Adı Yemendir, Kendisi Kimdir?
- GİRİŞ12.10.2026 09:17
- GÜNCELLEME12.10.2026 09:51
Bu köşeyi takip eden dikkatli ve sabırlı okuyucularımız hatırlayacaklardır, ilk baştaki yazılarımızın bir kısmı Orta Doğu toplumlarına ve devletlerine tahsis edilmişti. Bu yazılarda bazı ülkelere uzun yer ayrılmış ise de bazı ülkeler ya kısaca anlatılmış ya da hiç anlatılmamıştı. Bugün anlıyorum ki, Yemen de ihmal ettiğim önemli ülkelerden bir tanesi. Ne yazık ki, günlük meşguliyet ve imkansızlıklarımızdan dolayı her konuyu dörtbaşı mamur etüt etmek, anlatmak ve tartışmak mümkün olmuyor. Çoğunlukla gönlüm razı olmasa da proaktif ve eksiksiz bilgi mimarisine sahip yazılar yazmak mümkün olmuyor, akış hızı ve şiddeti artan olaylar bizi yönlendiriyor. Yemen işte böylesi ihmale uğramış ülkelerden birisi. Millet ve devlet olarak kronik bir zaafımız var: fiziksel yakınlık ve hayati derecede ilişkilerimize rağmen zihinsel uzaklık! Yemen türküsü diyebilirim ki, milletimizin büyük çoğunluğunun bildiği bir türküdür.
Ancak, türkünün içinde anlatılanların yaşandığı dönem ve coğrafyaya dair bildiğimiz çok şey olduğu söylenemez. Mesela 1870 ile 1918’ e kadar Yemen’de verdiğimiz şehit sayısı bile tahmini 250 bin ile 500 bin arası farklı rakamlar ile ifade edilmektedir. Hatta bu sayıyı daha da yükseltmek de mümkündür. Ne yazık ki, genel olarak 1. Dünya Savaşı ve önceki isyanlarla ilgili ordu kayıtlarımızın ve devlet arşivlerimizin zaten yeterli olmayan kıymetli belgelerinin yabancı arşivlerle mukayeseli olarak etüt edilmeyişi, bizi bugün bile etkileyen nüfuz coğrafyamızdaki olaylara bugün cereyan etmiş olaylar ciddiyetinde bakamayışımız gibi nedenlerle bu coğrafya ve ülkelere dair devlet bilgimiz son derece yetersizdir. Geçmişe göre daha da sınırlarımızın içine kapandığımız, zihinsel ve duygusal ilişkiler anlamında uzaklaştığımız bu coğrafyaların bize daha da yabancılaştıklarını söylemek mümkündür. Son yıllarda Irak, Suriye, Balkanlar, Libya, hatta Azerbaycan, Nahcivan gibi ülkelerde yaşanan olaylar nedeniyle karşımıza çıkan bazen de hiç farkına varmadığımız eksikliklerimiz bu yabancılaşmanın sonucudur. En basitinden dil engeli, sosyal tecrübe engeli, yerele dair bilgi eksikliğinden kaynaklanan yönetme zorluğu engeli, vb sıkıntılar bu yabancılaşmanın göstergeleridir.
Garip olan şey de şudur ki, bu coğrafyada bulunan toplulukları sadece güç ile yönetmek mümkün değildir. Mütemmim ve zengin bilgi ve hikmet ve rey (görüş) sahibi de olmak gerekmektedir. Bölgeden ayrıldığımız yakın tarihimizin olaylarını ve bizim tarafımızdaki kişilerini bile bilmediğimizi söylersem konu biraz daha anlaşılır olacaktır. Son Osmanlı Sadrazamlarından Ahmet İzzet Paşa mevkiinden son derece aşağıda bulunan Yemen’deki ordu komutanlığını talep etmiş ve Yemen’de savaş vermiştir, kurmay başkanı da Binbaşı İsmet Bey’dir (İsmet İnönü).
Halbuki 18. Yüzyıldan itibaren Batı ve özellikle de İngiliz, Fransız, Alman ve Rus orduları içinde işgal ve müdahale edilen bölgelere ilişkin esaslı çalışmalar yapan Oryantalistler, bilim insanları mevcuttur. Bu devletler bölge ile ilişkilerini kesmemişlerdir, ayrıca bölgeye ilişkin bilgilerini sürekli geliştirmişlerdir. Hatta İngiliz ordusu içindeki subaylardan bazıları üst derece bilim insanıdırlar. Mesela Güney Arapçasına ait kitabeleri bulup, Avrupa’ya getirenler ve metinleri deşifre edip Journal Asiatique’de yayınlayanlar arasında görevli İngiliz subayları da vardı.
Adı Yemendir de Kendisi Nedir? başlığının tesadüfi bir isimlendirme olmadığını bilmenizi isterim. İlk başta konumuzla ilgili öz ve seçici bilgi vermeden önce şunu ifade edelim ki Yemen'de tek bir otorite olmadığı gibi her egemenlik bloğu içinde kabileler vardır. Ve bunlara toptan hitap etmek mümkün değildir. Ayrıca her grup ve kabile bir bölgesel ve küresel gücün enstrümanı olabilir. 2. Dünya Savaşını da içeren dönemde New York limanından sonra ikinci işlek liman Yemen’dedir. Bu network kapasitesini ve önem düzeyini gösterir.
Yemen bizim hafızamızda kaldığı şekliyle Arap dünyasının bir parçası ise de bu dünyanın her açıdan nevi şahsına münhasır ayırıcı özellikleri olan diğer yarısını oluşturmaktadır.
Kısaca esastan bir özet vermek gerekirse bilindiği üzere Araplar Nuh’un (as) oğlu Sâm’dan geldiği kabul edilen ve genellikle “Samiler” dediğimiz büyük bir milletler topluluğunun üyesidirler. Sami terimi Babilliler ve Asurlular, İbraniler, Fenikeliler, Aramiler, Habeşliler, Sebeliler ve Arapları içermektedir. Milletlerin soy ve kültür tespitinde önemli yer tutan lingüistik çalışmalar açısından bakacak olursak Sami dillerinin en eskisi Babil’de ve Asurca görünmektedir (MÖ. 3000- 500). Bugünkü Yemenin eski halkları olan Sebe ve Himyeri haklının dili ise kitabelere göre MÖ 800 yıllarından itibaren varlığı tespit edilmiştir. Sami dilleri arasında en genci olan Arapça ise MS 500 yıllarından itibaren örnekler içermektedir.
Birçok Batılı yazarın ve İslam aliminin dikkat çektiği gibi Kuran'ın vahiy dili Sami dilleri arasında en genci olan Arapça'dır. Bu yönüyle bir mucizedir. Adeta medeniyetten uzak çölün bu kısmı içinde yaşayan ümmî kabileleri ilk muhatapları olan bu mukaddes kitabımızın dil olarak öncesi yoktur. Tevrat’ın vahiy dili İbranice, asıl İncil'in ise Aramice’dir. Kuran Arapçanın ilk temel kitabıdır. Bu kitap merkezinde bir araya gelen ve yaşayan en genç Sami Kavmi olan Araplar bütün Sami kavimlerinin sahip oldukları coğrafyaya tek başlarına sahip olmuşlardır.
İçinde yaşayan kavimler açısından bakarsak Yemen’in ilk bildiğimiz kavmi Sebelilerdir.
Kuzeyli Arap kabilelerinden daha eski tarihlerde yaşayan Sebelilerin diline ait bulgular MÖ 800’den itibaren başlamaktadır. Bu yönüyle Yemen’in tarihi bugünkü Arapların tarihinden daha eski yüzyıllara dayanmaktadır. Sebelilerin kültür ve medeniyette çok gelişmiş oldukları tarihi kayıtlarda ve dini metinlere geçmektedir. Mesela Hazreti Süleyman’a (as) verilen hükümranlığın lüks tüketim maddeleri Yemen'den gelmektedir. Dini metinlerde yer alan “Belkıs’ın tahtı” da bu lüks ve sanata işaret olabilir. Kuranı Kerim’de Neml Süresinde geçtiği şekliyle (27/39- 40) “Hazreti Süleyman Belkıs gelmeden önce tahtının getirilmesini isteyince, cinlerden ifrit “Sen makamından kalkmadan onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve güvenim var” demiştir.
“Kitaptan ilmi olan kimse” ise “Gözünü açıp kapamadan, Onu sana getirebilirim” dedi. (Kitaptan ilmi olan kişinin Asaf B. Berhiya’nın İsmi Azam ve Esmaül Hüsnanın sırlarına vakıf olduğunu İslam uleması ifade etmişlerdir.) Süleyman onu (Sebe Melikesinin tahtını) yanı başında yerleşivermiş görünce “Bu dedi Şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için Rabbimin gösterdiği lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, bilsin ki, Rabbin müstağnidir, çok kerem sahibidir.
”Bu Kuran'da anlatılan kıssa büyük ibretler, gerçekler ve hikmetler içermektedir. Hazreti Süleyman (as) döneminde Yemen'de Sebeliler tarafından büyük bir medeniyet kurulmuş olduğunu, taht ile sembolize edilen büyük hazinelere ve sanat eserlerine sahip olunduğunu, vs işaret etmektedir. Diğer yandan, Hazreti Süleyman’ın Belkıs'ın tahtını getirme biçimi Yemen halkına ve devletine müdahalenin alışılmış yolların dışında fevkalade imkanlarla yapıldığına işaret etmektedir. Yanındaki ilim sahibi zat tanımı ise büyük devletin esas ve tasarruflarına hakim olması beklenen ilim, hikmet ve takvayı işaret etmektedir. Nitekim tahtı yanında gören Süleyman (as) gururlanmamış, “Şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için Rabbimin gösterdiği lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, bilsin ki, Rabbin müstağnidir, çok kerem sahibidir.” demiştir. Allah Kuran’ın her kelimesinde gizli mündemiç hakikatlerden bittertip istifade ve feyizyab olmayı nasip etsin. Kof gururdan, servet ve mücevherat hırsından, eşyanın Allah’a bakan yüzünü unutmaktan muhafaza etsin.
Yemen ile Kuzey Araplarını ayıran çöl doğal bir ayraçtır. Akraba olmakla birlikte birbirinden oldukça farklı özelliklere sahip Kuzey ve Güney Arapları olarak ikiye ayırmıştır. Kuzeydeki Bedeviler Arapça konuşurlarken Kuzeydekiler Müslümanlar tarafından Himyeri olarak adlandırılan bir lehçe ve bir özel yazı kullanmışlardır. Ancak, Güneydeki devletler gibi konuşulan lehçeler de MS 600 itibarıyle ölü dil haline gelmiştir. Ancak, bizi 2500 yıl öncesine götüren Sebe kitabeleri hala etkileyicidir. Sebelilerden önce ise tanıdık iki kavim Yemen'in sakinleridirler.
Bunlar Birinci ve İkinci Ad kavimleridir. Helak edilmişlerdir. Meşhur Ma’rib Seddini İkinci Ad Kavminin hükümdarı yaptırmıştır. Yemen tarihsel olarak Arap Yarımadasının Hindistan ile Mısır arasındaki ticaret güzergahıdır. Deniz yolu Babülmendep kullanılıncaya kadar ticaretin ana aksı olmuştur. Arabistan yarımadasının çölüne ıssız Arabistan “Arabia deserta” denirken Romalı coğrafyacılar Yemen’e “Bereketli/ Talihli Arabistan” (Arabia Felix) demişlerdir. Araplar da aynı mantıkla “El Yemen es Saîd” (Mutlu Yemen) demişlerdir. Sebelilerin zenginliklerinin bir sebebi de budur. Bu konumu itibariyle şunu da ifade edelim ki bölge doğal olarak İran- Pers güçlerinin tarihsel olarak da nüfuz alanıdır. Her ne kadar Zeydilik Şiilikten ayrılan yönleri olsa da güncel olarak da İran'ın temas ve irtibatta olduğu beşeri alandır.
Belgesel jeopolitik açısından baktığımızda Yemen ile ilgili diğer bir güç sömürgeci Habeşlilerdir. Habeş kralı Yemen’e atadığı valilerle egemen olmaya çalışmıştır. Meşhur Kabe’yi yıkmaya gelen Ebrehe Habeş kralının valisidir. Bu uzun anlatımın nedeni tarihsel olarak Güney ve Kuzey Araplarının farklılığının kökenlerine inmek, Yemen ile ilişkili bölgeyi işaretlemek içindir. Burada yaşayan bazı devletler de artık arkaik tarihi devletler olsalar da Yemen’de farklı bir kültür şeklinde yaşamaya devam etmiştir. İslamiyet sonrası Ortadoğu’da kurulan büyük İslam devletleri döneminde Yemen kısmen tarihin arka penceresi önünde kalmıştır. Ancak, Avrupalıların coğrafi keşifleri ile birlikte Osmanlılar ile Portekiz ve İngilizler arasında küresel mücadelenin cereyan ettiği coğrafyalardan biri olmuştur. Bu durum günümüze kadar devam etmiştir.
Küresel düzenin ilk değişim semptomları diyebileceğimiz Arap Baharının (Biz bunu sadece Arap ve Müslüman Dünyanın değiştirici dinamikleri olarak bakmıştık. Bugün bu bakış açısının dışına çıkmak mümkün artık) etkilediği ülkelerin başında Yemen gelmektedir.
Yoksulluk ve yoksunluğun had safhada olduğu bu ülkede iç karışıklık ve dış müdahaleler eksik olmamıştır. Nihayet günümüze geldiğimizde Yemen’deki Husi yönetiminin atakları küresel tedarik sistemini etkileyecek majör etkenlerden biri olmuştur.
Yemen iç savaşına Suudi Arabistan'ın dahil olmasıyla (2014) Yemen önce bölgesel savaşın günümüzde ise büyük küresel güçlerin müdahalesiyle küresel savaşın bir parçası ve sahası olmuştur. Kuzey- Batıda hakim olan Husi yönetimi son olarak Kızıldeniz üzerindeki stratejik adaları ele geçirerek küresel güçlerle pazarlık yapacak konuma gelmiştir. Ayrıca, gelişmiş silahlarına rağmen disiplinsiz ve ciddi yetenek ve performans sorunu olan bir orduya sahip olan Suudi Arabistan zor durumda kalmıştır. Trump Amerika’sının Kasım Seçimlerine kadar İran ile ilgili bir saldırı yapmayacağını ifade etmesi, Husiler ile anlaşması Suudi Arabistanı Husilerle baş başa bırakmış görünmektedir.
Husilerin de tıpkı destekçisi İran gibi Çin, Kuzey Kore ve Rus teknolojisi ürünü silah ve konum sistemlerinden ve ürünlerinden yararlanıyor olması bu savaşın zor geçeceğinin sebeplerinden biridir. Bu durumda, Suudi Arabistan Mekke Ortak Savunma Anlaşmasına imza koyan Türkiye ve Pakistan’dan destek talebinde bulunmaktadır. Bu anlaşma gereği Türkiye ve Pakistan Suudi Arabistan’a kısmi yardımda bulunacaklarını resmen de beyan etmişlerdir. Halen sahada Türkiye destekli paramiliter yapıların olduğu bilgisi gelmektedir. Bunun yanında Türkiye bazı teknolojik radar ve silah sistemleri göndereceğini beyan etmiştir.
Bilvesile ifade edeyim ki, S. Arabistan'ın teknolojik düzeyi yüksek silahlar kadar savaşacak disiplinli askeri güçlere ihtiyacı vardır. Geçtiğimiz haftalarda, sahadaki çatışmalara ilişkin Türkiye tarafından Dışişleri ve Savunma Bakanlığı üzerinden yapılan açıklamalara Husilerin bazı kanallar üzerinden diplomatik teamülleri de aşan çok sert tepki gösterdiğini önceki yazılardan birinde ayrıntılı olarak belirtmiştim.
Özellikle Husilerin Savunma Bakanlığı danışmanı Abid el Tawr, “El Arabi” kanalına küstahça açıklamalar yapmıştır. Türkiye’yi Suudi Arabistan'ın emirleriyle hareket etmekle suçlamış, “Eğer Türkiye savaşa girip Suudi Arabistan’ı savunacağını zannediyorsa biz hazırız, kaybeden Türkiye olacaktır. Türkiye bir Amerika veya İngiltere gücünde olamaz ama kendi ayaklarıyla bu bölgeye darağacına gelmiştir. Biz toprağımızı ve dinimizi savunuyoruz” demiştir.
Bugün bu açıklamanın bazı dayandığı temelleri görebiliyoruz. Husilerin tıpkı İran gibi yararlandığı Çin ve Rus teknolojisi silah sistemleri, Suudi Arabistan'ın teknoloji ürünü silah sistemlerini mağlup etmiş görünmektedir. Burada Suudi Arabistan ordusunun disiplinsizliği, yeteneksizliği de apaçık görünmektedir. Bunun yanında Trump’ın yeni açıkladığı seçimlere kadar İran'a saldırmayacağı beyanı İran'ın paramiliter müttefiklerine karşı da uygulanacak bir husus olarak dikkati çekmektedir. Bu durumda, yine önceden vurguladığımız gibi Amerikanın İran Savaşını ve bu çerçevedeki İran müttefikleri ile yapılan diğer bölgesel çatışmaları bölgesel güçlere yükleme politikası açığa çıkmaktadır.
Aslında bölgedeki İran Türkiye rekabeti bugünün meselesi de değildir. Arap Baharından itibaren Yemende İran ve Türkiye rekabeti müttefik yerel güçlere destekleriyle açıkça görülmekte idi. Hatta Türkiye’den bölgeye gönderilen modifiye silah yüklü kargo gemilerinin müsadere edildiği (2010 ve sonrası yıllarda) basında da yer almıştı. Bu rekabetten dolayı Türkiye’nin bölgedeki müdahalesi ve yerel müttefiklerinin tarafını tutması nedeniyle sahada değişik vesilelerle görüştüğümüz Yemenli diplomat ve uzmanlar Türkiye’nin bu tutumundan rahatsızlıklarını, sitemlerini dile getirmişlerdi. Aslında bu durum birçok Arap ülkesinde son yıllarda gözlemlenen ve dile getirilen bir rahatsızlıktır.
Arap sokağı ve mahfilleri Türkiye’nin taraf tutan değil, bütün kesimleri kucaklayan ve hakemlik yapan bir güçlü ülke olmasını istemektedirler. Bu söyleme ve talebe İran yanlısı veya bazı seküler Arap yönetimlerinin yönlendirmesi olarak baksak da objektif düşündüğümüzde “Güçlü hakem rolü” daha uygun görünmektedir. Husi danışmanın dediği gibi Türkiye ne yazık ki, bir Amerika ve İngiltere değildir. Taraf tutarak girdiğimiz çatışmaları ve savaşları barış ile sonlandırma gücümüz yeterli olmayabilir. Ayrıca başkaca ortaya çıkacak komplikasyonları da üstlenmek zorunda kalabiliriz. Suriye Savaşında örneğini gördüğümüz gibi savaş sorunlarının bir kısmını üstlenmek zorunda kalışımıza benzer bazı yükümlülüklerden kaçmak mümkün olmayabilir.
Diğer yandan, devletin “Hard Power” enstrümanları ile müdahale etmeden önce ilgili ülkelerde mutlaka bir beşeri zemin oluşturmuş olması, müdahale esnasında ve sonrasında soruna özgü bizatihi Türkiyedeki kurumlarımızda amaca uygun yetişmiş görevlilerimizin olması şarttır. Bölgesel güçler ve müttefikleriyle rekabet politikamızın çerçevesini çizerken Arapça bir özdeyiş zihnimde yeni pencereler açtı. Bu özdeyiş (Maxime) “İhtiyarul kelam as’abu min telifihî” konu seçmenin onu yazmaktan daha zor olduğunu ifade etmektedir (Söylenecek sözü tercih etmek onu yazmaktan daha zordur). Yani bazı devlet politikalarını seçmek o politikaları uygulamaktan daha zor olabilir. Gizli manasıyla ise bazı politikaları seçtiğinizde o politikalarda başarı kazanma imkan ve ihtimaliniz daha düşük orandadır veya aşırı maliyetlidir. Geçmiş yıllardan beri bölgede İran, Mısır ve Arabistan gibi bölgesel güçlerle yürüttüğümüz rekabet ve çatışmalar bir sonuç doğurmadığı gibi bizim için büyük külfetler, kayıplar doğurmuştur. Bu husus saydığımız ülkeler için de geçerlidir.
Bölgesel savaşlara dahil olmaları kendileri için beklemedikleri olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Hele başka stratejik hedef ve düşmanlarını ihmal etmelerine yol açmıştır. Mesela geçmişte Yemen'de iç savaşta taraf olan Mısır 60 ila 80 bin arasında askeri Yemen'de iken İsrail'in saldırısına uğramıştır. 1962-1970 yılları arasında Nasır'ın Arap Milliyetçiliğini bir büyüme enstrümanı gibi kullanması ve Arap dünyasındaki etkisi Yemen'de Suudi Arabistan ile vekil güç odakları üzerinden rekabetine ve çatışmasına neden olmuştur. S. Arabistan Mütevekkili monarşisi yanlılarını Mısır ise cumhuriyetçileri desteklemiş, bu savaşı cumhuriyetçiler kazanmıştır.
Ancak, Mısır/ Suriye/ Ürdün ile İsrail arasındaki savaşta (5- 10 Haziran 1967) ağır yenilgi almış, büyük topraklar kaybetmiştir.
Mısır belki de bu nedenle, Babülmendep krizi Süveyş Kanalından elde ettiği gelirlerin azalmasına neden olmuşken bu krize doğrudan ve sert üslupla müdahale ve taraf olmaktan uzak durmaktadır.
Suudi Arabistan ile Yemenli Husiler arasındaki çatışmalara müdahil olma aşamasında ana politik çerçeveyi bir kez daha teenni ile değelendirmekte fayda vardır. Burada Türkiye’nin bu savaşın bir parçası olması Savunma Bakanlığı sözcümüzün ifade ettiği gibi küresel tedarik zincirinin güvenliğini sağlamak için midir? Dışişleri Bakanlığımızın yazılı mesajında olduğu gibi anlaşmalı olduğumuz Suudi Arabistanın egemenlik haklarını korumak için midir? Yoksa Türkiye olarak bu bölgede korumamız gereken bir devlet ve millet menfaati mi vardır? Bu sorulara açıklık getirdikten sonra diğer safhalara geçebiliriz. Her savaş yıpratıcıdır, hatta galipler için bile yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Bölgedeki İran Amerika Savaşının hasar tespiti ve yıkımı zamanla ortaya çıkacaktır. Amerikanın yerel savaşları bölgesel güçlere yükleme (Bölgesel güçleri kendisi adına taşeronlaştırma) ve daha da ötesi bölgesel çatışma virüsleri bırakma politikası üzerinde hassasiyetle durmalıyız. Kararımız müstakil ve büyük devlet kararı olmalıdır.
Özellikle Yemen'de Suudiler ile Husilerin savaşını genel çerçeveden çıkarıp özele indirdiğimizde daha somut konulara eğilebiliriz. Bu savaşa kıyıdan köşeden girmek ama savaşın sonuçlarından kaçınmak mümkün olmayabilir. Husiler sadece Yemende lokalize olmuş bir topluluk gibi görünse de İsrail ve Amerika karşıtlığında dolayı İslam Dünyasında özellikle örtülü ve gayri nizami dinamizmi olan gruplar nezdinde ciddi bir itibarı oluşmuştur.
Kaldı ki, Türkiye'nin müdahalesi aynı zamanda İran'a karşı bir müdahale keyfiyetinde olacaktır. Bu İran'ın bölgedeki unsurları tarafından hedef alınma riski içermektedir. Bu elbette ki Türkiye'nin mücadele edebileceği bir durumdur. Ancak, bunun asıl etkisi Türkiye'nin Ortadoğu ve İslam dünyasındaki liderlik ve hakemlik rolünü olumsuz etkilemesi şeklinde olacaktır. Biz bunun benzerini Irak'ta yaşadık. Yemen'de Sünni nüfus aslında % 65 oranında nüfusun ana kütlesini oluşturmaktadır . Ancak, son dönemde İran etkisinden dolayı Husiler (Zeydilerin oranı % 35) bir etkinlik kazanmışlardır. Bunun dışında ne yazık ki, Yemen halkı için temel altyapı ve uzun vadeli sürdürülebilir gelişme ve yükselme temin edilmediği için Sünni bölgeler kendi kaderine terk edilmiş durumdadır. Bundan dolayıdır ki, zaten iç çatışmalar yaşayan ülkede terör örgütleri kolayca yeşermiştir. Mesela yakın geçmişte Yemen’in bazı bölgelerinde Yemen El Kaidesi etkili olmuştur. Hatta son derece gelişmiş teknoloji ile donatılmış Amerikan güdümlü füze muhribi US Cole Yemen El Kaidesi tarafından vurulmuş, ciddi hasar verilmiştir (2000). Bugün 40 milyona yaklaşan nüfusuyla Yemen beşeri haritası bizim için muamma değilse de bize kapalıdır.
Yemen’in batısı dik yamaçlı yüksek dağlardan oluşmaktadır. Hadur eş Şuayb Dağı 3.750 metre yükseklikte en yüksek dağdır. İç ve Doğuda bölgeleri kurak çöl ve platolar ile kaplıdır.
Adem Körfezi ve Kızıldeniz kıyılarında sıcak ve nemli dar kıyı ovaları (Tihame) vardır.
Ülkenin özellikle Kuzey Batı bölgesi ise saldırıya ve savunmaya son derece uygundur. Ülke nüfusu savunma ve savaş için yeterli ve elverişlidir. Bilindiği üzere Müslüman olduktan sonra Yemen asıllı askerler İslam ordularında fetihlerde büyük başarılar kazanmışlardır.
Coğrafyanın karakteri ve üzerinde yaşayan halkların genetiği ve pratikleri nedeniyle Yemenliler savaşçı bir halktır. Yönetilmeleri ve elde tutulmaları son derece zordur.
Eğer Türkiye bölgedeki savaşa müdahale edecek ise bunun kısa zamanda tam bir mücadeleye dönüşeceği hesap edilerek, Yemen halkı üzerinde ciddi bilgi ve kanaat sahibi olmak, halk içinde yaşayacak ve etkili olacak kadar bölge dili ve kültürüne sahip her sınıftan uzmanı Dışişleri mensuplarına, Genelkurmay, Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı, vb kurumların görevlilerine ihtiyaç vardır. Askeri birlik sevki halinde hava savunma sistemine mutlaka sahip olunmalıdır. Suriye'de Rus Savas uçakları tarafından bombalanan taburumuz hala içimizde bir ukde ve kapanmayacak bir yaradır.
Eğer Amerikadan bağımsız bir politika izleme ve “müzakere” konusunda da devlet iradesi tecelli ederse bu Türkiye’nin başka yararlar sağlamasını mümkün kılabilir.
Bazı toplumlarla müzakere ve iletişim rekabetten daha yararlı sonuçlar doğurabilir.
Ancak, müzakere için güçlü bir uzman diplomat kadrosuna ve saha yöneticilerine ihtiyaç vardır. Burada da bölgenin dil, kültür ve alışkanlıkları ile yerel sorunlarını iyi bilen kadrolara ihtiyaç vardır.
Hatırda tutulmalıdır ki müzakere çok meşakkatli, uzun süren ama neticesi tatlı bir yöntemdir.
Bugün Suudi Arabistan sınırlarında içinde olsa da (1934 yılında Döneminin Yemen devleti tarafından, desteği karşılığı 20 yıllığına Suudi Arabistan'a verilmiştir) tarihsel olarak Yemenin bir parçası olan Necran Hıristiyanlarının 60 kişilik heyetini Peygamber Efendimizin (asm) Mescid-i Nebevi’de kabulü ve onlarla günler süren müzakere ve konuşmaları, bu süre içinde mescit içinde ibadetlerini yapmalarına izin vermesi, konuşmalardan bir sonuç çıkmayınca mübahale ayetlerini okuyarak onları karşılıklı mübahaleye davet etmesi, Necranlı Papazların ve heyetin Peygamberimizin (asm) peygamber olduğuna kesin bir şekilde inanmalarından dolayı mübahaleye (Karşılıklı lanetleşme) yanaşmadıkları ve cizye anlaşması imzalandığı ve Peygamberimiz (asm) tarafından kendilerine emanname verildiği hadise çok ibret, hikmet ve derslerle doludur. Çok farklı bir müzakere örneğidir. Bu müzakere sürecinde Necranlı Hristiyan heyeti Peygamberimize her soruyu özgürce sormuşlardır. Bu sorularından dolayı ayıplanmamışlar, her sorularına cevap almışlardır.
Müzakere konusunda gelişmiş ülkelerde bile daha çok müzakere tekniklerine vurgu yapılmaktadır. Özellikle Yemen gibi özellikli bölgelerdeki topluluklarla yapılacak müzakerelerin başarısı için sadece müzakere teknikleri değil, müzakere edilenlerle ve bölge ile ilgili zengin ve doğru bir içerik bilgisine de sahip olmamız gerekir. Aynı zamanda, çatışma çözümlerinde de vurguladığımız gibi hakemin yeterli bilgi, doğru tutum pratiği ve özellikle de tartışma konusu çıkarlar başta olmak üzere dünyevi çıkarlardan uzak durması ve adil olması, vb konularında üstün olması gerekmektedir.
Nasihat ve barış inşa etme politikası da ayrı bir seçenek oluşturur.
1444 Varna Savaşı tarihimizin büyük savaşlarından biridir. Bu savaştan sonra gelişen bir büyük olaya dikkati çekmek istiyorum. Kendisi de bu savaşta Haçlı Ordusunun büyük bileşeni olarak yer alan Polonya, Macaristan ve Hırvatistan Kralı 3. Wladyslaw (3. Jagiellon), kendisinden Osmanlıyla savaş yapmak üzere yardım isteyen Macar kralının talebine somut yardım ile cevap vermiş ise de ona “Sana Osmanlı’yla barış yapman için yardımcı olayım”
diyerek yol göstermiştir. Zira genç Osmanlı gücünün ilerlemesinin durdurulmayacağını araştırmaları neticesinde vakıf olmuştur. Ancak, genel Haçlı orduları içinde yer almamak gibi bir durumdan da kaçınmıştır. Kendisi savaşta öldürülemsine rağmen Lehistan devletinin siyasi aklı Varna Savaşının hemen bitiminde Sultan 2. Murad’ın huzuruna heyet göndererek ilk diplomatik ilişkileri başlatmışlardır. Tarihimizde Lehistan savaşları olsa da bu barış ilişkisinden her iki devlet de yüzyıllar boyu yararlanmışlardır. Lehistan Rusya Avrupa dengesinde Osmanlının yararına bir işlev görmüştür. O yüzdendir ki, Lehistan paylaşılarak ortadan kaldırıldığında bile Osmanlı Sarayı Lehistan’ı var ve meşru bir devlet saymıştır.
Bu yöntemin özellikle dost, yakın ve nüfuz bölgesindeki sorunların çözümünde kullanılması önerilmektedir. Yukarıdaki örnekte Osmanlı Devleti Avrupa içlerine doğru ilerlerken Kuzeyindeki güçle barış yapmayı uygun görmüştür. Bu barış bozulduğunda neler olduğunu Karlofça’ya (1699) uzanan süreçte acı ve büyük kayıplar yaşayarak öğrendik. Tabi ki Polonya yani Lehistan da bozduğu barışın bedelini ülkesini tamamen kaybederek ödemiştir.
Barış inşa ve nasihat işlevleri için ortak gelecek inşası, muhatap toplumlara derinden nüfuz ve hitap edebilme yeteneği, güven verici yüksek erdemlere ve tasarruflara sahip olma, barışın teminatı olabilecek ölçüde bir güce sahip olma gibi hususlarda yetkin olmak elzemdir.
Bu tür bölgelerde savaşa ya da çatışmaya taraf olsanız bile ortak barış inşası ve nasihat kabiliyetinizin olması gerekir. Zafer eğer gerçekleşirse bu hedefler daha da kıymetlidir .
Ayrıca salt kaba güç kullanımı her zaman yeterli olmayacaktır.
O halde bazı soruları böylesi büyük kararlardan önce sormak gerekir:
Öncelikle benimsediğimiz politik karar ve tutum doğru mu, isabetli mi, netice almaya elverişli mi? Bu karar bizim müstakil devlet kararımız mıdır yoksa başka bir gücün kararına ilişik bir karar mıdır? Bu büyük güç ile nereye kadar yol yürüyebiliriz?
Hedef müdahale bölgesi ile bunu çevreleyen geniş bölgede yer alan diğer bölgesel güçlerin pozisyonları, bakış açıları nedir? Tabiri caiz ise savaşın en önemli ön hazırlıklarından biri olan diplomatik ve siyasi hazırlık tam yapılmış mıdır? Rakiplerimiz doğru analiz edilmiş midir? Bu çerçevede düşmanlık düzeyinde olan rakiplerimizin askeri faaliyetlerini engelleme kapasitemiz nedir? Bölgedeki Somaliland gibi İsrail’in askeri faaliyetler için devşirdiği bölgelerin bugünler için de bir hazırlık mahiyetinde olduğunu görmekteyiz, buna benzer diğer askeri ve siyasi ve lojistik adımları analiz edilmiş midir? Diğer bir husus, müttefiklerinizin gücüne ve kapasitesine ne derece güvenebiliriz?
Politikaları uygulamak için askeri, iktisadi, teknolojik ve sivil bütün kurumlarımızın yeterliliği ve toplumsal birlikteliğin uygunluğu var mıdır?
Bu soruları uzatmak mümkündür. Ancak konuyu çok dağıtmamak için bu kadarıyla yetinmeyi tercih ediyorum.
Sadece başta yer alan Hazreti Süleyman (as) ve Belkıs’ın tahtının getirilmesi meselesinin Kuranda yer aldığı şekliyle derinlemesine incelenmesinde fayda vardır. Yemen ve hükümdarları antik çağlarda bile o günkü dünyanın büyük güçlerinin tasarrufları ve politikalarıyla ilgilidir. Bu geniş politik çerçeve mutlaka dikkate alınmalıdır. Özellikle bugünkü küresel etkileriyle Yemen’e hakim olmak için Hazreti Süleyman’a (as) verilen güç kadar nitelikli ve etkili bir güç sahibi olmak gerekir. Belkıs’ın tahtını adeta nesnelerin internetine işaret edecek şekilde ilim ve hikmetle getirecek “Berhiya” gibi ilim verilmiş kadrolarınızın olması gerekir. Siyasi ve askeri zaferler için Allah’ın razı olacağı bir şekilde insanı kamil olmak gerekir. Nitekim Süleyman (as) o güç ve zenginliğin ortasında mücevherata ve Belkıs’ın tahtının fevkalade şekilde huzuruna getirilmesine tenezzül etmemiş, bunlardan bir gurur duymamış, yüksek bir ahlak ve peygamber şuuruyla “Süleyman onu (Melikenin tahtını) yanıbaşında yerleşivermiş görünce “Bu dedi Şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için Rabbimin gösterdiği lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, bilsin ki, Rabbln müstağnidir, çok kerem sahibidir. ” (Neml/ 40).
Son olarak bir farklı soru soralım; peygamberlik görevlerinden arındırılmış şekilde ilim ve hikmete sahip olan çağımızın Süleyman’ı hangi millettendir? Bu fantezi değil gerçek bir sorudur. Zira Yemen’i almak ve nizama kavuşturmak için Süleyman ve yanında Âsaf bin Berahyâ olmak gerek, vesselam.
Yorumlar7
-
Filistin
28 dakika önce
Şikayet Et
Husilerin açıklamalrına dahi bunların arkasının İran olduğunu açık açık ortaya koyuyor.
Beğen
Cevapla
-
Ismail
41 dakika önce
Şikayet Et
Husiler Israil le nasil bir anlasmaya vardi da onlara saldirmaktan vazgecip Muslumanlara karsi ataga gectiler, Biliyoruz Suudilerle hep problemliydiler ama Pakistan , Turkiye yi nasil karsilarina aliyorlar. Bu kadar mi gozleri donmus kudurmuslar
Beğen
Cevapla
Toplam 1 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle