Doğudan ve Batıdan Halk Hikayeleri

  • GİRİŞ22.06.2026 09:15
  • GÜNCELLEME22.06.2026 09:15

Bugün istedim ki ağır gündemlerin dışına çıkalım, Hep birlikte farklı dünyalarda ve farklı konularda bir seyahate başlayalım. Doğu ve Batı dünyasında milletlerin muhayyilesinde yaşamış ve yaşayan halk hikayelerinden bir demet sunalım. Elbette ki bu hikayelerin gerçeklik durumu farklı farklıdır. Bazılarının gerçek olma durumu vardır. Bazıları ise halkın kendi muhayyilesinde yarattığı kurmaca olaylar ve efsanelerdir. Ancak, şu bir gerçektir ki, bu hikaye ve efsanelerin içerdikleri anlamlar, hakikatler, ibretler üzerinde durulmaya değerdir.

Bazı efsaneler ve olayların işaret ettikleri gerçekler yereldir, bazılarınınki ise evrenseldir. Bunlar tarihi ve günlük gerçekler ile ilişkili halkın hafızasında canlılığını koruyan hikayelerdir. Zaman içerisinde unutulmuş olsalar da geçmişin içinde ve toplumların derinliklerinde yerlerini korurlar. Çok canlı biçimde anlatıldıkları dönemlerin bir gerçek röntgenini bize verirler. Bu hikayeler ve efsaneler farklı farklı konuları içerirler. En başta gelenleri aşk hikayeleri ve efsaneleridir. Nedeni bir insanın hayatında olduğu gibi toplumların hayatında da özel duyguların, ailenin, düğünlerin ve cenazelerin daima var olmasıdır. Doğum, ölüm, aşk, evlilik, vb olaylar insan var oldukça konuşulacak konulardır. Bunlara dair örnekleri vermeden genel bir tespitimi paylaşmak isterim. Bu hikayeler içinde var oldukları toplumların, kültürlerin değerlerini, muhayyilelerini yansıtırlar. Mesela Batının kültür, düşünce hatta sosyal bilimler alanında kurucu sütunlarından biri olan Yunan Mitolojisinde mitolojik kahramanların davranışları ve mitolojik olaylar son derece sekülerdir, gerçek hayatın olgularını yansıtan rasyonel efsanelerdir. Bundan dolayıdır ki, modern psikoloji, sanat ve bilimin diğer alanlarında mitolojik kahramanların yaşadıkları birer bilim konusu olmuşlardır. Doğuya doğru gittikçe gerçek yaşam öykülerinin bile kolayca efsaneye dönüştürülmüş olduğunu, maddi olguların mistik ve soyut bir karaktere büründüğünü görmek mümkündür. Zaten özellikle tamamlanamayan aşklara dair efsaneler ve hikayeler Doğunun müktesebatından önemli yer tutarlar.

Bazı efsane ve hikayeler ise yazanın muhayyilesinde ve yaratıcılığında bambaşka bir karakter kazanırlar. Firdevsi Şehnamesi için haklı olarak “30 yıl çalıştım, Acem lisanını yarattım. Acem lisanından Acem milletini yarattım” demektedir. Bu belirttiğimiz fikrin önemli bir delilidir. Şehnamede geçen olayların ne kadarı halkın ne kadarı şairin muhayyilesinden gelmiştir bilinmez ama lisanının ustası ve yaratıcısı kesinlikle Firdevsi’dir. Benzer bir durumu modern zamanlarda William Shakespeare'in eserlerinde görmek mümkündür. Anlatmış olduğu olaylar, yarattığı karakterler, olayların dekor ve mekanları ve kahramanları elbette dönemin Avrupa Sarayları ile Avrupa yönetici elitleridir. Ama bu kurguyu oluştururken ne kadarını gerçek dünyadan almıştır, ne kadarını muhayyilesinde yaratmıştır bilemeyiz. Kesin bildiğimiz şey İngilizcenin dil hazinesini yok olmayacak şekilde yaratmış olmasıdır. Keza Antik Yunan ve Ortaçağ Avrupa’sının müktesebatını da etkili bir şekilde kullanarak, tamamıyla özgün kavramlar, kurgular, vb yaratmış olması da ayrıca vurgulanmalıdır. W. Shakespeare’in eserleri konusunda şunu ifade edelim ki, Firdevsi’nin Şehname’si ve Acem lisanı ve Acem milleti için söylediği sözün bir simetrik yansıması W. Shakespeare ve eserleri ile İngiliz dili ve İngiliz milleti arasındaki ilişkide vücut bulmaktadır. Diğer yandan Doğu ve Batıda birçok halk hikayesi, efsanesi halk arasında dolaşırken kayda alınmışken, W. Shakespeare’in eserleri bizatihi kurgusal olaylar yaratarak bunları toplumun muhayyilesinde sokmuştur. Bu muhteşem bir sanat ve nüfuz kudretidir. Bu kudret sayesindedir ki, O’nun krallar ve saray üyeleri arasında geçen iktidar mücadeleleri, insanındoğası, çatışmaları, aşk, vb üzerine yazılmış eserleri tiyatroda oynanırken ilk ön sırada İngiliz Kraliçesi tarafından izlenmiştir.

Bu çerçevede, zikretmek istediğim diğer bir kıymetli eser de Dedem Korkut Hikayeleridir. İçinde yer alan olayların gerçekliği konusunda bir kesinlik olmasa da hatta çoğunun kurgu olması daha gerçekçi bulunsa da kullanılan dil, üslup, anlatılarda yer alan olaylar, kişilik yapıları, ana karakterler, iletişim ve etkileşim biçimleri, kullanılan bir öğeler çok büyük ölçüde neredeyse tam bir doğallıkla dönemini yansıtmaktadır. Bir kere kullanılan dil ve üslup tam da Türkçenin karakterine özgüdür. Kısa cümleler, yoğun fiil kullanımı dönemin hem Türkçesini hem de Anadolu’ya akan Türk boylarının karakter özelliklerini, sosyal yapısını göstermektedir. Ülkeler arasında Hazreti Peygamberin eserin kendine has üslubu çerçevesinde anılması ancak bunun asıl hikayedeki olayları çok da derinden ve kapsamlı etkilememesi yeni Müslüman oldukları bir dönemde Oğuzların yaşantısını resmetmektedir.

Örf ve gelenekler, toplumun önyargıları, töre dine saygısız değildir ancak din ile çok farklı yönleri vardır. Tabi ki bunlar dinden daha ön planda yer tutmaktadırlar. Zaten Dedem Korkut da bir dini önder değildir; olaylar olup bittikten sonra kopuz çalıp, olayla ilgili son sözleri söyleyen saygın bir kişidir.

Halk arasında dönüp duran eden hikayelerin kaynakları bazen ummadığımız irtibatlar ve nişanlar taşıyabilirler. İslam Dünyasına Abdullah İbn Mukaffa’nın (Ö. 759) Hint Dünyasından kazandırdığı “Kelile ve Dimne” ile diğer Hint Hikayelerinin kaynağına dair henüz kesinlik kazanmış olmasa da öne sürülen tezler çok ilginçtir. Hint Dünyasından tercüme edilen bu eserlerin kaynağının Hazreti Adem’e (as) indirilen “10 Suhuf’tan” neşet eden hakikatler ve ibretler olduğu söylenmektedir. Farklı dinlerin tahrif edilmiş kitaplarından veya yorumlarından oluşan külliyatının parçası olan bazı hakikatlerin, bilgilerin, öğütlerin, vb yer aldığı metinler dini karakterleri dışında tıpkı halk hikayeleri ve efsaneleri tarzında bugüne ulaşmışlardır.

Bunlardan biri olan Enok/ Hanok’un (Bizde Hazreti İdris (as)) kitabı da bunlardan biridir. Ancak “Esseniler” tarafından yazıldığı söylenen bu kitabın bu kısımdaki Metaforik Hint Hikayelerinden farkı Etiyopya Kilisesi tarafından kabul edilmiş bütün bir kutsal kitap oluşudur. İznik konsili tarafından “Apokrif” (Kutsal Kanonik inciller, kitaplar arasında kabul edilmeyen “gizli ve saklı” kitap) bu metin tefekkür cümleleri, dini bilgiler kısmı, şiirsel üslubu ile dikkati çekmektedir. Dünyanın çok farklı uzak bölgelerindeki toplumlar içindeki kabul gören hikayelerin bir parçası böylesi tahrif veya tefsir ve tevil edilmiş dini kitapların sözlü kısımları tamamıyla olmasa bile belirli bir bir oranda halk arasında dolaşan hikayeler ve efsaneler ve menkıbeler müktesebatına dahil olabilirler.

Hem Doğu hem de Batı toplumlarında anlatılan ve şöhret bulan hikayelerin önemli bir kısmı dönemlerinin efsanevi yöneticileri ve diğer tarihi kişilikleri hakkındadır. Bu kurgusal veya gerçek hikayeler vasıtasıyla halk katmanları ile yöneticiler arasında bir nevi bir iletişim ve talep hattı oluşmuştur. Ayrıca bu olaylardan bazılarının gerçek olması ve bunlardan dolayı o yöneticilerin döneminde devletlerinin zirvede kudrete ulaşmış oldukları söylenebilir. Bunlardan bazılarını kısaca aktarmak isterim. Mesela Meşhur Sasani Hükümdarı I. Hüsrev (MS 532- 579) hem İran'daki topluluklar hem de İslam milletleri arasındaki Nuşirevan-ı Adil ünvânı ve hikayeleriyle çok şöhret bulmuş, adaletin timsali olmuştur. Hatta Peygamberimizin (sav) bile kendisiyle ilgili övgü dolu sözler söylediği rivayet edilmektedir. Olayın çerçevesini belirlemek gerekirse Nuşirevan Döneminde Sasani ve Bizans İmparatorluğu arasında büyük savaşlar yapılmaktadır. İki süper güç arasında bir stratejik rekabet söz konusudur.

Dolayısıyla iki güç birbirlerinin nüfuzu ile kesişen Anadolu ve Ortadoğu coğrafyasında hemgüç hem de meşru bir hakimiyet elde etmek için hem bu bölgelerde ticaret yapan tüccarlara hem sanat ve ilim erbabına hem de yerel halka karşı adalet ve müsamaha başta olmak üzere hükümdarlığın “yumuşak güç” vasıtalarını kullanmışlardır. Bu konuda I. Hüsrev'in rakibi Justiniyanus (Ö. MS 565) o derecede bir adalet ve ahlaki temsil sahibi olamamıştır bizatihi kendi tarihçisi Prokopios’un (MS 500-565) ifadeleriyle (Bakınız: Bizans’ın Gizli Tarihi; Prokopios; İş Bankası Yayınları, Hasan Ali Yücel Klasikleri; 2008) tam tersine zorbaca tutumu, bizatihi kendi çevresi ve halkını soyması, Bizans’ın kadim yasalarını bozması (Ki Roma’da hukuk herşeyden ve hukukun ötesinde bir işlevi vardır), ahlaki zaafları, vb ile başka bir hikayeler ve tarihi olaylar demeti sunmaktadır. Ne yazık ki bu eser 17. Yüzyılın ortalarında ancak Avrupa’da ortaya çıkabilmiştir. Zira Prokopios’un anlatımları Justinianus’un negatif yüzünü olanca açıklığı ile ortaya çıkarmıştır. Yazarı kendisinin Bizans Bürokrasisi ve aydın sınıfı içindeki sarsılmaz yerine (hayatının sonuna doğru “illüstre” ünvanına layık görülmüştür) rağmen yazdıklarını döneminde açığa çıkarmaktan kaçınmıştır, eserini gizli tutmak zorunda kalmıştır. Bu dönemdeki İran ve Sasani Savaşları Mekke ve Medine’de Müslümanlık öncesi ve sonrası halk arasında da konuşulmuştur. Ehli kitap olduğu için Bizans biraz daha fazla tercih edildiği halde özellikle Müslüman toplum arasında Justiniyanus değil Sasani Kisrası I. Hüsrev sevilmiştir. Nuşirevan-ı Adil ünvanıyla adeta İslam müktesebatının bir parçası olmaya kadar mesafe kat etmiştir.

Anlatılan hikayeler arasında başta da ifade ettiğimiz gibi gerçek olaylar ile kurmaca olaylar karışıktır. Ancak toplumlar bunların hepsini ayırt etmeksizin sevmişlerdir, kendi aralarında paylaşmışlardır. Mesela Nuşirevan bir gün güya hastalanmış (!) ve sarayın hekimbaşısı “Kendisinin harabelerde yaşayan baykuşların kanıyla yapılacak ilaç ile şifa bulabileceğini” saray görevlilerinin huzurunda söylemiştir. Sarayın adamları. Nuşirevan’ın mülkünü baştan başa gezmişler bir “virane yer” bulamamışlardır. Onun mülkünde her yer bayındırlıktan nasibini almış, doğu batı ve kuzey güney ticaretinin emniyet içinde ve adil bir hukuk mevzuatıyla yapılmasından dolayı halk zenginleşmiştir.

Mısır’ın fethedilmesinden sonra Amr İbn-il As’ın (ra) bir yahudinin toprağını kamulaştırmasından dolayı yaşanan olay çok çarpıcıdır. Karara itiraz eden Yahudi önce Filistin ve Mısır fatihi Amr İbn-il As’a (ra) kimsenin dokunamayacağını düşünse de çevresinin telkiniyle Hazreti Ömer (ra) ile görüşmeye gitmiştir. Hazreti Ömer de (ra) bir deve kemiğine “Ey Amr biz Nuşirevan-ı Adil’den daha az adil değilizdir” yazarak Yahudiyi Amr’a göndermiştir. Yazıyı okuyan Amr korkmuş, yüzü bembeyaz kesilmiş, yahudiye toprağını iade etmiştir, ancak yahudi bu yaşadıklarından dolayı çok etkilenmiş ve ağlayarak Müslüman olmuştur. Kemik üzerinde yazan cümlenin atıf yaptığı olay şudur ki, Hazreti Ömer ve Amr (ra) cahiliye döneminde İrana ticaret yapmak için gittiklerinde bir tüccar ve tercüman tarafından kandırılmışlar, malları da ellerinden alınmıştır. Daha sonra bize de geçen Divanı Mezalimin ilk uygulama örneği olarak Nuşirevan’nın perşembe günleri halkın şikayetlerini dinlediğini öğrenip, ona şikayette bulunmuşlardır. Ancak sorun şudur ki, onların mallarını alan Nuşirevan’ın oğlu ve sarayının tercümanıdır. Nuşirevan onların zararını hemen karşılamıştır. Ayrıca şehrin ayrı kapılarından çıkmalarını emretmiştir. Onlar bu kapılardan çıkarken birinde Nuşirevan’ın oğlunun diğerinde ise tercümanın asılmış olduğunu görmüşlerdir. Hazreti Ömer (ra) Amr İbnil As’a (ra) bu olayı hatırlatmaktadır.

Bu olayın Amr İbnil As (ra) yerine Saad Bin Ebi Vakkas’ın olduğu tercümanın yerine de vezirinin olduğu bir anlatısı da vardır. Ancak, birinci anlatı daha akla uygun gelmektedir. Diğer yandan da başta da söylediğimiz gibi bu olayların gerçekliği ve kurmaca niteliğihakkında bir şüphe her zaman vardır. Önemli olan olan bunların halk arasındaki tuttuğu yerdir.

Yine bir gün Nuşirevan saraydan bir av vesilesi ile uzaklaşmış iken susamış ve bir nar bahçesi yanında mola vermiştir. Köylü kendisine nar suyu ikram etmiştir. Nar suyundan memnun kalan Nuşirevan “Bu bölgeden toplanan narlardan daha fazla vergi almalıyım” diye aklından geçirmiştir. Daha sonraki gün aynı bahçenin yanından geçerken yine o köylüyü görüp nar suyu istemiştir. Ancak, nardan çok daha az suyun çıktığını görünce, sebebini köylüye sormuştur, köylü de “Hükümdarın niyetinin değiştiğini ve bu yüzden artık bereketin kalmadığını” söylemiştir. Bunu duyunca Nuşirevan kendi iç dünyasındaki düşüncesinin hatasını anlamış ve bundan vaz geçmiştir. Ayaküstü konuştuğum bir İngiliz bürokratın, birçok günlük sorunu konuştuktan sonra, ciddi bir şekilde söylediği bir sözü hep gülümseyerek hatırlarım: “Bayım bunları boşverin. Hayatımızda iki önemli gerçek var kalıcı olan: birincisi ölüm ikincisi ise vergiler!” İşte muhtemelen Nuşirevan’a atfedilen bu hikaye her dönemde vergilerden müşteki halkın nar bahçesinin sahibi köylüye söylettirdiği bir talebi içermektedir. İşin faslı bu olsa gerektir. Diğer yandan yüksek ve adil olmayan vergiler gerçekten de “Bereketi kaçırıyor kuşkusuz!” İbni Haldun “çöküş dönemlerinde devletin vergileri çok artırdığını ancak bunun aksine hazineye daha az gelir girdiğini” ifade eder. Panzehirin zehir, çözüm diye bilinenin bizatihi çözümsüzlük kaynağı olması bu olsa gerek…

Birçok halk hikayesi ve efsanenin vergilerle ilgili olması neredeyse evrensel bir gerçektir. Mesela Ortaçağ Fransa’sında pazara çuval içinde kaz götüren köylüyü vergi memurları durdurup çuvalın içine bakarlar. Üç kuruş vergi yazarlar, köylü itiraz edince “Çuvalda üç tane kaz başı var” derler. Köylü “O zaman bir daha gelirsem kazların başını kesip de getirecegim” der. Ağır vergiler ve vergi adaleti üzerine yine bütün dünyada çok sayıda anlatı vardır. Tabi ki bu ağır vergilerden dolayı çıkan isyanları hepimiz az çok biliriz. Özellikle Ortaçağ Avrupa’sında ağır vergilerden dolayı çıkan isyanlar sadece tarih kitaplarında değil edebiyat ve sanat eserlerinde de işlenmiştir.

Yine dünyanın her yerinde başka bir hikaye konusu tebdil-i kıyafet yaparak halkın arasına karışan hükümdarlar ve prensler ve danışmanları hakkındadır. Bu son derece önemli bir gerçek ve metaforik bir olaydır. Hükümdarın halkının gerçek gündemini sansürsüz bilmesi ve görmesi, halkın gerçek karakterini aynı canlılıkta tespit etmesi, halkın da hükümdarını her daim yanında hissetmesi, önemli kararlar alınırken halka doğrudan danışılması, vb birçok maksadın hasıl olduğu bir uygulamadır bu. Rivayete göre Hazreti Ömer (ra) geceleyin sokakta dolaşırken bir konuşmanın şahidi olur. Bir anne kızına “yarın satacakları süte su karıştırmasını” söylemektedir. Kızı ise “bunu Hazreti Ömer'in (ra) yasakladığı” cevabını vermektedir. Annesi kızına “kızım gecenin bu saati Ömer bizi nereden görecek? deyince kızı da “Ömer görmüyor ama Allah (cc) da mı görmüyor?” diye itiraz etmektedir. Hazreti Ömer bu Allah korkusu ile ahlaklı kızı oğluna nikahlamıştır. Rivayet olunur ki, müceddit Halife Ömer Bin Abdülaziz bu kızın neslindendir. Bazen de liderler halkının zekasına canlı şahitlik ederler. Ya da toplum kendine özgüvenini beklenmedik hikayeler anlatılarla ifade eder. Seine Nehri üzerinden geçen Napolyon ile Fransız delikanlı arasındaki konuşma buna işaret eder. Napolyon tebdil-i kıyafet edip halkın arasına girmiştir. Seine nehri üzerinde bir kayıkla karşıya geçmektedir. Kayıkçı genç adamı denemek için sorular sormaya başlamıştır.

“Delikanlı bu nehrin derinliği ne kadar?” Genç umarsızca “Mösyö beş on arşın civarında. ” Napolyon biraz bozulur “Peki karşıdan karşıya nekadar uzunlukta?” Genç yine umarsızca “Altı yedi kulaç civarında” . Napolyon’un kızgınlığını artık tebdil-i kıyafet bile engelleyemez duruma gelmiştir gencin bu kayıtsız cevapları üzerine onu iyice haşlamak için son bir soru sorar. “Şu an Seine nehri üzerinde kaç tane kuş var?” Genç birden ciddileşir ve “Saygıdeğer Mösyö bu sorunuzun cevabını gerçekten bilmiyorum. Umrumda da değil kuşların sayısı. Ama şu an ben bir heybetli kartal ile karşıdan karşıya geçiyorum!”. Ardından Napolyon’un kabaran egosu ve gencin cebine bırakılan bir kese Napolyon altın sikkesi… Benzeri bir hikayeyi bizden verelim. Sultan 4. Murat tebdil-i kıyfetle halkın arasına karışmış, bir hamama gitmiştir. Hamamda biraz fazladan ücret verilerek girilen lüks tarafta değil halktan insanların bulunduğu kısımdadır. Kurnanın başında bir Bektaşi Babasıyla birliktedirler. Keseleme ve yıkama için tabi ki bir tellak yoktur. Sırayla birbirlerinin sırtlarını keselerler. Keseleme sırası 4. Murat’a gelmiştir. Bektaşi babasının sırtını keselerken onu biraz ileri geri konuşturmak ister: “Şu zenginlerin gittiği tarafa bak baba. Sırtlarını keseleyecek tellak var, ayrı odaları var, zenginlik içinde yüzüyorlar!” Bektaşi babası sonsuz bir tevekkül, teslimiyet ve tatlı bir gülümsemeyle “Bunlara bir değer verme yiğidim. Gerçek zenginlik odur ki hamamda sırtına cihan padişahı kese atar!” Bazı hikayeler ise hem anlatıldıkları toplumun değerlerini, sınırlarını belirler; bazen de bu sınırlarını yönetenlere ilan ederler.

“Devlet benim” diyen 14. Louis tebdil-i kıyafet ederek, köy evine misafir gider. Evin sahibi Charbonier henüz tarlasından gelmemiştir. Yine de ev sahibesi hanımı onu içeri almıştır. Charbonier evine geldiğinde eşi evde oturan yabancıyı kocasına gösterir, onun muhtaç bir yolcu olduğunu, yardım istediğini, bugün yeme içme ve barınma ihtiyacını görmek istediğini anlatır. Charbonier misafire hoşgeldin dedikten sonra şöyle bir süzer, muhtemelen onun sıradan biri olmadığını da hisseder, O’na evin bir köşesini göstererek “Bayım şuraya oturun. Oturduğunuz yer bana ait” der. Sonra gülümseyerek “Devlet de örf de kabul eder ki, her Charbonier evinin hükümdarıdır” der. Bu olaydan beridir Fransızcada “Her Charbonier evinin hükümdarıdır” sözü bir darbı mesel olmuştur. Hanenin masumiyeti, mülkiyet güvencesi bundan daha etkili anlatılamazdı…

Biraz daha özgün ve yerel bir örnek de vermek isterim. Hicri 330- 405 yılları arasında Dinever, Şehrizor, Hemedan, Nihavend, Samğan ve Azerbaycan bölgesinden bazı beldeleri içeren Hemedan Berzikan/ Hasnaveyh Devletinin emirlerinden olan Nasirüddin Bedr’i Muhammed Emin Zeki Bey müstesna idrak ve zekasıyla ve üslubuyla anlatır (Kürtler ve Kürdistan Tarihi; M. Emin Zeki Beg; Nubihar Yay. 2014 İstanbul sh/ 458- 473). Berzikan Aşireti savaşmayı, çatışmayı çok sevdiği halde N. Bedr aklı, siyasi zekası, idraki ile öyle şeyler yapmıştır ki, aşiretini emin bir topluluk haline getirmiştir. Aşiretine hakim olan fitne fesad ruhunu ortadan kaldırmıştır. Anlatılan olaylardan biri şudur ki, despotlar ile köylüler arasında ciddi çatışmalar vardır. Bölgedeki Kürt despotları köylülerin mallarını yağmalamaktadırlar. Nasırüddin Bedr bütün despotlara bir yemek şöleni verir. Ancak, bu mükemmel sofrada ekmek yoktur. Misafir despotlar ekmeği bekleyedursunlar N. Bedr söz alarak “Anlaşılan ekmeksiz yemek yiyemiyorsunuz değil mi? Şu halde neden üreten insanların ekinlerine ve hayvanlarına saldırırıp duruyorsunuz? Bir daha saldıracak olan olursa onun kanını helal sayarım (Age Sh. 472). N. Bedr ile ilgili bir diğer anlatı da şudur ki, birgün özel maiyetiyle halk arasında gezerken yaşlı bir odun taşıyan adamla karşılaşır. Adamcağız iki ekmeğini N. Bedr'in bir süvarisinin zorla aldığını emire şikayet eder. Nasirüddin Bedr olayı soruşturur. Yaşlı adamın ekmeğini nüfuz sahibi zengin bir askerinin aldığını öğrenir. Askeri buldurur ve yaşlı adamın ekmeklerini vermesini söyler. Asker zenginolduğu için hemen cebinden ekmeklerin ücretini vermeye teşebbüs edince, Nasiruddin Bedr “Hayır der, çarşıya gidip çalışacaksın, ekmeklerin parasını kazanıp o parayla yaşlı adamın ekmeklerini satın alıp, geri vereceksin!” Gerçekten de adaletli olmanın gereği budur. O yaşlı adam nasıl odun taşıyarak ekmeklerini satın aldıysa, o nüfuzlu adam da insanların gözü önünde çalışıp ter dökerek ve izzeti nefsini kırarak ekmek parasını kazanmalıdır. Odun taşıyan ihtiyar adamdan bahsetmişken cömertliğiyle meşhur Hatem-i Tai’nin millete verdiği yemeğe katılmayan yaşlı adamı da anlatalım. Bir gün Hatem-i Tai büyük bir ziyafetvermiş, büyük şölen düzenlemiş. Ziyafete neredeyse katılmayan kimse kalmamış.

Ancak Hatemi Tai’nin bizzat kendisi ziyafetine katılmayan biri var mı diye araştırırken, yemeğe katılmayan, sırtına dikenli çalılar taşıyan bir yaşlı adam görmüş. Yaşlı adama “Cömertliğiyle meşhur Hatem-i Tai herkes bir yemek veriyor. Onun yemeğine niye katılmıyorsun?” diye sormuş Hatemi Tai. Yaşlı adam demiş ki “Ben bu sırtımdaki dikenli yükümü izzet ve şerefimle çekerim ama Hatem-i Tai’nin minneti altına girmem!”. Ziyafetten sonra Hatem-i Tai’ye “Sizden daha cömert ve aziz kimi gördünüz?” diye sormuşlar. Hatemi Tai “O çölde gördüğüm dikenli çalılar taşıyan ihtiyar adam benden daha cömert ve azizdi” demiş. Allah bizlere de o yaşlı adamın izzet ve cömertliğini nasip etsin inşallah… 13 Haziran’da ölümünün sene-i devriyesi münasebetiyle rahmetle andığımız Cemil Meriç’in o sihirli ifadeleriyle “Batı kavramlarla düşünür; Doğu ise mesel ile… ” Ex Oriente lux, ex Occidente lex yani ışık Doğudan yükselir kanun Batı’dan…

Bu vesileyle, kısmen bazı edebi eserlerden kısmen kutsal metinlerden büyük oranda da halkın muhayyilesinden ya da halkın muhayyilesine girmiş olaylardan, hikayelerden, mesellerden küçük bir demet sunduk…

Yorumlar1

  • Mustafa çelik 34 dakika önce Şikayet Et
    Güzel Bir yazı kaleme alınmış. Teşekkürler
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat