Soykırım ruhu yaşıyor!
- GİRİŞ31.08.2026 08:38
- GÜNCELLEME31.08.2026 08:38
Primo Levi’nin insanlığın kulağına bıraktığı ağır bir uyarı vardır: “Bir kez olduysa yeniden olabilir.”
Saraybosna sokaklarında yürürken kimi zaman ayağınızın altında kırmızı reçineyle doldurulmuş bir havan izi görürsünüz. Onlara “Saraybosna gülleri” deniliyor. Uzaktan bakınca bir çiçeği andırırlar. Yaklaştığınızda ise o çiçeğin, bir zamanlar insanların üzerine düşen bombanın açtığı çukur olduğunu anlarsınız.
Bu şehirde taşların, duvarların bile hafızası var!
Bu hafta çok sayıda rektör hocamız ve birbirinden değerli akademisyenlerimizle birlikte, II. Uluslararası Anadolu Akademik Çalışmalar Sempozyumu’na bilimsel katkı sunmak üzere gönül coğrafyamız Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’dayım. Bu güzide sempozyumu düzenleyen Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi ekibine ve merkezin kıymetli başkanı Dr. Abdullah Akmaz hocamıza misafirperverlikleri için gönülden teşekkür ediyorum.
Bosna’ya her gelişimde 1990’lı yılların savaş görüntüleri yeniden zihnime üşüşür. Bu defa da öyle oldu. Daha önce ziyaret ettiğim Aliya İzetbegoviç’in kabrine evlatlarımla gittim. Ardından, kuşatma altındaki Saraybosna’nın dünyaya açılan nefes borusu olan Umut Tüneli’ni gezdik. Onlara duvarları, fotoğrafları, insanların o dar geçitten yalnızca silah ve yiyecek değil, yaşama iradesi taşıdığını anlattım. Hem de Aliya’nın generali Harun Komutan ile…
Çocukları buraya getirmek önemliydi. Çünkü hafıza ailede başlar. Bir millet çocuklarına neyi anlattığı kadar, neyi anlatmaktan kaçındığıyla da şekillenir.
Tam bu sırada Lahey’den hayırlı bir haber geldi.
Ratko Mladić ölmüştü.
Gazete dili “öldü” diye yazacaktır. Ben bu yazıda kelimeyi bir kere çıplak hâliyle kullanacağım: Bosna’da binlerce silahsız insanı katleden, çocukların üzerine top mermisi yağdıran ve savaş meydanından çok savunmasız siviller karşısında “kahramanlaşan” soykırım hükümlüsü Ratko Mladić geberdi.
Üstelik onun öldüğü gün Bosna’da, çocuklarımla Aliya’nın kabrini ve Umut Tüneli’ni ziyaret ediyor olmamı nasip eden Rabbime şükrettim.
Bir insanın ölümüne sevinmek; üzerinde elbette düşündürür. Fakat burada sıradan bir ölümden söz etmiyoruz. Ölüm haberi gelen kişi, hakkında dedikodu üretilmiş tartışmalı bir asker değildir. Suçları, binlerce belge ve tanık ifadesiyle uluslararası mahkemelerde yargılanmış; soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından kesinleşmiş müebbet hapis cezası almış bir faildir.
Yani aslında bugün Gazze ne ise o gün Bosna oydu!
Saraybosna 1.425 gün kuşatma altında kaldı. Avrupa’nın ortasında, 20. yüzyılın sonunda insanlar su kuyruğunda, ekmek almaya giderken veya çocuklarını okula götürmeye çalışırken keskin nişancıların hedefi oldu. Kuşatma boyunca 11 binden fazla insan, aralarında 1.601 çocuk da bulunmak üzere hayatını kaybetti. Şehrin çevresindeki tepeler askerî mevzi olmaktan çıkarılmış, sivil hayatı öğütmeye yarayan bir ölüm makinesine çevrilmişti. Üstelik adına savaş turizmi diyorlardı. Sırp askerlere para verip Keskin nişancı gibi sırf hamile kadın, çocuk, yaşlı öldürmek için gelenler vardı!
Mladić’in askerî doktrininde sivil ile cephe arasındaki sınır bilinçli biçimde silinmişti. Mahkeme, Saraybosna’ya yönelik saldırıların bir yan tesir olmadığını, sivil nüfus arasında korku yayma amacı taşıdığını saptadı. Pazar yerleri, tramvay durakları, hastaneler ve oyun oynayan çocuklar savaşın kazara vurduğu insanlar değildi. Terörün doğrudan hedefiydiler.
Ardından Srebrenica geldi.
Birleşmiş Milletler tarafından sözde! “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenica, Temmuz 1995’te Mladić’in kuvvetlerinin eline geçti. Sekiz binden fazla Boşnak erkek ve çocuk günler içinde sistematik biçimde öldürüldü. Cesetler toplu mezarlara gömüldü; delilleri ortadan kaldırmak için daha sonra iş makineleriyle çıkarılarak ikincil ve üçüncül mezarlara taşındı.
Bugüne kadar Srebrenica çevresinde 94 toplu mezar sahası açıldı ve yaklaşık 6.900 kurbanın kimliği kesin olarak belirlendi. Bazı aileler, aynı insana ait kemikleri birbirinden kilometrelerce uzaktaki farklı mezarlardan toplamak zorunda kaldı. Hâlâ bulunamayanlar var. Srebrenica Anıt Merkezi’nin kayıtları, soykırımın yalnız öldürme safhasını değil, suçu gizlemeye yönelik endüstriyel organizasyonu da gösteriyor.
Ratko Mladić’in karakter(sizliği) üzerine, onu savaş meydanında tanımış bir komutanın sözleri ayrıca kayda değer.
Eylül 1991’de Şibenik yakınlarında Mladić’in komuta ettiği kuvvetleri durduran Hırvatistan generali Rahim Ademi, ölüm haberinin ardından onun gerçek bir asker olmadığını; cesaretini yalnızca silahsız siviller karşısında gösterebildiğini söyledi. Ademi’nin değerlendirmesi sert fakat tarihsel sicille uyumludur: Mladić’in “zaferleri” toplu mezarlarda, kuşatılmış şehirlerde ve silahsız insanların üzerine çevrilen namlularda ortaya çıktı. Düzenli birliklerle karşılaştığı savaşlarda ise aynı başarıyı gösteremedi. Ademi’nin sözleri ve Şibenik cephesi, kahramanlık efsanesinin arkasındaki askerî kifayetsizliği de hatırlatıyor.
1992–1993 döneminde Bosna’daki İngiliz Birleşmiş Milletler kuvvetlerine komuta eden Albay Bob Stewart da Mladić’in ölümünün ardından, “Hiç kimsenin ölümünden haz duymam; fakat Mladić için gözyaşı dökmüyorum” diye yazdı. Stewart’ın The Telegraph’taki yazısı masa başında kurulmuş bir öfkenin ürünü değil. Bosna’da parçalanmış bedenleri, toplu mezarları ve çocukların ölümünü gözleriyle görmüş bir askerin tanıklığıdır.
Ve gelelim bugüne…
Bebek katili Mladić’in ölümünün ardından dün Novi Sad’da insanlar fotoğraflarını taşıyıp meşaleler yaktı. Milorad Dodik onun ölümünü “cinayet” olarak niteledi. Aşırı milliyetçi Vojislav Šešelj, “Onu öldürdüler” dedi. Rusya Dışişleri Bakanlığı Lahey yargılamasını “Sırp karşıtı çifte standardın” ürünü olarak göstermeye çalıştı. Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić ise Mladić’in ülkesine gönderilmemesini “medeniyetsiz davranış” diye tanımladı. Ölümün ardından verilen tepkiler, Balkanlar’daki hafıza savaşının henüz bitmediğini gösteriyor.
Daha vahimi, Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujić’in Mladić’in “tam devlet ve askerî törenle” defnedileceğini açıklamasıdır.
Mladić öldü ama maalesef soykırım ruhu hala yaşıyor!
Saraybosna’da tarih, müze kapısından çıkınca sona ermiyor. Çünkü bir ülkenin savaş sonrası kaderi yalnız mezarlıklarında değil; pazar tezgâhlarında, asfaltında, toplu taşımasında ve insanların ay sonunda ceplerinde kalan paranın miktarında da okunuyor. Savaşın ekonomik bilançosu, son kurşun sıkıldığında kapanmıyor. Düşük yatırım, parçalı kamu yönetimi, göç, zayıf verimlilik ve geciken altyapı üzerinden kuşaklar boyunca, adeta acımasız bir bileşik faiz gibi işlemeye devam ediyor.
Burada taksicilerle, esnafla, sokakta karşılaştığım vatandaşlarla yaptığım sohbetlerde hemen herkes aynı yere geldi. Bosna-Hersek’te fiyatlar son birkaç yılda olağanüstü yükselmiş. Maaşlar artmış olsa bile hayat pahalılığı o artışları çoktan yutmuş. Bir taksici yakıt fiyatlarından, bir başkası kiralardan, diğeri market alışverişinden söz etti. Kullanılan kelimeler değişiyordu ama hissiyat aynıydı: İnsanların geliri büyümüş, refahı büyümemiş.
Bu yakınmalar yalnızca sohbetlerin sıcaklığı içinde söylenmiş gelişigüzel cümleler değil. Bosna-Hersek İstatistik Ajansının Temmuz 2026 verilerine göre yıllık tüketici enflasyonu yüzde 3,6 görünse de ulaştırma fiyatları bir yılda yüzde 13, konut, su ve enerji giderleri yüzde 10,8 yükselmiş. Daha çarpıcı olan, 2015’i 100 kabul eden endekste genel fiyat düzeyinin 135,6’ya, gıda ve alkolsüz içeceklerin ise 157,1’e ulaşmış olması. Başka bir ifadeyle gıda fiyatları 2015 seviyesinin yüzde 57 üzerinde.
Bunu yollarda da görüyorsunuz.
Saraybosna’dan Mostar’a doğru ilerlerken tabiat nefes kesiyor ama yol aynı cömertliği göstermiyor. Daralan şeritler, ağır vasıtaların arkasında uzayan kuyruklar, yer yer bozulan satıh ve dağların arasından kıvrılarak giden M17, ulaşım altyapısındaki eksikliği her kilometrede hatırlatıyor. Sonra birden modern bir otoyol kesimi çıkıyor karşınıza.
Laf aramızda. Türkiye’de gençleri belirli periyotlarla balkanlara ve birçok AB ülkesine götürmek gerek. Geleceğe dair karar konfor alanları eminim etkilenecektir!
Bosna’nın para bulmak kadar karar almak, karar almak kadar farklı yönetim birimlerini aynı hedefte buluşturmak güç. Kötü yol yalnızca otomobilin amortisörünü bozmaz; zamanı, yakıtı, ticareti ve yatırım iştahını da tüketir. Kalkınma iktisadında yol, asfalt dökülmüş toprak değil; birbirine bağlanmış pazar, emek ve fırsattır.
TİKA ise bütün Balkanlar’da olduğu gibi Bosna-Hersek’te de Türkiye’nin nefesi olmaya devam ediyor. Üstelik artık yalnızca tarihî eser restorasyonlarıyla değil; sağlık, eğitim, tarım, çevre ve sosyal dayanıklılık projeleriyle sahada. Kurumun verdiği bilgiye göre 1995’te açılan Saraybosna ofisinden bugüne kadar Bosna-Hersek’te 1.200’den fazla proje hayata geçirilmiş.
TİKA Bosna’da yalnızca taşları, köprüleri ve tarihî yapıları onarmıyor; bir toplumun gündelik hayatını, üretme kapasitesini ve geleceğe tutunma iradesini de güçlendiriyor. Bana göre gerçek kamu diplomasisi budur. Hatıra fotoğrafı çekip dönmek değil, siz gittikten sonra çalışmaya devam edecek bir laboratuvar, hastanede kullanılacak bir cihaz, yeşerecek bir fidan ve öğrenciyi okuluna taşıyacak bir araç bırakmak.
Savaşın hafızasından ekonomiye geçiş, sanıldığı kadar büyük bir sıçrama değil. İkisinin arasında kurumlar, güven, kalkınma ve insan hayatına verilen değer var.
Haaa şunu da söylemeden geçmeyeyim!
Mladić gibi bir aşağılık bir soykırımcı için bugün methiyeler düzenler; o gün Bosna’nın yanında biz vardık. Yarın yine biz olacağız.
Ama bu kez o Türkiye bu Türkiye değil!
Şimdi başımızı kaldırıp biraz da haftanın küresel piyasalarına bakalım.
Küresel piyasaların ana belirleyicisi Jackson Hole toplantısı ve Fed Başkanı Kevin Warsh’ın konuşmasıydı. Warsh, enflasyonun yüzde 2 hedefine doğru ikna edici biçimde gerilememesi hâlinde Fed’in yapacak işi bulunduğunu söyledi. Piyasa bu cümleyi faiz artırımına açık kapı olarak okudu. Eylül ayında 25 baz puanlık artırım ihtimali konuşma öncesindeki yüzde 35 civarından yüzde 57–58 düzeyine yükselirken, ABD’nin iki yıllık tahvil faizi yüzde 4,34’e çıktı. Dolar endeksi haftalık yaklaşık yüzde 0,9 değer kazandı.
Altındaki sert düşüşün temelinde de bu yeniden fiyatlama vardı. Ons altın cuma günü yüzde 3,2 civarında gerileyerek 4.455 dolar çevresine indi; gümüşteki kayıp yüzde 4’ü aştı. Altının üç ayın zirvesine yaklaşmasının ardından gelen kâr satışları, yükselen tahvil faizleri ve güçlenen dolar aynı anda devreye girdi. Cuma günkü piyasa hareketleri, kısa vadede faiz beklentisinin jeopolitik güvenli liman talebine üstün geldiğini gösterdi.
Faiz yükseldiğinde kupon ödemeyen altını tutmanın fırsat maliyeti artar. Doların değer kazanması da diğer para birimleriyle altın alanlar için maliyeti yükseltir. Ancak ABD’nin 40 trilyon doları aşan kamu borcu, merkez bankalarının rezerv çeşitlendirmesi, jeopolitik kırılmalar ve para sistemine ilişkin güvensizlik ortadan kalkmış değil. Altında kısa vadeli yön ile uzun vadeli rejimi birbirine karıştırmamak gerekir.
Petrol fiyatları da Fed’in daha şahin tonu ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğine ilişkin muhtemel anlaşma söylentileriyle haftayı gerileyerek kapattı. Brent petrol 89 dolar civarına indi. Hürmüz’de kalıcı bir rahatlama petrolü ve enflasyon beklentilerini aşağı çekebilir.
Türkiye’de haftanın önemli gelişmesi TCMB’nin 1 Mart’tan beri ara verdiği bir hafta vadeli repo ihalelerine yeniden başlamasıydı.
Politika faizi yüzde 37’de kaldı; fakat bankaların yüzde 40’a yaklaşan fiilî fonlama maliyeti yeniden politika faizine yakınsamaya başladı. Bu nedenle alınan karar teknik bir likidite adımından daha fazla anlam taşıyor. Eylül Para Politikası Kurulu toplantısı beklenmeden finansal koşullarda sınırlı bir gevşeme başladı.
Bu gelişmelerin bireysel mevduat tarafındaki geçişi daha yavaş olacaktır.
Bankacılık hisselerinin bu sürece olumlu tepki vermesi şaşırtıcı sayılmaz; daha düşük fonlama maliyeti net faiz marjı beklentisini destekler. BIST 100 haftayı yaklaşık yüzde 0,9 yükselişle 14.641,56 puandan kapattı. Cuma günü bankacılık endeksindeki artış yüzde 1,25 oldu.
Önümüzdeki haftanın yurt içindeki ana gündemi 3 Eylül’de açıklanacak ağustos enflasyonu olacak.
Piyasa anketleri aylık TÜFE artışının yüzde 1,9 civarında, yıllık enflasyonun ise yüzde 31,6–31,9 aralığında gerçekleşmesini bekliyor. Beklentinin altında gelecek bir veri, repo adımını izleyebilecek faiz indirimi ihtimalini güçlendirir; yukarı yönlü sürpriz ise TCMB’nin hareket alanını daraltır. Özellikle hizmet enflasyonu, kira, eğitim ve gıda kalemlerinin seyri manşet rakamdan daha belirleyici olacaktır.
Küresel tarafta ise ABD’nin iş gücü verileri izlenecek. Salı günü açık iş sayısı, hafta ortasında öncü istihdam göstergeleri ve Fed’in Bej Kitabı, cuma günü de ağustos ayı tarım dışı istihdam verisi açıklanacak.
Unutmayalım; tarihsel inkârın vadesi yoktur.
Piyasalar yaşadıklarını birkaç haftada hatta bazen birkaç seansta unutabilir;
Ama milletler yaşadıklarını asla unutmaz!
Bu yüzden uluslararası toplum bugün Belgrad’daki duvar resimlerini ve bir soykırım hükümlüsüne devlet töreni hazırlanma gayretlerini iyi görmelidir. Bunlar geçmişe ait masum nostalji gösterileri değildir. Demokratikleşmenin tamamlanmadığını, suçun ideolojik mirasının yaşatıldığını gösteren siyasi işaretlerdir.
Bosna ayakta. Saraybosna yaşıyor. Çocuklar yeniden sokaklarda koşuyor.
Mladić’in eliyle yok edilmek istenen ülke, hâlâ hayatta.
Ratko Mladić’in ateşi bol olsun!
Şimdi sıra, onu üreten, saklayan, kahramanlaştıran ve hâlâ alkışlayan, alkışlatan soykırımcılığın tarih ve siyaset önünde gömülmesinde.
Yorumlar1