir. Nedense bu zirveyle ilgili büyük bir merak hissedilmedi.
Beklenti düzeyi düşük bir ziyaret idi. Trump gibi barok ihtirasları, tanrıları olan biri için ne hazin bir ve tezat bir kader! Beklentinin düşük olması elbette sadece magazin haberi değil. Geçmişte yapılan zirvelerin ve geçmişin süper güçleri arasındaki anlaşmaların içeriklerine bakarsak bu son zirvenin ciddi düzey kaybı yaşadığını görmek mümkün. Salt 1 ve Salt 2 antlaşmalarını hatırlayalım. Salt 1 Antlaşmasıyla (1972) stratejik nükleer silahların sınırlandırılması kabul edilmiştir; savunma füzeleri ve nükleer füzelerin sınırlandırılmasında karşılıklı anlaşmaya varılmıştır. Salt 2 Antlaşmasıyla (1979) nükleer başlık fırlatma araçlarının (füzelerin) sayısının 2.250 ile sınırlandırılması anlaşmalarını imzalayan ABD ve SSCB başkanları daha fazla bir beklenti yaratmışlardı ve daha etkili bir karizmaya sahiptiler. Her iki anlaşmanın içeriği son derece doluydu ve küresel barışa ve küresel düzenlemelere ilişkin konuları içermekteydi. Keza aynı içeriğe sahip olan Start 1 (1991) ve Start 2 (2010) Antlaşmaları da küresel batılılar ilgilendiren düzenlemelerden oluşmaktaydı. Mesela Start 1 tarihin en kapsamlı ve karmaşık nükleer silahların karşılıklı azaltılması görüşmelerini ve hükümlerini içermekteydi. Mayıs 14-15 tarihlerinde yapılan zirvenin ajandasına baktığımızda zayıf bir içerik ile karşılaşmaktayız. Aynı şekilde, bu zikredilen antlaşmaların alt çalışma grupları ve komitelerinin bugünkü benzerlerinden daha iyi yetişmiş ve daha fazla inisiyatif sahibi olduklarında şüphe yoktur. Bunun istisnası Çin olabilir, ancak orada da ÇKP’nin (Çin Komünist Partisi) hiyerarşik yapısı liderin arka planını ve karargahını görmemizi engellemektedir.
Sonuç olarak, artık müzakere konuları küresel konular değildir. ABD ve Çin arasındaki bazı sorunların müzakeresine matuftur. Keza antlaşma konularının alt müzakere grupları da yeterince donanımlı değildir. Özellikle de lider ile alt idari yapı arasındaki arayüz liderliği (Bu Amerika’da başkan seçimiyle yenilenen 10.000 kişilik kadroya ve özellikle de bu kadroların yönetim düzeyine tekabül etmektedir) son derece kifayetsizdir. Bu konular arasında Çin’den İran üzerine baskı yapmasının istenmesi, ABD’den Hürmüz blokajına son vermesi gibi konular vardır. Tarihinde nadir durumlarından biri olarak artık ABD’nin dayatmaları değil, talepleri söz konusudur. Ziyaret öncesi ABD Finans Bakanı Scott Bessent “Büyük miktarlarda Boeing siparişleri göreceğiz” diyerek ziyaretten beklentisini ifade etmiştir. Küresel bir güç için ne kadar da küçük bir beklenti ve dar bir perspektif değil mi? Diğer yandan kamuoyuna açıklanmayan ajanda da ise çok daha fazla sayıda Amerikan talebi olduğu açıktır. Ancak, Amerika’nın bu talep ve beklentilerinin küresel diplomasinin ve güç dengesinin ağırlığını taşımadığı açıktır. Özellikle Amerika tarafında Trump’ın kişisel ve yönetim zirvesinin yetersizliğinin kaynaklanan tarzından dolayı yetersizlik daha bariz görünmektedir.
Nitekim Çin’deki program boyunca bu yetersizlik hissedilmiştir. İlk liderler karşılaşması ve el sıkışmada Trump’ın beden dili tezat bir ruh halini yansıtmıştır. İlk uzattığı eli aşağıya konumlanmış, diğer eliyle de çekingen bir şekilde Xi’nin koluna dokunmuştur. Bu aslında Batılı yöneticilerin gösterdiği klasik beden dili tekniğidir. Ancak, değişen dünyada yeni bir liderlik tipinin doğduğunu da görmekteyiz. Xi mesela kararlı bir lider tipinin güçlü profilidir. Tıpkı Çin alt kıtası gibi yeri sabit, tavırları istikrar kazanmış, büyüklüğü yalın bir şekilde taşıyabilen bir liderliktir bu. Nitekim Trump’ın birbiriyle çelişen beden dili Xi’de yoktur, gülümseyerek Trump’ın elini sıkmakta ve kararlılıkla muhatabının gözlerinin içine bakmaktadır. Bu artık, Çin’in ana gelişim rotası kadar sağlam ve değişmez bir tutumudur. Ziyaret boyunca oturma planları,seçilen koltuklar, uygulanan jestler Çin tarafında daha profesyonel ve ciddidir. Görüntülerde Çin disiplini açıkça görülmekte iken Amerikanın alameti farikası diyebileceğimiz bir üstün tutum tespit edilememiştir. Halbuki geçmiş yıllarda en azından Başkan korumaları kameralara yakalanırdı. Amerika heyetindeki sıradışı bir diplomat ve devlet adamı ziyaret edilen ülkenin toplumuna doğrudan hitap edecek bir yol bulurdu. Bu ciddi bir toplumsal etki yaratırdı.
Liderlerin arasında birikim ve derinlik açısından büyük bir uçurum olduğu da görülmektedir. Trump kabul edildiği mekana (Xi’nin Zhongnanhai’deki özel bahçesi) kendisinden başka devlet adamlarının davet edilip edilmediğini sorarken Xi “Tukidides(Thucydides) tuzağına düşmemeliyiz” demektedir. İkisi arasındaki uçurumu görebiliyor muyuz? Uzak Doğunun lideri Batı tarihinin en köklü tarihi çatışmasını tam bağlamında doğru bir şekilde örnek verirken Trump’ın “Atina ve Sparta şehir devletlerinin arasındaki savaş tuzağını, yani Sparta’nın eski gelişmiş güç olduğunu, Atina şehir devletinin ise yeni gelişen bir devlet olduğunu dolayısıyla iki şehir devleti arasında savaşın kaçınılmaz olduğunu, iki devlet arasında 30 yıl süren savaşların cereyan ettiğini, sonunda iki şehir devletinin de zayıf ve yorgun düştüğünü, bunun adına da tespit edene izafe edilerek “Tukidides Tuzağı” denildiğini” bildiğini hiç sanmıyorum. (Bu arada, Tukidides savaşın sonucunu görecek kadar yaşamamıştır.)
Halbuki Trump’ın haleflerinden asker ve Amerika Başkanı Eisenhower Jules Sezar’ın “De Bello Gallica’sını” (Galya Savaşları); hem general hem de tarihçi olan Tukidides’in “Peloponez (Peloponnessos) Savaşlarını” (MÖ 431-404) not alarak okumuştur. Çağını ve durumunu anlamlandırmak bir lider için olmazsa olmaz şarttır (sine qua non condition). Çağını daha iyi idrak eden Xi Trump’ı uyarmaktadır. Halbuki tarihsel eşleşmede Trump daha gelişmiş ve eski temelleri olan Sparta şehir devletinin liderliğini temsil etmektedir. Xi ise yeni gelişen genç Atina şehir devletinin liderliğinin başıdır. Süper Power’a karşı meydan okuyan yeni challenger gücün modern bağlamdaki yerini de çok iyi bilmektedir. Bu hem geleneksel hem de modern birikim ve perspektife Konfüçyusvari bir katkı da sunmaktadır. Tukidides Tuzağına düşer isek ikimizin gücü de tükenir demektedir. Xi’nin bu sözünü Trump yönetiminde yer almasa da hala Amerikan sisteminde var olduğunu düşünüyorum.
Xi günümüz Amerika’sının bilinçaltına hitap etmektedir bir anlamda. Tabi ki bu Xi’nin Trump liderliğine bir meydan okuması olarak da algılanmıştır bazı yorumcular tarafından. Çok kişisel olmakla birlikte Trump’ın ciddi kilo aldığı sağlıksız görüntüsü de dikkati çekmiştir. Hatta sarayın merdivenlerinden çıkarken Xi kendisini beklemiş ve Ona çevreyi gösterme bahanesi ile kısa bir es bile vermiştir. Bu küçük detaylar iki lider arasındaki farkı da göstermektedir. Diğer yandan güçlerin değişen düzeylerini en alt tabakadaki ilişkilerden anlamak mümkündür. Zira alt tabakadan insanlar güç değişimini adeta bilinçaltı algılarla hissederler. D. Trump bu profil için tam yerine oturan bir arketiptir. Dikkat ettiğimizde bu ziyaret süresince Kuzey Atlantik İttifakı liderlerinin aşağılandığı karelerden birini görmek mümkün olmamıştır. Aynı şekilde “çok zekisiniz, çok güçlüsünüz” türünden büyütmekten çok küçültücü iltifatlar da duyulmamıştır. “Trump'ın dili, üslubu, beden dili son derece saygılıdır. Adeta Çin merkezli gücü bütün yönleriyle hissetmiş, anlamış bir lider profili çizmiştir. ” Özellikle şirketlerin sahipleri ve CEO'ları ve Beyaz Saray ekibiyle Xi’yi karşılama ve selamlaşma merasimi Avrupalı liderler ile Beyaz Saray Ofisinde yaptığı o meşhur toplantıyı hatırlatmıştır. Beden dili, ses tonu, seçtiği kelimeler son derece saygılıdır. Zira Çin artık küresel süper güçtür, hatta “primum inter pares” yani eşitler arasında birinci statüsüne çok yakındır. Trump’ı “alıştığımızın dışında bir formatta biçimlendiren” de bu güçtür.
İlk karşılaşmada Trump’ın siyasi heyetinin yanında bulunan küresel Amerikan şirketlerinin sahipleri ve CEO’ları son derece dikkat çekici bulunmuştur. Bunlar arasında Huawei telefonu işletim sistemini Caatsa yaptırımlarından dolayı vermeyen Qualcom CEO’su, yapay zeka çiplerinin üretiminde ve tabi ki Amerikan yaptırımlarına maruz kalmada hayli meşhur olan Nividia’nın kurucu ve CEO’su, bize de gelen Black Rock kurucu ve CEO’su. Dikkat çekmektedir. Şımarık Elon Musk da bu şirketler heyetinin içindedir. Bugünkü Çin gücünün bir kısmını küresel sermaye ve Amerika kökenli bu şirketlerin oluşturduğunu düşünürsek bu ziyarette toplu heyette yer almalarını makul karşılayabiliriz. Ancak, yine de bu görüntü alışılmışın dışında bir mahiyettedir. Zira olağan şartlarda bu şirket sahipleri ve CEO’larının her biri müstakillen ziyarette bulunacak şirketlerdir. Diğer yandan, bu görüntü bana ilk defa Çin hükümdarı önünde eğilen Batılı heyet olarak bilinen Hollanda heyetini hatırlatmıştır. Hollanda ticaret heyeti bu jestleri karşılığında Çin’de ticaret yapma imtiyazı elde etmişlerdir. Bugün de Çin pazarı dünya pazarının % 20’sini oluşturmaktadır. Ancak, bugün yaşadığımız durumda farklılıklar vardır. O dönemde Çin sadece tüccarlar aracılığıyla eski dünyaya mal sevk etmektedir. Ticaret kervanlarını ise Çinli olmayan tüccarlar teşkil etmektedirler. Ancak,
günümüzde Çin bizatihi kendisi üretimi ve ticareti tek elde toplamak istemektedir. Ayrıca,
gelişmiş teknolojiler sayesinde dünyanın her bölgesinde efektif olarak varlık göstermek
istemektedir. Ayrıca, Amerikan şirketleri ve teknolojik üretimlerinin benzerlerini kopyalayarak, yeniden tasarlayarak, hatta yeni patentler geliştirerek üretmektedir. Dolayısıyla Çin bugün olmasa bile yakın bir gelecekte ticareti, üretimleri, finans kaynakları, vb ile küresel nüfuz altyapısı talep etmektedir. Daha da ötesi Amerika’ya süper güç pozisyonunda paylaşım önermektedir. Elbette ki bu zirve küçük jestlere de yer vermiştir. Çin’in Amerikan tarım ürünlerine avantajlı gümrük düzenlemesi, Boeing şirketinden 200 uçak siparişi, karşılıklı saygı içeren beyanatlar bu çerçevede jestlerdir. Ancak, küresel planda kalıcı bir sistem düzenlemesi kararı gelmemiştir. İki güç arasında nihai noktaya yakınlaşan bir uzlaşma emaresi de görülmemiştir. Diğer küresel hegemonya güçlerin de artık kalıcı sisteme ilişkin inisiyatif kullanma imkanları
vardır.
Nitekim yakın bir tarihte Putin’i ağırlayacaktır Xi. Bundan başka dünyanın kilit coğrafyalarında devam eden savaşlara son veren bir barış gerçekleşmiş değildir. Ne Ukrayna Savaşı ne de İran Savaşı motivasyonları ve gerekçeleri itibariyle hemen sonlanacak savaşlar değildir. Çin’in ezici üretim kapasitesine karşı ABD’nin elindeki kozlar, stratejik geçitler, boğazlar ve güzergahların kontrolüdür. İran Çin için sadece petrol tedarik kaynağı değildir. Aynı zamanda Amerikanın deniz ablukasını by-pass edecek alternatif “Tek Kuşak Tek Yol” projesinin en önemli stratejik geçiş güzergahıdır. Bu güzergahı ABD tamamen bloke edememiştir, ancak Çin de bu güzergahı mutlak anlamda emniyete alamamıştır. Dolayısıyla Çin’in en önemli ticaret güzergahı üzerinde savaşlar, çatışmalar, riskler varlığını devam ettirmektedir. Bu durumda Çin’in tamamen elinin dolu ve pozisyonunun emniyetli olduğunu söylemek mümkün değildir.
Diğer yandan ise Çin bütün üretim gücüne rağmen savunma sanayii alanında Amerika ve Rusya ile mücadele edecek silah sistemlerine ve mühimmata henüz sahip değildir. Mesela elindeki nükleer başlık sayısını Amerika ve Rusya ile müzakereye oturacak derecede çoğaltabilmiş değildir. Basına da yansıyan robotların 21 saat sürekli çalıştığı J20 savaş uçağı fabrikasındaki üretim hızı F35 üretim sayısından çok daha fazladır.
Ancak, olası bir ABD Çin savaşında hava kuvvetleri muharebe gücünün oyun değiştiren hava araçlarının neler olacağı konusunda hala müphem noktalar vardır. Bu müphem noktalar her iki güç için de söz konusudur.
Daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz gibi Amerika’nın durumu, 1989’da SSCB’nin Amerika karşısındaki durumu gibidir. Yani devasa üretim gücü olan Çin karşısında o dönemin Sovyet gücü gibi silah sistemleri ile masaya oturacak durumdadır. Tabi ki dönemin Sovyetlerine göre kendine özgü üretim gücü, sosyal ve ekonomik sistemi, yumuşak güç enstrümanları, vb açısından daha elverişli durumdadır. Zaten uzun vadeli projeksiyonlarda Amerikanın tamamen çöküş yaşamayacağı ifade edilmektedir. Buna karşılık Çin o dönemin Amerikası gibidir. Güncel eşleşmedeki en önemli farklılık, geçmişte SSCB ve ABD’nin iki farklı sistemi temsil etmesine karşılık, bugün Çin ve ABD aynı sistemin ikizleridir. Çin Amerikanın başarılı ve aşkın bir kopyası olarak yükselmektedir. Sistemik olarak iki güç de büyük ihtimalle harici darbelerle değil, içeriden (Endojen) bir nedenle gerileyeceklerdir. Henüz Çin tam anlamıyla bütün sorunlarını (Küresel sermaye ile merkezi Çin yönetiminin uzun süreli birlikteliği sorunu, Doğu Türkistan gibi iç siyasi sorunları, yaşlanan nüfus problemleri, profan gençlik sorunu, yüksek gelir ve yüksek yaşam düzeyi beklentisi olan çalışan kesim, vb) çözmüş değildir; ABD ise henüz bütün çözüm araçlarını (ABD’yi büyütecek vizyoner liderlik, iç bütünlüğü sağlayacak nitelikli toplum yaratma, devlet reformu, yurt dışından nitelikli insan transferi, devlet gücünün yeni ortaklarla takviyesi, vb.) yitirmiş değildir. Eğer sorunlarına özgü çözüm araçları ile sistemik işleyişlerini düzeltir, imkan çerçevesindeki yöntemler ile iç yapılarını rehabilite edebilirler ise süper güç olarak ömürlerini uzatabileceklerdir.
Başka bir küresel senaryoda ise bu iki gücün dışında yeni askeri ve ekonomik güçlerin yükselmesi söz konusudur. Elbette bu da büyük güç imkanlarını, modellerini, yöntemlerini, sistemik genlerini tevarüs edebilen güçler tarafından başarılabilir. Henüz küresel güç ayarında bir yeni gücün tekevvünü mümkün olmasa da ABD veya Çin’i ciddi anlamda geriletmeye yetenekli güçlerin olduğunu bilmekteyiz. Avrupa’da Almanya ve Uzak Doğuda ise Japonya’nın 2. Dünya Savaşı sonrası anlaşmalardan doğan kısıtlamalardan kurtulmaya başladıklarını, her iki gücün de hızla yükselmeye ve silahlanmaya müsait ve muktedir olduklarını önceki yazılarımızda işaret etmiştik. İşte yeni küresel senaryoda bu güçler gibi başka güçler ve ittifak sistemleri ortaya çıkabilir. Çin’in bugün geldiği düzey hepimiz için ders almayı gerektirir bir sürati göstermektedir. Önümüzdeki süreçte nüfus eksikliğini başka müttefik ülkelerle tamamlayan sentez imparatorluklar ortaya çıkabilir. Ayrıca Amerikanın da 1990 sonrası yaşadığı gerileme ibret vericidir. Bir çok benzeri bir regresyon (gerileme,baştaki ilkel haline dönme) yaşayabilirler. Her iki ihtimali ve her iki ihtimalin somut göstergelerini kendimiz için de değerlendirmeye almalıyız. Somut gelişmeler açısından, bu ziyaretin hiçbir varolan sorunu çözemediğini düşünürsek, bugün dünyamızda devam eden kaosun daha da artacağını tahmin etmek güç değildir. İran konusunda Amerikanın geri adım atması neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bu durumda, bölgedeki Arap monarşilerini ve hatta küresel bazı müttefiklerini kaybedecektir. Çin ise yıllardır Amerikan Devletinin taktiğini uygulayacak, İran’a devlet olarak değil, firmaları üzerinden silah sistemleri göndermeye, sivil uyduları ve imkanları ile destek olmaya devam edecektir. Çin’in de İran’dan vazgeçmesi stratejik hedefleri ve stratejik beka sorunu açısından (Kuşak Yol Projesi bir büyük güç projesidir) mümkün değildir. Çin ve Amerikanın konvansiyonel bir büyük savaşa girmeleri ihtimali vardır. Ancak, bünyevi sorunları her iki güç için de bağlayıcıdır. Mesela Çin için Uzakdoğu’daki farklı niteliklere sahip devletleri korkutarak bir düşman halesi içine alınmasının yanında henüz askeri güç teşekkülünü tamamlayamamış olması ciddi bir engelleyicidir. ABD ise yoğun üretimden uzaklaşmış yapısıyla uzun süreli savaşa dayanamayacak bir pozisyondadır. Bunun yanında kötü liderlikten dolayı bugün Amerikan toplumunun bölünmüşlüğü savaş gibi herşeyiyle yoğunlaşma gerektiren bir konuda baştan bir engel çıkartmaktadır. Eğer halen ABD tekelinde bulundurduğu yüksek teknoloji alanında Çin’in kopyalamasını engelleyemez ise ya da Çin kendisinin icat ettiği gelişmiş ve daha üstün teknolojiler ile yeni üretim gerçekleştirirse dünyada “primum internet pares” Çin olacak demektir.
Genel olarak sunulan bu durumun bölgemize etkisinin İran savaşının belirli yoğunlukta
devamı, yeni savaşların tetiklenmesi gibi olumsuz şekilde olacağı ihtimali bulunmaktadır.
Böyle durumlarda büyük güçlerin cephe hattında bulunan müttefik güçlerinin ciddi zararlar görmesi ihtimali söz konusudur. Uluslararası sistem ve güç dengesi stratejik çöküşler ve stratejik yükselişler doğuracak şekilde hassas bir dönemden geçiyor. Olduğundan biraz yoğunlaşmak gerekmektedir.
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol