Su’dan bir hikaye
- GİRİŞ31.08.2025 09:07
- GÜNCELLEME31.08.2025 09:07
Türkiye’nin su ihracatı bir yılda %27 artmış. Türkiye’deki ambalajlı su üreticileri milyonlarca litre içme suyunu başta Avrupa olmak üzere dünya pazarlarına satmışlar, yüz milyonlarca dolar para kazanmışlar. Dünya Gazetesi’nden Recep Erçin’in haberinin üzerine düşünmeye değer.
İlk bakışta güzel bir havadis gibi duruyor. Zor zamanlarda ülkenin döviz kazanması önemli. Ancak, işin bir de düşündürücü tarafı var…
Her akşam televizyonlarda konuşuyoruz, dünyada petrol savaşları dönemi kapanıyor. Yerine, nadir toprak elementi ve su savaşları geliyor….
ENERJİ SAVAŞLARI NASIL EVRİLDİ?
19. Yüzyılın sonundan itibaren devletler arası güç paylaşımın belirleyici parametresi fosil yakıtlara duyulan ihtiyaç oldu. 20. Yüzyılın büyük savaşlarının hemen tamamında petrol bir etkendir. Ortadoğu’daki bu karmaşanın ana sebebi de petroldür desek abartmış olmayız.
21. Yüzyıl yeni enerji kaynaklarının kapısını araladı. Petrol hala bir numaralı yakıt olsa da artık alternatif enerji kaynaklarının da kayda değer bir yeri var. Devletler arası rekabet ise enerjiden yüksek teknolojiye kaymaya başladı. Fosil yakıt ile çalışan motor, yüz yıl boyunca dünyanın en önemli icadı olma özelliğini korumuştu. Şimdi tahtını elektrikli araçlara, süper silahlara, yapay zekaya ve dev yazılım projelerine bırakıyordu.
Bu gelişmenin doğal sonucu, yeni teknolojilerin bağımlı olduğu nadir toprak elementlerinin değerlenmesi oldu. Ukrayna’daki savaş tek başına bu sebebe bağlanamaz ama, savaşın önemli motiflerinden biri Ukrayna’nın nadir element rezervleridir. ABD’nin Peru, Şili, Bolivya ve Venezuela üzerindeki baskısı ve Çin ile bir anda alevlenen ticaret savaşı da bir anlamda bu nadir elementler ile ilgilidir.
YENİ TÜRDE KITLIKLAR
Aktardığım süreç, iki yüz yıl boyunca gelişme ve ilerlemeye odaklanan dünyamız açısından olağandır. Oysa diğer yandan, artık gelişmenin “bedelleri” ile uğraşmak durumunda kalıyoruz. Çevrenin kirlenmesi uzunca bir süredir gündemimizde. Kentlerin kontrolsüz büyümesi, sanayi üretimin dev boyutlarda artması, tüketimin akıl almaz ölçülerde katlanması dünyayı bambaşka bir kıtlığa sürüklüyor. Bu yeni kıtlık, temiz hava, temiz toprak ve temiz su ile ilgilidir.
Hava, tüm dünyanın ortak malı. Tüm ülkeler atmosfere aynı şekilde erişebiliyorlar. Toprak her ülkenin sınırları ile belirlenmiş. Ancak misal, bazı zengin ülkeler, yoksul Afrika’nın topraklarını yüzlerce yıllık kontratlar ile kiralıyor ve toptan satın alıyor. Maksat, sağlıklı, temiz kalmış toprak üzerinde tarım yapabilmek.
Su için de benzer bir durum geçerli. İklim dengesizlikleri ve isan yerleşimlerinin yoğunluğu, tatlı suya erişimi zorlaştırıyor. Hem içme suyu hem de tarım amaçlı su, kıt kaynak haline gelmiş durumda. Nehirler üzerindeki hakimiyet savaşı sıcak çatışmalara dönüştü bile. Pakistan - Hindistan ve Hindistan - Çin gerilimlerinin odağında tatlı su kaynakları var. Tüm Güney Asya ve Kuzey Afrika, su kaynaklı anlaşmazlıklar yaşıyor.
YANİ, SU KAVGASI, GELECEĞİN DEĞİL BUGÜNÜN ÇIPLAK GERÇEĞİ….
Dünya Kaynaklar Enstitüsü (WRI), her yıl ülkelerin “su stresini” açıklıyor. “Su stresi ne demek” diyecek olursanız… Su talebinin yenilenebilir su kaynaklarına oranı. Başka bir deyişle “bir ülkenin her yıl su kaynaklarının ne kadarını kullanarak ihtiyacını karşılayabildiği”.
Kaynaklarının %80’inden fazlasını kullananlar, aşırı stresli ülkeler olarak tasnif ediliyor. Yıl boyunca yaşanacak küçük bir kuraklık bile bu ülkeleri susuzluğa sürüklüyor. Hindistan, İran, Yunanistan, Suudi Arabistan, Suriye, Irak, İsrail, Lübnan, Ürdün, Mısır, Libya ve Güney Afrika’nın da aralarında bulunduğu 25 ülke bu durumda.
Türkiye’nin durumu da pek parlak sayılmaz. Kaynaklarının %40 ila %80’nini kullanmak zorunda kalan “yüksek stresli” ülkeler arasındayız. Yani, belki şimdi bir kuraklık yaşamıyoruz ama yaşamamız an meselesi. Nitekim tarım suyu ve içme suyu konusunda Anadolu’dan her yıl daha kötü haberler alıyoruz.
Avrupa’dan İtalya, İspanya, Hırvatistan ve Portekiz de bizim gibi. Onlar dışındakiler bizden daha iyi durumda. ABD, Kanada, Rusya, İngiltere ve Çin’deki su stresi de bizdekinden düşük.
İşte biz böylesi bir durumda, kendi halimize bakmadan içme suyu ihraç ediyoruz!
İhraç edilen suların büyük bölümü kaynak suyu. Yurdun çeşitli bölgelerindeki doğal kaynaklardan çıkarılıyorlar. Yer altı sularının bu şekilde çekilip satılması köylerin, kasabaların, hatta şehirlerin suyunu tüketiyor.
İhracatı yapan şirketlerin kimliği ise ayrı bir konu. Aslan payı uluslararası gıda tekellerine ait. Bunlar, vakti ile gelip burada türlü çeşitli yollar ile su kaynaklarına çökmüşler. Daha doğrusu, aç gözlülüğümüz ve etik sorunlarımız yüzünden biz kendi elimizle kaynaklarımızı bu adamlara vermişiz.
Şimdi kendi pınarımızdan doldurup şişe içinde yine bize satıyorlar. Hem de fahiş fiyatlarla. Abartmıyorum, İngiltere’ye litresi 5 liradan sattıkları suya burada koydukları fiyat 15-20 lira.
Üstelik bu şirketlerin arasında bolca Siyonist sermayeli tekel göze çarpıyor. En büyükleri, İsrail’e en çok desteği verenler!
İhracat yapıp döviz kazanıyoruz diye seviniyoruz ama işin diğer ucunu da görmek zorundayız. İhraç ettiğimiz şey, stratejik kaynağımız olan su. Bu işten servet kazananlar ise Siyonistler.
Bazı meyve sebze ürünlerindeki yüksek ihracat rakamları, yurtiçinde fiyatların suni olarak şişirilmesine yol açınca ihracat kısıtlaması gelmişti. Suyun ihracatına kısıtlama getirmek için fiyat istikrarından daha önemli sebeplerimiz var.
Gaffar Yakınca / Haber7
Yorumlar135