CHP, yolsuzluk iddiaları, uluslararasılaştırılmak istenen sorun ve söylem: Seviye yerlerde

  • GİRİŞ12.01.2026 09:04
  • GÜNCELLEME12.01.2026 09:04

İBB’ye yönelik yolsuzluk operasyonları ile birlikte CHP’nin şakulü kaydı. Hele Ekrem İmamoğlu’nun görevden uzaklaştırılıp tutuklanmasıyla birlikte hepten dengesini yitirdi. Ülke içinde “yolsuzluk yol olmalı” mitingleri yetmedi, ülke dışında da Türkiye’yi ve AK Parti’yi şikâyet turları başladı…

Muhataplarının konuya muttali oldukları andan itibaren kendilerine mesafe koymaları ise CHP’nin akılla, ahlakla, erdemle, hukukla arasına koyduğu mesafeyi biraz daha artırdı ve işi çılgınlık noktasına sürükledi.

Bir taratan normalleşme “tiradları” atarken diğer yandan da Fetövari iftira ve isnatlara sığınan; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uluslararası saygınlığını ve ABD Başkanı Trump ile olan iyi ilişkilerini aşındırmaya çalışan bir yaklaşım var.

İstiyorlar ki, çivisi çıkmış dünyada Türkiye de iyi olmasın, sorunlar yaşasın; Trump ile avanesi ile kavga etsin, içerde ekonomik sorunlarla, dışarda ateş çemberi ile boğuşsun, CHP de hiçbir efor sarfetmeden iktidarı kucağında bulsun.

Silivri’dekiler çıksın, kaldıkları yerden devam etsinler; ölçek de büyüsün. İsterse dünya yansın, yıkılsın, Türkiye perişan olsun ama CHP her ne olursa olsun iktidara gelsin. Bu milletin tercihi ve oyu ile olmayacağına göre böyle olsun…

Öyle ki, dünyayı ve Türkiye’yi okumaktan uzak, tamamıyla yolsuzluk ve yozlaşmaya odaklı, kurulan çarkın bozulmasından mütevellit şimdi de açık bir şekilde Avrupalı kardeş partilerini, muhataplarını kendilerine ilgisiz kaldıkları için önce hayal kırıklığı, akabinde ihanetle anmaya başladılar…

Avrupalı muhatapları yanlış yerde mi duruyor? Söyledikleri gibi CHP’yi yalnız mı bıraktılar, yoksa ortada bir başka hassasiyet mi var?

Yolsuzluk ve yozlaşma ile mücadele, ahlaki bir hassasiyet olduğu gibi hukuk devletinin sürdürülebilirliği, ekonomik istikrarın korunması ve toplumsal güvenin yeniden üretimi açısından vazgeçilmez bir kurumsal zorunluluktur.

Modern devlet teorisi, yolsuzluğu hem bireysel ahlak zaafı olarak hem de kurumsal boşluklardan, denetim zafiyetlerinden ve hesap verebilirlik eksikliklerinden beslenen yapısal bir risk alanı olarak tanımlar. Bu nedenle yolsuzlukla mücadele, siyasal aktörlerin söylem düzeyinde sahiplenmesi gereken bir etik ilke değil, uygulama düzeyinde kurumsallaştırılması gereken bir kamu politikası alanıdır.

Bu bağlamda, herhangi bir siyasal partiye yöneltilen yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarının, partinin ideolojik konumundan bağımsız biçimde, hukuk önünde ciddiyetle ele alınması demokratik sistemin asgari gereğidir.

Cumhuriyet Halk Partisi mensuplarına yöneltilen yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları karşısında geliştirilen siyasal ve iletişimsel refleksler, partinin kendi iç işleyişini olduğu gibi, Türkiye’de muhalefet anlayışının devlet, demokrasi ve hukukla kurduğu ilişkinin niteliğini de tartışmaya açmıştır.

Dikkat çekici olan husus, bu iddiaların ağırlıklı olarak iç hukuk ve denetim mekanizmaları üzerinden değil; uluslararası kamuoyu, yabancı basın, küresel siyasal ağlar ve dış raporlama platformları üzerinden cevaplanma, izale edilme çabasıdır. Bu yaklaşım, yolsuzlukla mücadele perspektifinden ziyade, “algı üretimi” merkezli bir savunma dili ortaya koymaktadır. Burada eleştiri, iddiaların içeriğinden ziyade, bu iddialara verilen tepkilerin yöntemi üzerinedir.

Demokratik hukuk devletlerinde yolsuzluk iddialarının temel adresi; savcılıklar, bağımsız yargı, Sayıştay, Meclis denetimi ve ilgili düzenleyici-denetleyici kurumlardır. Bu mekanizmalar işletilmeden meselenin doğrudan dış mecralara taşınması, meşruiyet zeminini zayıflatan bir tercihtir.

CHP’nin uzun yıllardır iktidar partilerini yolsuzluk, israf ve kayırmacılık üzerinden eleştiren bir siyasal dil kullandığı aşikar. Bu dil, “şeffaflık”, “hesap verebilirlik” ve “hukukun üstünlüğü” kavramları üzerine inşa edilmiştir. Bu nedenle kendi mensupları hakkında ortaya çıkan iddialar karşısında, iç hukuk süreçlerine güven vermek yerine, “Türkiye’de hukuk yoktur” genellemesine dayalı uluslararası bir savunma hattı kurması, ciddi bir siyasal tutarlılık problemi doğurmaktadır.

İlkesel siyaset, rakibe karşı talep edilen standartların kendi bünyesinde de uygulanabilmesiyle anlam kazanır. Aksi halde yolsuzlukla mücadele söylemi, evrensel bir değer savunusu olmaktan çıkar; araçsallaştırılmış, seçici ve konjonktürel bir politik enstrümana dönüşür. Bu durum ise kamusal inandırıcılığı aşındırır.

Küresel sistemde “algı”, artık yalnızca diplomatik bir mesele değil; doğrudan ekonomik sonuçlar üreten bir değişkendir. Ülke risk primleri, kredi derecelendirme notları, yabancı sermaye girişleri ve dış borçlanma maliyetleri; büyük ölçüde “kurumsal güven”, “hukuki öngörülebilirlik” ve “istikrar” algısı üzerinden şekillenmektedir.

Bu çerçevede, “Türkiye’de hukuk sistematik biçimde işlemez haldedir, kurumsal çürüme yaygındır” şeklindeki genelleyici söylemler, kısa vadede siyasal savunma avantajı sağlayabilir; ancak orta ve uzun vadede ülke ekonomisine, istihdama ve refaha maliyet üretir. Bu maliyet, söz konusu söylemleri üreten siyasal aktörlerden çok; küçük işletmelere, çalışanlara, ihracatçılara ve geniş toplum kesimlerine yansımaktadır.

Dolayısıyla mesele, yalnızca bir partinin kendini savunma stratejisi değil; bu stratejinin ülke bütününe yüklediği dolaylı maliyetlerdir.

Bir siyasal aktörün en temel sorumluluk alanlarından biri, ülkesinin kurumsal kapasitesine güven inşa etmektir. Eleştiri elbette demokrasinin vazgeçilmezidir; ancak eleştirinin dili, mecrası ve amacı, onu yapıcı ya da yıkıcı kılan temel unsurlardır.

Devleti güçlendiren siyaset, sorunları inkâr eden değil; sorunları ülkenin kendi hukuk düzeni içinde çözmeye odaklanan siyasettir. Dış mecralarda yürütülen sert teşhir kampanyaları, çözüm üretmekten çok; ülkenin yapısal kapasitesini tartışmalı hale getiren bir algı üretmektedir.

CHP’lilere yöneltilen yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları kesinlikle araştırılmalı, hukuk önünde netliğe kavuşturulmalıdır. Bu sürecin ana adresi, Türkiye’nin kendi hukuk sistemidir. Yolsuzlukla mücadele, dış kamuoyuna yönelik bir teşhir kampanyası değil; iç hukuk düzeni içinde yürütülen, kurumsal temizlik ve hesap verebilirlik süreci olarak anlam kazanır.

Gerçek siyasal olgunluk, iddiaları “ülke ve hükümet aleyhine algı üretme” yoluyla savuşturmak değil; iddiaların üzerine gitmek, hesap vermek ve gerektiğinde yaptırıma razı olmaktır. Devleti ve toplumu güçlendiren siyaset, kendi içindeki sorunlarla yüzleşebilen ve bu yüzleşmeyi kurumsallaştırabilen siyasettir. Gerçek itibar ve güven, tam da bu cesaretin süreklilik kazanmasıyla inşa edilir.

Prof. Dr. Zakir Avşar / Haber7

Yorumlar10

  • Çeçen mücahit 8 dakika önce Şikayet Et
    Sn hocam CHP de tek yol var İslam'a düşmanlık.6 ok hikaye
    Cevapla
  • Misafir 23 dakika önce Şikayet Et
    Korkunun ecele faydası yokmuş. Bu partide tarih sahnesinden bir gün silinecek. Geriye ne kalacak, Hesap Verme. Bu Ülkeye ve Millete yaptıklarının Hesabı.
    Cevapla
  • Recep 36 dakika önce Şikayet Et
    Sayın Hocam, CHP'nin derdi zaten devlet ve millet değil.Onlar Emperyalistlerın Türkiye Şubesi.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • Ts27 46 dakika önce Şikayet Et
    Doğru söze ne denebilir ki.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
  • AĞACAN 51 dakika önce Şikayet Et
    Kaleminize sağılık sayın hocam ,Allah razı olsun İnşallah muhalefet partisi içerisinde de yolsuzluğu, hırsızlığı ve en önemlisi kendi çıkarlarını Milletin çıkarlarının önünde tutmayan yöneticilerin gelmesi umuduyla...
    Cevapla Toplam 1 beğeni
Daha fazla yorum görüntüle
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat