Eğitim Üzerine Düşünceler II. Eğitimde öncelik insanın varoluş meselesi

  • GİRİŞ02.05.2026 09:07
  • GÜNCELLEME02.05.2026 09:07

Bir önceki yazımızda dünyada ve ülkemizde yaşanılan sorunlardan bahsetmiş; eğitim sistemimizin kendi kültürel kodlara dayanmadığı, eğitimin önceliğinin insan olmadığı üzerinde durmuştuk.

"Önce insan" ifadesi günümüzde sıkça tekrarlanan ancak içeriği giderek boşaltılan bir slogana dönüşmüş olduğunun farkındayım. Oysa bu sözün arka planında çok daha derin gerçekler yatmaktadır:  İnsanın sorumluluklarını bilmesi, insan onuruna duyulan saygı, bireyin temel ihtiyaçlarının karşılanması, haklarının korunması ve toplumsal adaletin tesis edilmesi… Tüm bunlar, "önce insan" demenin yalnızca bir niyet beyanı değil, ciddi bir sorumluluk kabulü olduğunu ortaya koymaktadır.

Sağlıklı bir toplum yapısı oluşturmak, kısaca erdemli ve iyi bir insan yetiştirmek, zora ve çileye talip olmaktır. Maddenin, makinenin, teknolojinin, hazzın ve faydanın (menfaatin) insanı nefessiz bırakarak boğduğu bir dönemde, herkesin bunun peşinden koşuşturduğu bir yarışa itiraz ederek bu koşunun yanlışlığını söylemenin ne denli zor olduğunu ve kabul edilebilirliğinin sorgulanacağını biliyorum. Akıntıya karşı kürek çekmek gibi bir şey bu… Ama şair N. Fazıl Kısakürek’in gönlümüzden kopan fırtınaları dile getirdiği gibi:

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!

Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,

Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,

Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;

Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum…

Bugün toplumda güven kalmamış, sevgi yerini nefretle doldurmuş, hile dürüstlükten daha değerli görülür olmuş, herkes birbirine rakip hâle gelmiştir. Gösteriş alçakgönüllülüğün, bencillik ise paylaşmanın önüne geçmiştir. Bu durumun temel nedeni; insanın kendini unutması, eğitim sisteminin bireyi kendi özüne yabancılaştırması ve eğitimin vicdan yerine rekabeti, karakter yerine başarıyı, insan yerine işgücü yetiştirmeyi esas almasının kaçınılmaz bir yansımasıdır.

Ülkenin her yönden kalkınması için insanı eğitmek ve gençleri iyi yetiştirmek, zannedersem tüm toplumun kabul ettiği bir gerçektir. Fakat mevcut sistemin cenderesinden kurtulma konusunda derin bir ümitsizliğin hâkim olduğu da bir o kadar gerçektir.

Dünyayı değiştirme ve dönüştürme gücüne sahip tek varlık insan olduğuna göre, önce insanın diğer varlıklarla olan ilişkisine ve konumuna bakmak gerekmektedir. Modern Batı düşüncesiyle birlikte insan, kendini Tanrı'nın emanetçisi olmaktan çıkarıp varlığın mutlak sahibi olarak yeniden konumlandırdı. Bu köklü eksen kayması yalnızca bir inanç değişimi değil; insanın kendisiyle ve diğer varlıklarla olan tüm ilişkilerinin temelini sarsan ontolojik bir kırılmaydı. Dünyada yaşanan bunca kargaşanın temel nedeni, insanın kendi konumunu unutması değil de nedir?

Türk toplumu da diğer toplumlar gibi yaklaşık iki yüz yıldır maddenin bataklığında boğulmaktadır. Bu süreçte birey hemen her alanda derin krizlerle yüzleşmek zorunda kalmış, insanın hakiki değeri ise daima ikinci plana itilmiştir. İnsan, toplumsal beklentilerin ve dayatılan kimliklerin gölgesinde kendi özüne yabancılaştığında; sevgi, adalet, vicdan ve değerler gibi varoluşun temel taşları da anlamsızlaşmaktadır. Birey, üstlendiği maskelerin ardında gerçek benliğini yitirir, ne tam anlamıyla oynadığı rol olabilir ne de özündeki insan. Bu ikili gerilimde sıkışan insan, kendi hakikatinden kopuk bir varoluş sürdürür.

Hepimiz insan olarak doğuyor; ama insan olarak yaşamayı sürdürebiliyor muyuz? İnsanlığımızı kaybettiğimizin farkında mıyız? Kendimiz olarak mı yaşıyoruz, yoksa bize biçilen rolleri mi oynuyoruz? Hepimiz okula gidiyoruz; peki okul bize insan olmayı mı, yoksa sistemin dişlisi olmayı mı öğretiyor? Başarıyı öğrendik; peki, vicdanı, merhameti, adaleti, sevgiyi, empatiyi öğrenebildik mi?

İşte tam bu noktada tarihimizin derinliklerinden yükselen bir ses, bize unuttuğumuz cevabı hatırlatmaktadır. Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye yaptığı nasihat, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” ilkesiyle insanı her şeyin merkezine koyan derin bir devlet ve toplum anlayışını yansıtmaktadır. Bireyin ihtiyaçlarının karşılanması, haklarının güvence altına alınması ve adaletin eksiksiz biçimde tecelli etmesi; insan onurunu temel değer olarak benimseyen bir eğitim anlayışının da özünü oluşturmaktadır.

Tüm bu söylediklerimiz bizi şu temel gerçeğe götürmektedir: Bir toplumun geleceği, inşa ettiği binalarla, ürettiği teknolojilerle ya da büyüttüğü ekonomilerden ziyade yetiştirdiği insanın kalitesiyle ölçülür. Eğitim yalnızca bilgi aktarımı değil, bir varoluş meselesidir. İnsanı merkeze almayan, onu bir araç olarak konumlandıran, vicdanı değil verimi esas alan her sistem, ne kadar parlak görünürse görünsün, ciddi çürümeyi de beraberin de getirmektedir.

Zira önceliği insan olmayı öğretemeyen bir eğitim sistemi, ne kadar mükemmel tasarlanmış olursa olsun, en temel görevini yerine getirememiş demektir. Değişim, büyük devrimlerle değil; her sınıfta, her ailede, her gönülde yeniden insanı keşfetmekle başlayacaktır.

Yorumlar1

  • Ahmet atar 31 dakika önce Şikayet Et
    Yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum hocam, yüreğinize sağlık, Allah cc "ben insanları ve cinleri kulluk için yarattım" buyuruyor, herhalde okullarda, ailede temel olarak, yaratanın bizden ne istediğini anlar anlatırsak, sonunda, insandan "ahseni takvim " olur. Bence bu işin yolunu yordamını bizden önceki yaratılmış insanlar tecrübe ederek bizlere aktarmışlar, vs.
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat