İran Edebiyatının Politik Derinliği

  • GİRİŞ10.08.2026 08:44
  • GÜNCELLEME10.08.2026 08:44

İsrail ve Amerika ordularının İran'a saldırılarının hayli zaman geçti. Toplum yapısı son derece kozmopolit, iktidar yanlısı kesimlere eşit büyüklükteki muhalefet grupları olan üstelik daha savaşın başında devletinin liderlik heyetleri büyük ölçüde suikastlar ile tasfiye edilmiş bir devlet tarihin en büyük savaş gücüne karşı direnmektedir. Bu direniş sırasında toplumsal yapı bir önceki sene yapılan katliamlara rağmen birleşmiş, kenetlenmiş durumdadır.

İran toplumundaki bu kenetlenme birçok açıdan çarpıcıdır. Özellikle İsrail Saldırıları öncesi İran’da yaşanan toplumsal hareketler, isyanlar ve müesses nizamın koruyucularının sert müdahalesi ile farklı kaynaklarda 18 -35 bin kişinin ölmesine rağmen görülen toplumsal bütünleşme, ortak reaksiyon gösterme ve tarihte eşine az rastlanır bir ölüm kalım Savaşı verme olgusu son derece dikkat çekicidir. Diğer dikkat çekici olan husus toplumsal ayrışmanın siyasi özgürlükler temelinde olmasına rağmen toplumsal kesimlerin etnik farklılıklar da içermesidir. Bu bağlamda, çocukları İsrail ABD bombardımanında şehit edilen Azeri annelerin matem ve intikam sözleri ile görüntüleri hafızalarımıza kazınmıştır.

Bilvesile şunu da hatırlatmak isterim ki, İran'daki saldırı öncesi iç çatışmada isyan dilinin Farsça olması, saldırılardan sonraki matem dilinin ise Farsça ile birlikte Türkçe olması dikkat çekicidir. İran toplumundaki kenetlenme ile birlikte İran’ın kültür havzasını ve nüfuz bölgelerini de ifade etmek gerekir. Çok mübalağalı olmakla birlikte Ziya Gökalp’in Turan şiirinden bir beyitle konuyu canlandıralım.

Gökalp diyordu ki;
“Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan;
Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir, Turan…”
İlber Ortaylı İran için “İran bir imparatorluktur” derdi. Aslında İran imparatorluktan da ötesi bir siyasi ve kültürel kuruluştur. “Kuruluş” ibaresini devlet yerine kullanıyorum ama tam olarak devlet demiyorum. Zira, tarihi olaylardan ve İran’ın özel genetiğinden dolayı “İran devleti” de “Devletin” ötesi bir mahiyete  haizdir. Adriyatikten olmasa bile Pekin’e kadar Fars dili ve kültürün bir etkisi vardır.

Bu etkiyi abartmış da değilim. Zira günümüzün özenli İran uzmanlarından olan ve son üç dönem Fransa Devlet Başkanlarına danışmanlık hizmeti veren Olivier Roy “Orta Asya’yı İran’ın kültür havzası olarak” görmektedir (Olivier Roy; Yeni Orta Asya Ya Da Ulusların İmal Edilişi; Metis Yay. Çev. Mehmet Moralı; 2019) Gerçekten de İran’ın Ortadoğu Kuzey Afrika devletlerindeki ve toplumlarındaki farklı oranlardaki yakın topluluklar bilinmekle birlikte Orta Asya’daki Türk ve diğer küçük etnik gruplar içindeki nüfuzu ihmal edilir. Halbuki İran Irak'taki büyük kesimlerin üzerindeki etkisi kadar olmasa da farklı nitelikte bir nüfuza Orta Asya toplulukları üzerinde sahiptir.Bu nüfuz ve kültür havzası farkının önemli sebepleri vardır. İranlı meşhur gazeteci İran’ın en büyük gazetesi Kayhan’ın Baş Editörü (1972- 1979) Amir Taheri kitabında (The Persian Night- İran Under the Khomeinist Revolution; 2010) “İran’dan dünyaya özellikle de Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yapılan zorunlu göç dalgalarını anlatır. Özellikle İran’ın Müslüman Araplar tarafından fethedilmesinden sonra büyük göç hareketleri yaşandığını ifade eder. Bir diğer göç hareketi ise 1979 Devriminden sonra yaşanmıştır. Bu iki bölgedeki İran nüfuzunun üzerine dayandığı beşeri zemin bu zemindir.

İran’ın Orta Asyadaki kültür havzası ise etnik değil kültür temellidir. Her ne kadar İran eski Pers kültüründen ve İslam`a giriş şekli ağır bir şekilde kılıca dayandığından dolayı İslamı kabul etmekte zorluk yaşamış ise de İslamiyeti şu veya bu şekilde kabulünden sonra bu coğrafya ve daha Doğusundaki milletler İslamın terimlerini Farsçadan almışlardır, peygamber, namaz gibi kelimeler bize Farsça üzerinden geçmişlerdir. Nihayet İran’ın bu kültür havzasında etkisini artıran da doğrusu kader birliğini sağlayan daha köklü bir hadise söz konusudur. Bu da İran’daki Farslar ve birlikte yaşayan topluluklar gibi İran’ın doğusundaki Türk topluluklarının da kılıç ile fetih ve iknaya zorlanmaları, Emevi Dönemi Arap milliyetçiliğine dayanan üstünlük ve Arap olmayanların mevali sayıldığı bir siyasi ve inanca kadar evrilmiş kültürel yaklaşımın benimsenmesi kaynaklıdır.

İran'ın fethi Bernard Lewis’in de ifade ettiği gibi (Ortadoğu; 2017) sorunlu bir fetih olmuştur. Bizans da Müslüman Ordularına karşı ciddi mağlubiyetler ve kayıplar yaşamıştır. Ancak, İstanbul merkezli Bizans gücü varlığını devlet formunda devam ettirmiştir. 633 ile 651 yılları arasında Müslüman Araplar tarafından gerçekleştirilen askeri seferler sonunda Sasani İmparatorluğuna son verilmiştir…

Bu süreçte Sasani İmparatorluğu yıkılmış, 636'daki Kadisiye Muharebesinde Sa’d B. Ebu Vakkas komutasındaki İslam ordusu Sasani İmparatorluk ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmış, Irak kapıları Müslümanlara açılmış, bu savaş İran için dönüm noktası olmuştur ve bölge İslamlaşmaya başlamıştır. Nihavend Savaşıyla “Fetihlerin fethi” (642) İran’ın içine giden yollar açılmıştır. Nihayet son imparator 3. Yezdicerd’in öldürülmesiyle (651) Sasani Devleti resmen yıkılmıştır. Dikkat edilirse İran Fethi ve Sasani İmparatorluğunun yıkılışı bir dizi savaş sonunda gerçekleşmiştir. İslam Tarihinde bu satırların yazarının da okurken duygulandığı, heyecanlar yaşadığı büyük kahramanlıkların yaşandığı Sasani Savaşları çok şiddetli cereyan etmiştir. Kanlı vuruşmalar ardından fethedilen İran saraylarının tahribi, değerli saray objelerinin kırılması, parçalanması, vb eylemler ile eski İran İnançlarının sert bir şekilde yasaklanması, inanç mekanlarının yıkılması bölgedeki toplumlar üzerinde büyük travmalar yaratmıştır. Bu travmaları bugün daha objektif anlayabiliyoruz. Türkler ise Müslüman olduktan sonra yeni devletler kurarak varlıklarını devam ettirmişler, hatta Sünni İslam kurumlarını başarıyla devam ettirmişlerdir. Bu devletleşme Türklerdeki o dönem yaşanan birçok üzücü olayın ve kanlı hadiselerin yarattığı travmaları rehabilite (Islah, sağaltma) eden bir işlev görmüştür. Hatta 11. Yüzyılda İran coğrafyasındaki ana hakim güç Büyük Selçuklu İmparatorluğu olmuştur. Vakıa bu dönem İran kültürünün ve Sasani İdare Sisteminin devamı için bir tür taşıyıcı ve hatta benimseyen bir bir işlev de görmüştür.

Ancak İran bu derece güçlü bir devletleşmeye ancak Safeviler döneminde yeniden erişmiştir. Ancak, bu güç birikimi de Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim ile Safevi İmparatorluğunun kurucu karizmatik devlet başkanı ve inanç önderi Şah İsmail arasında yapılan Çaldıran Savaşı (1514) ile ciddi darbe almıştır. Daha da kötüsü bu savaş ile Türk Dünyası da bir bölünme yaşamıştır. Şah İsmail’in zamanın kudretli hükümdarı Yavuz’a ilettiği öngörü gerçekleşmiştir. Yavuz’un “Çadır (İran’da kadınların giydiği bir elbise) giymesini” önererek tahkir ettiği Şah İsmail “Münşilerine süslü mektuplar yazdırmayı bırak. Bu kavgada birimiz galip birimiz mağlup oluruz ama ortaya çıkacak yaralar ve zarar büyük olur!”. Kuşkusuz İran Şahının bağlılarının Anadolu’nun derinliklerine kadar girmesi, yürütülen agresif nüfuz mücadelesi Osmanlı İdaresinin zirvesi için dikkat çekecek kadar ciddi boyuttaydı.

Bu savaş Avrupadaki kiliselerin ayrılması (Schisma), 1054 yılında Papa ile İstanbul Bizans Patriğinin birbirini afaroz etmesi ile benzeştirilebilir mi tartışılır. Ancak, yarattığı etki çok büyük olmuştur. Sasani İmparatorluğunun yıkılmasını birinci seçilmiş travma kabul edersek Çaldıran’ı da ikinci seçilmiş travma kabul etmek mümkündür.

Seçilmiş travma derken içiçe geçmiş büyük tarihi olayları, sadece bu coğrafyadaki Fars asıllı olanları değil, diğer büyük toplulukların da özellikle bugünkü İran toplumunun yarısını oluşturan Türklerin travmalarını da hesaba katmak gerekir. 1828 yılında İrandaki Türk Kaçar Hanlığı ile Rus Çarlığı arasındaki iki yıllık savaşı bitiren Türkmençay Antlaşması ile Azerbaycan Türklerinin Güney ve Kuzey olarak ikiye bölünmesi hem Azerbaycan Türklerinin hem de İran Toplumunun üçüncü seçilmiş travmasıdır.

Çarlık Rusya’sının İran ile ilgili hedefleri, çalışmaları, dönüşüm programları sandığımızdan daha büyüktür. Bugün İran Rusya Federasyonu İttifakı sıradan İranlılar için bu durumu unutturmaya yetebilir ancak, bu coğrafyadaki İran Rusya rekabetin geçmiş ve geleceğini tam bilmiş olsak bu kadar kesin konuşamazlardı. Stephanie Cronin’in (Oxford Üniversitesi) Iraninan Studies’in (İran Etütleri) Cengiz Sözübek tarafından tercüme edilen makalesi önemli ve kapsamlı bilgiler sunmaktadır. Dostoyevski’nin “Avrupa’da bizler taklitçiler ve köleleriz, ama Asya’da efendiyiz. Avrupa’da bizler Tatarız, ama Asya’da bizler de Avrupalıyız.” sözünü hatırlatan yazar, bu anlamda, Rusya’nın kendi Batı kimliğini netleştirmek ve güçlendirmek için hayali bir Doğu’yu kullanma deneyimi, Said’in Oryantalist paradigmasına mükemmel bir şekilde uymaktadır” demektedir. (Şüphesiz İran daRus Çarlığının mecazen Doğusu ve Rus Oryantalizminin çalışma alanıydı, objesiydi, nesnesiydi.)

“İran çalışmalarında Rus Çarlığınının birçok subayı ve idarecisi, Doğu çalışmaları alanında otorite haline gelirken, Oryantalistler Orta Asya ve Kafkasya’daki idarelerde ve Rus dışişleri bakanlığında iş bulmuşlardır. Ancak bu iç içe geçmişlik, Said’in paradigmasını daha da anlamlı hale getiriyor gibi görünmektedir. Alexey Khismatulin, İran ve Pers çalışmalarının Rusya’da daha geniş bir alan olan Oryantalizm içinde gelişmesiyle, 19. yüzyıl imparatorluk-akademi bağlantısının bir dizi ürününün nasıl önemli roller oynamaya başladığını anlatmaktadır. Örneğin, Alexander Tumanski (1861-1920), Bahailer ve daha genel olarak Fars el yazmaları konusunda bir akademisyen ve Rus ordusunda tuğgeneral idi. Kokand’ın Farsça tarihinin editörü Nikolai Pantusov, Orta Asya’da askeri idarede çalıştı; Türkistan’da Rus ordusuyla birlikte seferdeyken arşivlerde büyük başarılar elde eden Alexander Kuhn gibi. Nikolai Khanykov ve Alexander Chodzko çarlık döneminin akademisyen-diplomatlarıydı, günlük yazarı ve etnograf Vladimir Kosogovski ise İran Kazak Tugayı’nda albaydı. Kürtler konusunda bir otorite olan Basil Nikitin (1885–1960) de, bu grubun en ünlü üyesi Vladimir Minorsky gibi, akademik çalışmalarını devrim öncesi dışişleri bakanlığındaki görevleriyle birleştirmişti.” (S. Cronin; Çev. Cengiz Sözübek). Anlaşılan şu ki, Çarlık Dönemi İran Etütleri hem sandığımızdan daha önemli hem de daha fazladır. İran ve Azerbaycan Rus Çarlığı için 20. yüzyılın başında hayati önem kazanacaktır.

Birinci Dünya Savaşından sonra İngilizlerin özellikle de petrol şirketlerinin bölgeyi etkisi altına almasıyla Rus İhtilalcileri de neft zengini Bakü’yü ellerinde tutmuşlardır. İngiliz ve Rus nüfuzu İran’ı da ikiye ayırmıştır. Bugün hala Rus şarkiyatçıların ve generallerin İran etütleri Türkçeye kazandırılmış değildir, bu bilgiler bize kapalıdırlar. Dileyelim gelecekte bu hazineleri tercüme edecek gayretli ilim insanlarımız olsun…

BÜYÜK TRAVMALARIN KLASİK İRAN EDEBİYATINA ETKİLERİ

İran Şahından Birinci Derece Nişan-ı Daniş ödülüyle ödüllendirilen (1964) şarkkiyatçı A. J. Arberry (Klasik İran Edebiyatı; A. J. Arberry; Doğubatı yay. 2025; Çev. Onur Özatağ) klasik İran Edebiyatı üzerine üzerine değerindeki çalışmalarının ana sebeplerini derin bir vukuf ile anlatmaktadır: “Uzun yolculuğumuza çıkmadan ve yoldaki işaretlerin izlerini yüzyıllar boyunca sürmeden önce, merceğimiz altındaki dönemde İran’ın siyasi tarihinin genel hatlarını çizmek ve kapsamını ayrıntılarıyla incelemek faydalı olacaktır. Edebiyatın şahsiyetini ve sınırlarını tanıyabilmek için siyasi tarih üzerine bilgi birikimi şarttır. Çünkü edebiyat neredeyse sürekli olarak sultanlarla ve şehzadelerle bağdaştırılmıştır ve hemen herşeyini patronaja borçludur (Arberry; Sh. 14). Sultan ve şehzade dönemin egemenlik ve meşruiyet meselesiyle doğrudan ilintilidir. Ancak, asıl siyasi mesele bundan da ötesidir. Daha kritik varlık ve yokluk davasıyla ilgilidir. Ancak siyasi meselenin tam ifadesi ve etkisi için öncelikle Farsçanın tekrar dirilişi elzemdir. “Fatihler (Müslüman Araplar) dinlerinin yanısıra dilleri ve edebi geleneklerini de yenilenlere empoze etmişlerdir. Tebaa uyum göstermiş ve hızla öğrenmeye koyulmakta bir beis görmemiştir. İslamın ilk yüzyılları boyunca Arapçanın bilgin ve yazarlarının önde gelen birçok ismi İran doğumludur ve Fars kanı taşır. Ancak, İran eyaletlerindeki siyasi denetimin gevşemesiyle, ki merkezi idarenin zayıflamasının doğal bir sonucudur bu, Farsça değişime uğramış bir morfoloji ve kelime hazinesiyle İranlının dehasını sergileyecek bir araç olarak hizmet etmek üzere bir kez daha dirilmiştir” (Arberry; Sh. 14). Şimdi siyasi direnişi anlatmaya başlayabiliriz. “İran’ın siyasi durumu” der F. Berthels “Hükümdarlarının Arap boyunduruğunu söküp atmaya çabaladığı, halifeliğinde adı adım gücünü yitirdiği bir sırada, sadece Araplara karşı değil, aynı. Almanca edebiyat sahasında Arapçanın egemenliğine son verilmesi talebini de yansıtmaktaydı” (Arberry: Sh. 15). Yukarıda bir nebze değindiğimiz gibi Müslüman fatihler Hıristiyan Bizans dünyasının tamamını fethedememişlerdir. Dolaysısyla Bizans’ın yenilgileri vardır ancak travmaları yoktur. İran ise farklıdır. Arap faryşfler kadim İran dahil Sasani İran’ını şiddetli bir şekilde yıkmışlardır. Dolayısıyla İran’ın fethi İrandaki Farslar ve bağlaşık topluluklar için bir travmadır. Bu travmayı Amir Taheri Humeyni Devrimi sonrası yaşanan dönem ile İran’ın Müslümanlar tarafından fethedilmesi sonrası dönemi örtüştürerek “Pers gecesi” olarak tarif etmektedir.

Bu travma İslama karşı Yahudilerin yaşadığı travmadan çok daha büyüktür. Birinci neden Yahudiler sadece Müslümanlar tarafından değil, Romalılar (Vespasyanus, Ponce Pilate) ve Babilliler (II. Nabukednazar) tarafından katliamlara ve sürgünlere maruz bırakılmışlardır. İkinci neden ise bu katliam ve sürgünlerden sonra Yahudi inancı, kültürü ve varlığını geliştirecek imkan ve ortamları bulmuşlardır (Babilde Azra’nın yeni Tevrat yorumu gibi ki Irak Yahudileri İan Pappé’nin ifadesiyle 20. Yüzyılda bile entelektüel seçkin yahudi toplumunu oluşturmaktaydı.). Farisiler ise topyekun bir yıkılışa maruz kalmışlardır. Sasani İmparatorluğu gibi dilleri, dinleri, gelenekleri, edebiyatları yokluğa atılmıştır. Bu da büyük travmanın bir diğer sebebidir. Bu yüzden Arap şiirindeki terkedilmiş konaklama yeri, göç kalıntıları, vb nostaljik bir hüznün metaforlarıdır. Ancak, bu İran için terkedilmiş göç yeri değil, tahrip edilmiş, toprağa adeta yığılmış bir tapınaktır. Fars dilinin kelimelerinin, mecazlarının, hayatiyetinin gömüldüğü bir mezardır. Ayrıca şunu da bilmek gerekir ki, Kadim İran tek bir ırk değildir. Ayrıca ağır mağlubiyetleri coğrafyasındaki diğer milletler ile birlikte yaşamıştır. Bu milletler “Mevali” yani Arap olmayan Türkler gibi diğer milletlerdir.

Bu ontolojik tahribat karşısında sadece Farsçanın diriltilmesi, Fars milletinin kodlarının yazılması (Firdevsi) söz konusu değildir. Kadim İran’ın mağlup toplulukları akşamları eski tapınaklarının etrafında toplanmaktadır. Yani inançların muhafazası da öncelik taşımaktadır. Bunu muhafaza için kahramanlara ihtiyaç vardır. Bu kahramanlar soyut düzlemde Zaloğlu Rüstem gibi kahramanlardır. Hakikatin somut yüzünde ise Ebu Müslim-i Horasani gibi direniş liderleridir.Ancak, direniş ve nevruz ateşinin yanması için güçlü ateş kaynağı olgulara ihtiyaç vardır. Üstelik bu da onu yok eden fatihlerin içinden doğmalıdır. Peygamberimizin (asm) damadı Hazreti Ali’nin (kv) Muaviye’nin hilesi ile hilafetten yoksun bırakılması, torunu Hazreti Hüseyin’in (ra) Kerbela’da vahşice katledilmesi, şehit edilmesi bu ateşin kaynağını oluşturacak, yüzyıllarca sürecek bir matem ve yas sürecini oluşturmuştur.

Bu yas sürecinin zirvesi ise şehitliktir. Direniş derken sadece güç kullanımını da akla getirmemek gerekir. Kadim Pers kültürü ve inancı her inancın içine hulul ederek yaşayabilen bir mahiyettedir. İran’nın İsfahan gibi şehirlerinde yaprakları üzerine on iki imamın isimleri yazılı Nilüfer çiçekleri “Nelumbo nucifera (Hint Lotusu)” kadim Pers kültürünün saflığı, kir tutmamayı vs içeren inançlarıyla ilgilidir. Bu şüphesiz zamanın direnişidir. Kadim Pers medeniyetinin güncel temsilcileriyle karşılaştığımda bazen aşırı mukayeseler duyduğum vâkidir. Mesela “Ben 2500 yıllık bir medeniyetin varisiyim, Araplar o zamanlarda çölde böcek yiyiyorlardı”. Keza bazıları da kendilerini bölgenin medeniyet taşıyıcısı olarak görmektedirler.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan çatışma İran’ın kadim kültüründen beslenen beşeri zemin ile Çin’in küresel rekabete hazırlanan modern silah gücünün bir sentezinin ABD ve Batı ile şiddetli savaşıdır. Bu savaşın başlangıçta kaynağında sonundaki ideolojik hesaplaşması geniş anlamda edebiyat ile olacaktır.

İran beşeri unsurunun bugünkü Arap devletleriyle maddi ve ideolojik savaşı nispeten kolaydır. Zor olan ise Türkiye ile savaştır. O yüzden bir yeni düzen kurmaya ve ittifaklar oluşturmaya çalışan ABD gücü İran’a karşı Suudi Arabistan ve Pakistan’ın yanına Türkiye’yi de monte etmiş görünmektedir.

Ancak, bu ontolojik savaşta ne Amerikalıların ne Arapların ve Pakistanlıların ne de bizim İran’ın bu politik derinliği hakkında yeterli birliğiye sahip olup olmadığımız şüphelidir. Dilerim bu yazdı şüpheyi izâle edecek hamleler için bir çağrı olsun…

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat