Küresel savaşın içindeyiz

  • GİRİŞ12.01.2026 09:17
  • GÜNCELLEME12.01.2026 09:17

Başlık aslında yeni değil. Geçen yıllarda bu köşede yayınlanan en azından birden fazla yazıda küresel savaş riskinden bahsetmiştim. Çin’nin ihtiyatlı adımlarına karşılık Çin'in masif üretiminin ABD’nin dünyanın toplamından daha büyük silah gücünün momentum matriksinin bir yerde zamanından önce bir küresel savaşı tetikleyebileceğini ifade etmiştim. Bugün de hala aynı noktada duruyorum. Ancak, bir itirafta bulunmak istiyorum, her iki olgu arasındaki momentumun bu kadar erken bir tarihte tek taraflı savaş ilanının yapılmasını gerektirecek noktaya geleceğini tahmin edememiştim.

Aslında 2000’li yılların başından itibaren ABD’nin küresel üretim ve bilimsel gelişmeler alanında İlk süper güç angajmanlarını devraldığı 1945’ten daha az olduğu, bundan daha da kötüsü bunun varılmış nihai nokta değil, devam eden negatif bir durum olduğuydu. O tarihlerde (2000-2007) Çin henüz dünyanın en önemli bölgesel güçlerinden biriydi. Ancak, bu küresel güç olmaya ivmelenmiş bir bölgesel güçtü, ABD gibi bir gücün dikkate alması gereken bir güçtü. Nitekim 2008 krizinde ABD Çin’in 1 trilyon dolarlık tahvillerini kağıda dönüştürmüştü. İlginç olan kriz Amerika’da idi ama Çin’i de bu derece sert etkilemişti!

Ancak, bunun Çin’in ilerlemesini, büyümesini ve üretimini artırmasını engellenemeyeceğini ABD müesses nizamı görmüştü. Obama sonrası Amerika liderliği tarihin önceki dönemlerinin liderliğinden farklı olacaktı. Hatta Bush ailesinden bile daha öngörülemez bir liderlik yönetim odasında olacaktı.

Ancak, Trump tarzında bir liderin ortaya çıkışı tahminlerin bile ötesindeydi. Kendisinin en son bir mülakatta söylediği “Beni bir tek kendi aklım ve ahlakım durdurabilir” sözü ise dehşet vericiydi. Trump bu sözüyle bütün uluslararası kurumları, hukuki ve diplomatik araçları, din ve ahlak gibi evrensel değerleri, insanlığın bugüne kadar kazanmış olduğu deneyimleri tamamen reddediyordu. Kuşkusuz bu tarihin en büyük meydan okuması, insanlık için ise en büyük tehlikesiydi. Bu söz tek başına önümüzdeki yıllara yayılması beklenen savaşın ne derece sert geçeceğinin habercisiydi.

Çin’in büyümesini engelleyemeyen Amerikan gücü mutlak kaba güce başvurarak, düşmanca bir meydan okuma yapıyordu. 1990 yılında ekonomi üretim kapasitesi yükselen Japonya’nın ve Almanya’nın ve diğer Avrupalı güçlerin petrol tedarik kaynağını askeri operasyonla ele geçirmesi bugünkü meydan okuma ve tehditleri yanında uluslararası hukuka uygunmuş gibi görünüyordu. Küresel kamuoyu inanmasa bile bazı argümanları vardı. Saddam Kuveyt’i işgal etmişti. Ortadoğu'da düzeni sağlamak gerekiyordu, bunun için müttefikler de katkı sağlıyorlardı, vs.

Hele Afganistan müdahalesi, Irak’ın işgali gibi askeri müdahaleleri de en azından şeklen bir uluslararası hukuk formuna uygun hale getirilmeye çalışılmıştı. Vakıa New York ikiz kulelerine, Pentagon’a El Kaide saldırıları Amerika’ya ilk başlarda bir haklılık pozisyonu kazandırmıştı.

Bugünkü durum geçmişte yaşanan bu askeri müdahalelerden çok farklı. Artık, Amerikan gücünün bir meşruiyet aracına ihtiyacı bulunmamaktadır. Uluslararası kurumlardan (66uluslararası kurum) Trump’ın başkanlık kararnamesi ile Amerika çekilmiştir. Askeri müdahaleler için müttefiklere bile ihtiyacı bulunmamaktadır. En ayrıcalıklı olan Anglo Sakson devletlerden bazıları (Kanada) bile ABD’nin işgali tehdidi altındadırlar. Bu ülkelerden sadece İngiltere ABD’nin bir kısım riskli askeri operasyonlarına katkı vermektedir.

Meşhur bir söz ile başlarsak “Artık cin şişeden çıkmıştır!” Bu aşamadan sonra Çin’in eski uluslararası düzen konsepti içinde kendini güvende hissetmesi mümkün olmayacaktır.

ABD’nin tek taraflı ivmelendirdiği savaş konsepti kendi cinsinden bir sonuç doğuracaktır. Bu en basit ifadesiyle savaştır. Vakıa ABD tek taraflı yürüttüğü bu güvensizlik politikasında büyük bir projenin ilk aşamalarında bulunmaktadır.

Bunu nereden anlıyoruz? Öncelikle savaşa hazırlanan kurumlar ve savunma bakanlığına (vakıa o da Savaş Bakanlığı olarak değiştirildi) tahsis edilecek  devasa  savaş bütçesi yeterince fikir vericidir. Trump bu yıl için savaş bütçesini tarihin en büyük rakamına yükseltmiştir, tam 1,5 trilyon dolar! Kuşkusuz bu küresel savaş bütçesidir.

Hitler Almanya’sı bile bu düzeyde bir savaşa adaptasyon durumuna 2. Dünya Savaşının ortalarında gelebilmiştir. Daha önceki yazılarda bahsettiğim gibi teknolojik gelişmeler savaşın sonucunu bir meçhul olmaktan çıkarmıştır. Keza savaşa ayrılan bütçe de savaşın sonucunu belirleyen önemli vektörlerden biridir. Savaşın finansmanı yoksa ordular ve müttefik güçler hareket ettirilemezler. Napolyon’un meşhur sözünü hatırlatalım: “Piyade karnı üzerinde yürür.

”Bu sözün günümüze uygun bir uyarlaması “Savaş platformları ve silah sistemleri hazine üzerinde durur” olabilir. Vakıa bunu bin yıl önce Nizamülk de ifade etmiştir. Ama bu durum bugün çok daha belirgindir. Savaş elverişli finansman ile yapılır.

Trump Amerikası şeklî (Formal) savaş ortamında olduğu gibi hedef aldığı hasım (!) gücü hedef alacak şekilde küresel enerji kaynaklarına ve stratejik bölgelere doğrudan el koymaktadır. Bunu yaparken söz konusu kaynaklar ve bölgeler hangi gücün egemenliği altında olursa olsun Amerika bu hükümranlık hukukunu tanımamaktadır.

Bu konuda parantez arası ifade edeyim ki, günümüzdeki bölgesel düzenlemelerin tamamına yakını bölgesel dinamiklerle değil, hedef alınan asıl hasım gücü kuşatmaya yönelik küresel savaşın dinamikleriyle yapılmaktadır. Bu küresel savaşın bilincinde olmayan bazı bölgeler güçlerin yapılan düzenlemeleri münferit veya sadece kendi bölgesel pozisyonları ile ilgiliymiş gibi görebilirler. Bu sağlıklı bir algılama olmayabilir. Zira, büyük güçler savaş ortamında rasyonel verileri kullanırlar, ancak bölgesel dinamikleri ve entiteleri değil küresel dinamikleri ve küresel güçlerin pozisyonlarını dikkate alırlar.

Küresel Savaşın Aktörleri ve Hazırlık Durumları İlk meydan okumayı yapan güç Amerika savaş için en hazırlıklı aktördür. Bunun bir nedeni de Amerika’nın önündeki en elverişli seçeneğin savaş tehdidi oluşudur. Zira Amerika 2.

Dünya Savaşı dönemindeki üretim kapasitesinin çok gerisindedir. Bu yüzden, enerjisini en kuvvetli olduğu alana yoğunlaştırmakta ve stratejisini buna göre oluşturmaktadır. Bunun dışında teknolojik bilginin (Know How) hasım güçlere erişimini kısıtlamaktadır. ABD kuruluş felsefesinde yer alan ilkeleri bile ihlal etmektedir.Çin açık ve açık olduğundan daha fazla gizli olarak bir savaş programı yürütmektedir. Ancak, bütün çabalarına rağmen Amerika’ya yetişebilmesi kısa vadede mümkün değildir. Ancak, devasa üretim ve teknolojik icat kapasitesi hızla yükselmektedir. Her iki gücü ittifak sistemleri açısından değerlendirirsek, Çin’in merkezinde olduğu ittifak sisteminde Çin’e katkı sağlayabilecek aktörler oransal olarak çok azdır.

Amerika ise kendi öz üretim ve teknolojik icat kapasitesinin yanında ittifak sistemindeki ülkelerin birikimini de kullanmaktadır. İngiltere’nin siyasi ve istihbari aklını, bazı bölgelerdeki deneyim ve tecrübesini (Kuzey Denizinde, Ortadoğu'da, Kafkaslar ve Orta Asya’da, Uzakdoğu’daki deneyimlerini, kurumlarını, bağlantılarını) 20. Yüzyılın başından itibaren fazlasıyla kullanmaktadır. Hollanda ve Belçika gibi küçük ama belli sahalarda uzmanlaşmış ülkelerin birikimleri kullanmakta, hatta bugün olduğu gibi yönetmektedir. Fransa’nın geleneksel manda imparatorluğundan da yararlanmaktadır. Her ne kadar bu Afrika’daki askeri darbelerle yara aldıysa da hala kıymetli bir birikimdir. Bunların dışında askeri, espiyonaj ve hükümet dışı sivil kuruluşlar aracılığıyla başta İslam ülkeleri olmak üzere birçok dünya ülkesinde önemli nüfuz alanlarına sahiptir. Uzaktan bakıldığında kendisine yük olarak görünen ama gerçekte Amerika’nın ileri cephe karakolu ve bazı güç platformlarının kumanda paneli işlevi görünen İsrail hala Amerika’nın en ayrıcalıklı müttefikidir.

Küresel savaşın aktörü olabilecek diğer birinci sınıf güçlerin de hazırlık durumlarını sürekli geliştirdikleri görülmektedir. Özellikle Trump’ın Avrupa’nın üzerinden askeri şemsiyesini kaldırması Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkeleri kendi savaş programlarını geliştirme zorunluluğuyla karşı karşıya bırakmıştır. Bu durumda Avrupa’nın sadece ekonomik gelişmeyi öne çıkarması eleştirilmektedir. Bu bir eksikliktir. Ancak, bu durum 2. Dünya Savaşı öncesi İngiltere’nin hazırlık durumuna benzemektedir. İngiltere yaklaşık beş yıl içerisinde savaşa hazır hale gelmiştir.

Fransa nükleer gücü sayesinde 2. Dünya Savaşından daha şanslı durumdadır. Zira hatırı sayılır bir nükleer ve uzay gücüdür. Ayrıca kendine ait bir savunma sanayii vardır. Bunun dışında büyük savaş sonrası tamamen barışçıl ve tarafsız kalan İskandinav Ülkelerinde ciddi bir silahlanma ve savunma üretimi dikkat, çekmektedir. Bu ülkelerin tarihsel olarak savaşçı ve savunma üretiminde yetenekli oldukları unutulmamalıdır. Genel olarak Avrupa’nın savunma sanayii alanlarının yüzölçümlerini tespit eden uydu verileri ışığında bu alanların 7 kat büyüdüğü görülmektedir. Bunun dışında Almanya, İngiltere gibi büyük savaş tecrübesi olan ülkelerin mutlaka gizli silah programları olacağı varsayımını dışlamamak gerekir.

Küresel savaşı etkileyecek diğer bir aktör olan Rusya ise halen savaş yapan ve savunma üretimine GSMH’nın yüksek bir oranını ayıran bir ülkedir. Ancak, her iki büyük savaşta olduğu gibi sürdürülebilir savaş kapasitesi için mutlaka onu besleyecek bir müttefike ihtiyacı vardır. Bu müttefikin bütün yaşanan gerilimlere rağmen Amerika olduğu görülmektedir.

Ayrıca Amerika da Çin ve Rusya’nın ikisini birden karşısına almayacaktır, klasik Amerikan stratejisini ciddiye almak gerekir.

Her iki büyük savaşta sonuca etki eden Uzakdoğu ve Okyanus güçlerini hesaba katmak gerekir. Bunların başında Japonya gelmektedir. Avrupa’da Almanya Uzakdoğu’da Japonya’nın silahlanması küresel savaşı etkileyecek iki önemli olaydır. Ayrıca bu iki ülkenin savaşın finansmanı sorunları da bulunmamaktadır. Teknolojik inovatif kapasiteleri çok yüksektir. Sivil üretim tesislerini kısa sürede savunma üretimine dönüştürecekleri açıktır.Bu süreç üç senedir başlamış bulunmaktadır. Bu milletlerin hazırlık ve dönüşüm süreçlerini çok kısa zamanda tamamlayıp, askeri üretime başlayacak savaşçı milletler olduğu unutulmamalıdır. Keza Almanya’nın da değerli bir ittifak sistemine sahip olduğunu söylemek mümkündür.

KÜRESEL SAVAŞIN LİDERLERİ

Her büyük olay kendi liderlerini üretir. Bugünkü küresel liderlerin profillerini bu açıdan önemsemekteyim. Bir kere dünyanın en büyük askeri gücünün başında beni sınırlayan tek şey kendi ahlakım ve kendi aklımdır diyen bir hasta megalomanın olması büyük bir talihsizliktir. Ama bu bir tespittir. Bu liderlik savaşın sürecini ve şiddetini artıracaktır ve savaşın acılarını yoğunlaştıracaktır.

Çin’in liderliği Trump gibi olmasa da askeri bir liderliktir. Geçtiğimiz yıllarda Kanada başbakanını kameralar önünde azarlayan bir liderden bahsediyoruz. Xi Jinping hedefine kilitlenmiş bir liderdir; hedefine ilerlerken savaş dahil her tür seçeneği kapsayan bir bakış açısına sahiptir. Ayrıca Çin Komünist Partisinde de savaş yanlısı üst yöneticilerin olduğu unutulmamalıdır. Deng Xiaoping türü liderler Çini yükseliş rampasına oturttuktan sonra yerlerini daha sert ve savaşçı bir lider profiline bırakmışlardır.

Sürpriz bir liderlik profili Japonya’dan belirmiştir. Yeni Japonya başbakanı bayan olmasına rağmen milliyetçi ve savaş yanlısı sert bir liderdir. Tayvan’a saldırıyı Japonya için (ontolojik) bir savaş sebebi sayacağını açıklamıştır. Bu 2. Dünya Savaşı sonrası Japonya’dan duyduğumuz en sert söylemdir.

Keza Almanya şansölyesi Mertz de sert karakterli bir liderdir. Macron’un ise boyu dışında Napolyon ile bir benzerliği yoktur. Ama bu eksikliğini nükleer ve uzay gücü olması kapatmaktadır.

İngiltere merkezli güçler arasında sayabileceğimiz Hindistan Başbakanı Modi de savaş yanlısı bir profildir. En son Pakistan yenilgisinin Onu değiştirmediğini görmekteyiz. Zira Hindistan ağır ve stratejik silah programına devam etmektedir. Bunu önemsiyorum zira eğer küresel savaştan bahsedeceksek stratejik silahların varlığının savaşın sonucunu etkileyeceğini düşünmemiz gerekir.

Quo Vadis Türkiye? (Nereye Gidiyorsun Türkiye) Doğrudan Türkiye’ye hitaben bir başlık koymamın nedeni mevcut küresel savaşın dışındaymış gibi bir tutum içinde olmasıdır. Başlığın sarsıcı bir soru olması bilinçli bir tercihtir.

Küresel savaşın hedeflediği bölgelerden birinde olmamıza rağmen bölgemizdeki gelişmeleri dış vektörlerden izole bir şekilde düşünmekteyiz. Dolayısıyla küresel güçlerin stratejilerine karşı stratejik değil, taktik politikalar ve taktik kazanımlar ile yetinilmektedir.

Esasında sanayimiz ve askeri politikalarımız 100 yıllık bir büyük savaş deneyimi eksikliği ve uzun yıllar devam eden terörle mücadele operasyonları nedeniyle bir büyük savaşa göre değil, bir savunma harbine ve gayri nizami harbe göre şekillenmiştir. Ayrıca askeri politikalara ve yapılanmalara perspektif verecek siyasi strateji ve proje eksikliği dikkati çekmektedir. Böyle olduğunda da askeri gücünüz ne olursa olsun rasyonel zaferin ne olduğu konusunda tereddütler oluşmaktadır.

Diğer yandan küresel savaşın içindeyken bile bırakalım seferberlik hazırlık durumunu iyileştirme, savaşta sahip olmamız silah ve lojistik sistemlerini geliştirme, savaş kadrolarını zihnen, donanımsal ve duygusal olarak savaş kadrolarını hazırlama, vb teknik konuları herşey için temel beşeri zemini oluşturacak toplumsal birlik ve bütünlüğün sağlanması, ekonomik ve finansal hazırlığın yapılması gibi meselelerde eksiklikler göze çarpmaktadır.

Küresel bir savaş için güçlü bir ittifak sisteminde olmak iyidir, ancak her şeyi de bu ittifak sistemine bağlamak doğru olmayacaktır. Bugün bazı alanlarda yaşanan gelişmelerin bizim gücümüz ve politikamızla değil, büyük müttefiklerimizin tercihleriyle meydana geldiğini görmezden gelmemeliyiz. Zira büyük güçlerin politikaları kendi politikaları ve öncelikleri dahilinde kolayca değişebilir niteliktedir. Hele günümüzdeki gibi beni durduran tek şey kendi aklım, kendi ahlakım diye megaloman liderlerin olduğu bir dünyada yaşıyor isek çok dikkatli olmalıyız.

Bunların dışında Türkiye’nin değerli müttefiklerden oluşan bir ittifak sistemi geliştirmesi gerekir. Özellikle son yıllarda küresel savaş öncesi çalkantılı dönemin bizi de etkilemesi sonucu uyguladığımız istikrarsız dış politika böylesi bir ittifak sisteminin kurulmasını engellemiştir. Bu durumun yeniden değerlendirilmesinde fayda vardır.

Son olarak, yakın dönemden itibaren yazılı ve görsel medyada yer alan konuların bir listesini yapalım. Bu listede yer alan olaylar ile küresel platformlarda gelişen olaylar arasında nasıl bir uçurum olduğunu görelim. O yüzden bu soruyu soruyorum: Quo vadis Türkiye? Bu Aziz Petrus’un kendisi yerine yanlışlıkla İsa’ya (as) sorduğu sorudan mülhemdir. Aziz Petrus’un tekrar Roma’ya dönmesi gibi Türkiye de kendi asıl meselelerine dönmelidir.

Mehmet Ali BAL

 

Yorumlar2

  • Hyr 1 saat önce Şikayet Et
    amer,kanın batmadan önceki son çırpınışları. ya tüm düyanın doğal kaynaklarına el koyacak ya da dolar çöp olacak. amerika çöküp eyaletler devlet olacak. sonun başlangıcı.
    Cevapla
  • YAVUZ SELİM 2 saat önce Şikayet Et
    Hocam geçen ki yazılarınızda siz belirtmiştiniz ki "Hükümet bir dönem oynadığı Avrasyacılık stratejisini bıraktı ve tekrar Amerikan Kampı'na döndü." Bu durumda biz de Batı ittifakında yerimizi almış olmadık mı? ki ne taahhüt ettiysek artık Amerika'ya Karabağ'da karşımıza dikilmedi, Suriye de YPG'nin yanından çekildi ve PKK sorununu çözmememiz için engel olmuyor.
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat